27 Şubat 2017 Pazartesi

EXODUS ...





Sevgili dostlarım…
Sturama’yı andığımız bu günlerde en büyük mülteci gemilerinden birisi olan Exodus’ün hikâyesini sizlere becerebildiğim kadar anlatmak istedim. Şu kadarını baştan söylemeliyim ki gerçek hikâyenin Exodus filmi ya da romanıyla hiçbir ilgisi yoktur.
     
Exodüs... En büyük mülteci gemisi... Tam 4554 kişiydiler. Hitler'in soy kırımından kurtulan 4554 kişi. Hüviyetleri, pasaportları, evleri, yurtları olmayan  tam 4554 kişi.


Yalnız üstlerindeki elbiseleri vardı. Bir de umutları... Onları hiç kimse istemiyordu. 11 Temmuz 1947 günü Marsilya'ya 60 km.mesafedeki kucuk bir liman olan Sete'ten  yola çıktılar. Isin ilginc tarafi geminin varis noktasi Istanbul olarak gozukuyordu. Gemiyle gideceklerdi Filistin’e... Oraya, uzaktaki umuda. Kurulmak üzere olan İsrail'e…  Ne umutlarla Allah’ım, ne umutlarla... Geminin ismini değiştirmişlerdi. Yeni bir isim koymuşlardı.  Exodus... Tora’dan alınma bir kelime idi bu. Kelime anlamı çıkış. Sanki Mısır'dan çıkış gibi... Ama kullanılış şekli ile Hicret daha doğru sanki. Bu anlamda kullanıldı.  Hicret. İsrail'e hicret...

Ike Aranne
Organizasyonu Yahudi örgütleri yapıyorlardı. Amaç, temerkuz kamplarindan kurtulmuş Yahudileri Filistin’e götürmekti. Orada, uzaklarda bir Yahudi yurdu kurmaya uğraşıyorlardı. Daha gemi Marsilya'dan hareket etmeden Araplar kıyameti koparmaya başladılar. Boykotlar, grevler, isyanlar, suikastlar... İngilizler tırstılar. Hem Araplar, hem Yahudiler, Filistin'i cadı kazanına çevirmekteydiler. 

Beyaz Kitaba göre bu göç yapılamazdı. (Filistin’e Yahudiler’in göç etmesini yasaklayan İngiliz kanunu) . Exodus yola çıkar çıkmaz İngiliz savaş gemileri gemiyi takip etmeye başladı. Seferi,  daha sonraları İsrail Ordusunun çekirdeğini oluşturacak olan Haganah organize ediyordu. Geminin kaptanı  ise İke'di.  İke Aranne... Efsanevi yılların efsanevi kaptanı... Daha sonraları  23 Aralık 2009 da öldüğünde  Simon Perez onu   "Liderdi, azimliydi, Exodus seferine çok başka bir anlam katmıştı"  diye tanımlayacaktı. Gemideki askeri komutan ise Yossi Harel idi. 27 Nisan 2008  tarihinde ölene dek hep Exodus'ün komutanı olarak tanındı... Hani derler ya, komutan gibi komutandı.
Yossi Harel
Exodüs Tel-Aviv'in 20 mil açığında İngiliz gemileri tarafından durduruldu. Yedeğe aldılar  gemiyi ve Hayfa’ ya çektiler. Mültecileri başka gemilere aktarmak istediler. Ben Gurion, gemidekilere "teslim olun"  dedi. Kaptan İke  ve Yossi  "hayır bu, Milletler Cemiyeti (Birleşmiş Milletler‘in o zamanki adı) önünde güçsüzlük ifadesi olur"  diyerek emre uymadılar ve direndiler. Silahsızdılar, yalnız elleri, tırnakları ve tekmeleri vardı, ama direndiler. Teslim olmadılar. Uzun etmeyelim, elbette gemiye cikan İngiliz askerleri kavgayı tüfekleriyle, dipçikleriyle kazandılar. Mültecileri başka gemilere aktardılar, fakat arbede sırasında iki mülteci ve mürettebattan bir Amerikalı hayatını kaybetti. Onlarca mülteci yaralandı. Gemi yeniden denize açıldı. Rota Marsilya idi. Çıkış noktaları olan  Marsilya'ya  gerisin geriye  hareket ettiler. Ancak mülteciler Marsilya' da karaya çıkmayı reddettiler. 

Tabii bu arada  Yahudiler ellerindeki her  imkânı kullanarak basın yoluyla kıyameti koparıyorlardı. Dünya kamuoyunda İngiltere karşıtlığı almış başını gidiyordu. İngilizler tekrar arbedeyi göze alamadılar.  Fransızlar'dan yardım istediler.  Fransızlar kabul etmediler. Arada gemidekiler aç, perişan, gazeteler veryansın ediyorlar. Dayanamadı  İngilizler ve gemiye yeniden hareket emri verildi.  Nereye? Hamburg’a... Hamburg  o tarihte İngilizlerin kontrolünde.  Gemiler oraya gelince mültecileri Hamburg yakınlarında Lübeck'teki  eski bir Nazi toplama kampına koydular. Yahudiler tekrar toplama  kampındaydı. Başa geri dönmüşlerdi. Tam bir yıkım.

Fakat bu son olacaktı. Artık hiç bir mülteci gemisi geri çevrilmeyecekti. Majestelerinin hükümeti  pes edecek, politikasını değiştirecek ve  o tarihten sonraki mülteci gemilerini  Kıbrıs'a yönlendirecekti. Kıbrıs'ta Larnaka yakınlarında kurulan kampta bekletilen Yahudiler İsrail'in kuruluşu ile birlikte nihayet "benim yurdum" diyebilecekleri topraklara ayak basabileceklerdi...
Exodus'tekiler ne oldu?  Önce,   Almanya'da ve  diğer Avrupa'da bulunan  ölüm kamplarındaki  Yahudileri İsrail'e getirebilmek için kurulan Brichah örgütü bunların büyük bir kısmını kaçırıp Filistin'e getirmeye muvaffak oldu. Geri kalanını da İngilizler, Kıbrıs'a naklettiler.  İsrail devleti resmen kurulduktan sonra onlar da vatanlarına kavuşabildiler... Bu gün, bizler, bu olağan üstü cennet vatanda yaşıyorsak bunu, o günlerde inanılmaz koşullarda bu topraklara gelerek, bizlere bu günleri hazırlayan insanlara borçluyuz. Ruhları şad olsun.


Sevgiyle kalın, hoşça kalın...
Aaron Baruch   (Ankaralı)

17 Şubat 2017 Cuma

ŞARABI FAZLA KAÇIRINCA...



Şhabat akşamı şarabı biraz fazla kaçırdım galiba… Koltukta televizyonun karşısında uyuya kalmışım. Ya da sızmışım. Bir sürü rüya gördüm.
Bir sürü çocuk gördüm. Devletin parasız okullarına giden çocuklar. Bu sene dünyada en iyi çocuk yetiştirilen 3ncü ülkenin çocukları.
Gazeteler gördüm. İsrael’in ekonomisini yazmışlar. Kişi başına düşen GSMH bu yıl İsrael’de 40 bin dolar civarındaymış. İngiltere, Fransa’yı ve İtalya’yı geride bırakmış. Önümüzdeki sene Almanya’yı da sollayacakmış bu 8 milyonluk  ülke. Asgari ücret 5000 şekel. Yılsonuna kadar 5300 olacakmış. Üstelikte enflasyon eksi iken. Hadi canım, olur mu öyle şey? Rüya işte…
Ole hadaşlar gördüm. Gencecik çocuklar. Doğdukları ülkelerini, ailelerini, arkadaşlarını arkalarında bırakıp gelen çocuklar. Gönüllü asker bunlar. “Yalnız askerler.” Hep bir ağızdan ATİKVA’yı söylüyorlar…
Rüyamda başka ole hadaşlar da vardı. Onlara yardım etmek isteyen gönüllü kuruluşlar, gönüllü insanlar. Sırtlarındaki kanatları gözükmeyen melekler. WhatsApp kanalı ile iş imkânları ilan ediliyor,  kullanılmış eşyalar teklif ediliyor, lisan konusunda yardımcı olabilecekler seslerini duyurmaya çalışıyorlar…
İsrael’in yeni savaş uçağı Adir girdi birden rüyama. Amerika’daki tatbikatta 14 uçağı düşürmek gibi (simülasyon elbette) müthiş bir başarı yakalamış. Sanki aşağıda denizin altındaki İsrael’in nükleer denizaltılarında silah arkadaşları onları alkışlıyorlardı. Uçak gemisinden filan da bahsediliyor. Amma sallıyorlar ha. Olacak iş mi?
Bu hafta güya İsrael iki uydu daha göndermiş uzaya. Hindistan’dan atmışlar galiba. İnsan neler görüyor rüyasında…
Apple, Google Ar-Ge merkez üssü İsrael. 5 binden fazla girişim, 300 den fazla çok uluslu şirket, 16 teknoloji transfer ofisi, 9 teknik üniversite (tümü dünyada ilk 100 de), 100 den fazla girişim sermayesi, al sana silikon merkezi, al sana Hi Tech…Ne rüya imiş be…
İnanılmaz tarım teknolojileri. Tohum üretme merkezleri. Dönüm başına ürün alma rekorları. Sulama teknolojileri. Damlama yönteminin mucidi İsrael. Üstelik bunu ihtiyacı olan devletlerle karşılıksız paylaşmak… Helal sana…
Dünyada en hızlı sahra hastanesi kuran tek ödüllü ordu, İsrael ordusu. Dünyanın her yerine afetlerden sonra koşan İsrael hastaneleri. Düşmanına bile hizmet veren, insana insan olduğu için rengine dinine, milliyetine bakmadan ellerini açan İsrael… Her yıl tıpta onlarca yeni buluşa imza atan, olağanüstü İsrael tıp insanları, insanlığa hizmet eden insanlar…
Ve bir cumartesi sabahı. Sırtında talletleriye dua etmeye giden Yahudiler…
Uyanmışım. Sabah sabah akşam gördüğüm rüyanın ruhumda bıraktığı inanılmaz haz ile uyandım. Ne rüyaydı ama be… Pencereden dışarı bakıyorum. Birden sırtlarında talletleri ile dua etmeye giden Yahudiler’i  görüyorum. Rüya ile gerçek biri birine karıştı.
Hangisi rüya idi, hangisi gerçek…
Heeyyy troller, bu öyle değil, bu şöyle değil diye girişmeyin yine hemen. Karalamayın hemen rüyamı. Rüya bu, böyle gördüm, ne yapalım?
Yukarıda yazdıklarımdan bazılarını iskonto edebilir, ya da bazı ilaveler yapabilirsiniz. Ne değişir ki? İsrael zaten bütünüyle bir rüya değil midir?
Shabat shalom kardeşlerim,
Shabat shalom yeğenlerim.
Shabat shalom dostlarım.
Hoşça kalın, sevgiyle kalın…

Aaron Baruch  (Ankaralı) 

2 Şubat 2017 Perşembe

SENİ UNUTURSAM EYY YERUŞALAYİM...






SENİ UNUTURSAM EYY YERUŞALAYİM,
DİLİM DAMAĞIMA YAPIŞSIN,
SAĞ KOLUM HÜNERİNİ KAYBETSİN.

(İlk yayınlanma tarihi 29.11.2014)






Yeruşalayim’in Yahudilerle ilgisi yok diyen eyy Birleşmiş Milletler.
Beni iyi dinleyin,

2000 sene dünyanın çeşitli yerlerinde, sürgünde, istenmeyen misafir olduğumuz bunca zaman, biz  Yahudiler,   böyle  dua ettik.
“Bu sene burada,  seneye Yeruşalayim'de...”
Pesah'da  böyle dua ettik.
Tam 2000 sene…
Günde üç defa bu topraklara dönmemize izin vermesi için Allah'a yalvardık.
Tam 2000 sene...
Şunu iyice bilin ki bu  topraklarda istilacılara karşı gelerek,  sadece kendi halinde yaşamak için, yanan  tapınağın ateşine kendisini atan biziz.
New-York yokken Yeruşalayim vardı.
Londra Paris bataklık iken Yeruşalayim ve Bet HaMigdaş vardı.
Binlerce sene bu kavim sadece bir kitabın,  TORA'nın  gölgesinde   kaldı ve yok olmadı.

Biz ne baskılar gördük, ne zulümlerden geçtik.
Zorla dinimizi mi  değiştirtmediler?
Engizisyonlara mı  tabi tutulmadık?
Ne işkenceler gördük.
Yılmadık.

İnsan yerine bile konulmadık.
Gömülme hakkımız bile yoktu zaman zaman.
Gettolarda  kapalı kaldık.
İftiralara,  pogromlara uğradık.
Yılmadık

Onlarca kere evlerimizi yurtlarımızı bırakıp sürüldük.
Tecavüzlere, yağmalara uğradık.
Sırf Yahudi olduğumuz için aşağılandık.
Felaketlerin en büyüğünü, Holokost'u biz yaşadık.
Yılmadık, yıkılmadık...

Sizin aklınıza yeni mi geldi Yahudiler...
Sizin aklınıza şimdi mi  geldi Yeruşalayim?
Kuran'da Kudüs kelimesi kaç kere geçer biliyor musunuz?
Sıfır, efes, zero...
Tora'da tam 699 kere anılır.
Ve ismi YERUŞALAYİM’dir. 

Bu şehri  1948 de Birleşmiş Milletler kararına rağmen istila eden Araplar kaç tane sinagog yıktılar ve yaktılar, biliyor musunuz?
Size sinagog yıkıntıları üzerinde ellerinde yırtık Tora'larla  poz veren Arapların resimlerini göndereyim mi?
1948 de kuşatma altında Kudüs'te biz neler yaşadık sizin haberiniz var mı?
O yıllarda ibadet için Araplar bizleri  elimizde kalan son taş parçalarına, duvarımıza yaklaştırmadılar bile.
Üstelik bu şehri bombaladılar da...
Şimdi bu kadar zamandan sonra buradayız.
MS 70 yılından beri ilk defa burada insanlar ibadetlerinde özgür.

Silahtan nefret ediyoruz.
Savaştan nefret ediyoruz.
Terörden nefret ediyoruz.

Ama kendimizi savunacağız.

Bir daha asla...
Bir daha asla...
Bir daha asla...

Biz hiç bir yere gitmiyoruz...
Bu senede gelecek senede daha sonraki senelerde de buradayız.
Atalarımızın bize emanetini koruyacağız... Çocuklarımız için...
Ve diasporadaki bütün çocuklar, merak etmeyin, biz buradayız, istediğiniz zaman gelin... Siz gelene kadar nöbet bizde…

Yurdunuz,  yurdumuz burada, Yeruşalayim'de..


Sevgili Kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım...

Stanley Goldfoot sonraki adıyla  Eliezer ben Yisrael 1969 kurduğu
gazetenin ilk sayısında yukarıda alıntılar yaptığım ilk makalesini
“Yeruşalayim'den dünyaya mektup başlığıyla”  yayınladı.
Ne kadar enteresandır ki bugün sanki dün yazılmış gibi güncelliğini koruyor.


Sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım...
Biz buradayız...
Bekleriz...

Hoşça kalın, sevgiyle kalın...

Aaron Baruch  (Ankaralı)

28 Ocak 2017 Cumartesi

BENİM NEREYE GİTMEYECEĞİM BELLİ...





Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh,
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;

(Sarmış ufuklarını senin, gene inatçı bir duman, 
Beyaz bir karanlık ki,
Gittikçe artan ağırlığının altında her şey silinmiş gibi, 
Bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü; )

Yukarıdaki dizeler, ünlü Türk şairi Tevfik Fikret’in, 1902 yılında yazmış olduğu SİS 
şiirinden. O yıllarda Osmanlı, Sultan Abdülhamit’in idaresinde inlemektedir. 
Şair epeyce uzun olan şiiri şu dizelerle bitirir:

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!...
 
(Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; 

Örtün ve sonsuz kadar uyu, ey dünyanın koca kahpesi! )
 
Şair, Abdülhamit’in idaresinden o derece bezmiştir ve o kadar kötümserdir ki, 
onun idaresindeki İstanbul'a  “dünyanın koca kahpesi”  demektedir. 
“Sis bütün İstanbul’u örtsün ve bu pislikler gözükmesin” dileğindedir. 
 
Aradaaaan yıllar geçer. Osmanlı göçmüş gitmiş, yerine Atatürk, genç Türkiye’yi 
kurmuştur. Yıllar sonra büyük Türk şairi Yahya Kemal Beyatlı. Tevfik Fikret'e
SİSTE SÖYLENİŞ şiiri ile cevap veriri. 
 
Birden kapandı birbiri ardınca perdeler,
Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?
Som zümrüt ortasında, muzaffer akıp giden firuze nehri nerde?
Bugün saklıdır, neden?
Yahya Kemal, sisin kalkmasını ve İstanbul’un güzel yüzünü göstermesini 
istemektedir. 
Tevfik Fikret’in şiirindeki, acı, nefret, isyan ve bedbinlik, Yahya Kemal’in şiirinde yerini 
hayranlık, sevgi ve ümide bırakmıştır. 
---------------------------------------------------------------------------------------------------------
İstanbullu bir hanım    “BENİM NEREYE GİDECEĞİM BELLİ”   diyerek pek güzel bir 
şiir yazmış. Bu şiirini de sosyal ortamda paylaştı. Ben de çok beğendim. 
Gerçekten de meramını iyi anlatmış. 
Ama onun dediklerine ben katılmıyorum. 
Ama ben Sultanahmet’e gidip köfte yemeyeceğim. Bebek’te de çay içmeyeceğim. 
Bu şiirin fikriyatına katılmıyorum. 
Bu şiirin altına alkış sembolleri ya da bir sürü  “like”  koyanlarla aynı fikirde değilim. 
Ve de hayretler içerisindeyim. Nasıl oluyor da bu fikirler bu kadar beğenilebiliyor?
Acaba ben mi hatalıyım, ben mi yanlış düşünüyorum?
Ben hiç katılmıyorum bu fikirlere. Bilakis, tam karşı tarafta yer alıyorum. 
Sen nereye istersen git değerli şair, ben seninle gelmiyorum. 
“BENİM NEREYE GİTMEYECEĞİM BELLİ”
 
Kolay mı oldu sanıyorsun köfteden, dönerden vazgeçmek? 
Derbi maçından sonra pasajda iki tek atmak. 
Karlı bir günde Emirgan’da salep yudumlamak.  
Büyükada Milto’da öğlen vakti başlayıp akşam vakti Tarabya’da biten rakı sofralarını 
unutmak… Kolay mı oldu?
Türkiye bizim ciğerimizde, damarlarımızda, beynimizin her hücresinde.
 
Ama ne yapalım, peynir bitti değerli şair. O peynir bir daha gelmeyecek. 
Koşu ayakkabılarını giy ve labirente dal. Başla koşmaya. Başka peynir depoları 
bulman lazım. Koşman lazım, kendin için değilse bile, yetiştirmekte olduğun senden 
sonraki nesiller için koşman lazım. Yeni hayatlar için bir nesil kendini harcayacak. 
Kendisi için değilse bile, yetiştirmekte olduğu yeni nesiller için bir nesil kendini 
harcayacak. Anneler babalar ne işe yararlar?
 
(Belki bu peynirle ya da labirentle ne demek istediğim net anlaşılmamış olabilir. 
Okumanızı tavsiye ederim. Tam 2.45 dakikanızı alacaktır. “PEYNİRİMİ KİM ÇALDI.” 
http://ankarali-2001.blogspot.co.il/ )
 
Aliyah (göç) zor ya da kolay.  Oluyor işte. Gençleri koyun bir kenara benim gibi 
atmışından sonra bile oluyor. 
Gittiğine memnun musun diye sorsana. 
Bilmiyordum böyle olduğunu, bilseydim daha gençliğimde gelirdim. 
Gittiğine hiç pişman oldun mu diye sorsana. 
Ne diyorsun be, ne pişmanlığı, yazık ki daha erken gelmemişim. 
Bu ülkenin aliyahlara ve diasporada yaşayan Yahudiler ’in  İsrael’e ihtiyacı var. 
 
Herseklere bir lafım olacak. Aliyah zor mu diye sorarsan zor. Ama oluyor bir şekilde. 
Hani Allah korusun hasta olursun, doktor gelir, iğne lazım der. Üfff, iğne insanın 
canını acıır. Ama bir ahhh, biter. Kurtulursun hastalıktan. 
Bu da öyle, başta zor, ama sonra ohhh be! 
 
Yaradan hepimizin yardımcısı olsun.
Orada ya da burada veya şurada. Hepinizi seviyorum.
Bu hafta da bu kadar değerli kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım.
Sevgiyle kalın, hoşça kalın…
 
Aaron Baruch  (Ankaralı) 
 
 

20 Ocak 2017 Cuma

PEYNİRİMİ KİM KAPTI ?


 
Sevgili kardeşlerim, 
yeğenlerim ve dostlarım.


Peynirimi kim kaptı? 
Dr. Spencer Jhonson’un harika bir kitabı. Yeni değil. Ara ara fırsat buldukça tekrar okurum. 100 sayfadan az. Okuması 1 saat bile sürmüyor. Ama inanın bana bir ömür boyu yetecek dersler var içerisinde. Sizlerle paylaşmak istedim.  Son satırı okuduğunuzda ne demek istediğimi anlayacağınızdan eminim.
Size kitabın çok kısa bir özetini ve benim anladığım kadarı ile vermek istediği mesajları anlatmaya çalışacağım. Basit gibi gelebilir ama değil. Ben bu kitabı başucu kitabı yapmışımdır. Bugün İsrael’de yaşıyorsam bu kitabın bunda payı var.
Kitap çok uzak diyarlarda yaşayan iki küçük fare ile iki küçük insandan bahsetmekte. Sevimli karakterlerimiz her sabah koşu ayakkabılarını giyerek yaşadıkları labirentte en sevdikleri yiyecek olan peyniri aramaya çıkarlar. Labirent, bilinmeyenlerle dolu, karışık ve zorludur. Yazar hayatı labirentle simgelemiştir. İki küçük fare ise insanların basit yönlerini, küçük insancıklar ise insanların karmaşık yönlerini sembolize etmektedir. Peynir ise insanların ihtiyaçlarını ve hayallerini temsil etmekte.
Her gün koşuya çıkan bu dört sevimli karakter bir gün çok büyük bir peynir deposu keşfederler. Rüyaları hakikat olmuştur. Artık her sabah doğrudan depoya gelmekte ve istedikleri kadar peynir yemektedirler. İnsancıkların rahatları yerindedir. Artık sabah erken kalkmazlar. Koşu ayakkabılarını da çıkarmışlardır. Depoya rahat rahat gelirler ve ihtiyaçları kadar peyniri yerler. Hatta evlerini bile peynir deposunun yanına taşırlar. Fakat fareler her sabah yine erkenden gelmektedirler. Koşu ayakkabılarını boyunlarına asmışlardır. Her sabah peynirleri ölçerler, bakarlar, analiz ederler, tazeliğini kontrol ederler.
Bir sabah sevimli karakterlerimiz müthiş bir sürpriz ile sarsılırlar. Depoya geldiklerinde hiç peynirin kalmadığını görürler. Birisi peynirleri almıştır. İnsancıklar ertesi gün geldiklerinde tekrar peyniri bulacaklarına inanmaktadırlar. Fakat günler geçmesine rağmen kimse peyniri getirmez. Fareler ise bir iki gün sonra tekrar koşu ayakkabılarını giyip labirente dalarlar. Hisleri ve içgüdüleri onlara yol göstermektedir.
İnsancıklardan birisi diğerine  “biz de koşu ayakkabılarımızı giyip labirente dalalım mı?”  diye sormaya başlar. Fakat diğeri “kesinlikle olmaz, labirent tehlikelerle dolu. Ben burada bekleyeceğim. Birisi peynirlerimizi geri getirecek” demekte ve arkadaşının da cesaretini kırmaktadır.
Yazarımız mesajlarını bize, karakterlerin duvarlara yazdıkları yazılar yolu ile vermektedir. Bu yazıların hepsini değil ama bence önemli olan bazılarını sizlere aktarmak istiyorum.
“Sürekli aynı şeyleri yapıp sonuçların değişeceğini beklemek saçma değil mi?”
Sonunda insancıklardan daha müteşebbis olanı koşu ayakkabılarını giyer ve arkadaşını boş peynir deposunda bırakarak labirente dalar.
“Değişimi kabul et. O peynir düne aitti. Asla geri gelmeyecek. Yeni peynire ihtiyaç var.”
Karanlık bir yolda ilerlerken bir çukura düşer. Zor bela çıkar. İlerlemeye devam eder. Önüne bir çukur daha çıkar. Bu sefer çukuru fark eder ve düşmez. Kenarından dolaşır. Bu arada peyniri aramanın da yemek kadar zevkli olduğunu fark eder.  
Derken bir peynir deposu bulur. Ne var ki içerisinde çok az peynir vardır. Fakat bu depo ona cesaret ve güç verir. Bu arada içeride ne kadar peynir olduğunu ve tazeliklerini dikkatle not eder.
“Değişiklik bir anda olmaz. Öngörülebilen kısımları vardır.”
Bu arada arkadaşını da unutmaz. Geri döner. Arkadaşı perişan bir vaziyettedir. Duvarları kırmakta, yerleri kazmakta ve hala eski peynirleri aramaktadır. Ona başından geçenleri anlatır. Ve kendisi ile gelmeye ikna etmeye çalışır. Fakat muvaffak olamaz. Onun gelmeye hiç niyeti yoktur. Hala birisinin, bir gün peynirleri geri getireceğini beklemektedir.
“Bir şeyler değişir, bir daha asla eskisi gibi olmaz.”
Yeniden yola çıkar. Bu sefer her köşeye, duvarlara işaretler koyar. Bir gün arkadaşının da arkasından geleceğini ummaktadır. Bir iki depo daha bulur. Bunlarda da peynir azdır. Her seferinde yeniden yola çıkar.
“Yaptığımız işte mükemmel bile olsak, bazen fırsatların ve kârın azaldığını görebilmek gerek.”
Sonunda inanılmaz boyutta bir peynir deposu bulur. Depo göklere kadar peynir doludur. İşin enteresan tarafı iki küçük fare buraya geleli çooook zaman olmuştur. Depoyu bulan insancık umutla arkadaşını beklemektedir. Her seste “acaba o mu geldi” diye dışarı koşmaktadır.
Peynirleri keyifle tüketirken arada bazen düşünür.
“Korkmasaydım kim bilir neler yapabilirdim?”
Yazarın buradaki en önemli mesajı bence:
“Değişimi, bir şeyin sonu değil,  başı gibi kabul etmek gerekir. 
Eğer bu değişimi kabul etmezsen, bu her şeyin sonu olabilir. İlerlemeye odaklanmış insanlar, değişimi bizzat kendileri yaratırlar.  
Değişimi kabul ettiğinde değişiklik korkunç bir olay olmaktan çıkar. 
Korkuların üstüne gitmek seni özgür kılar. 
Devamlı güvenliği arayanlar ironik bir şekilde bunu kaybetmeye mahkûmdurlar.”
--------------------------------------------------------------------------------------------------------
Peynir 1400lerde İspanya’da idi. Sonra Osmanlı’da bulduk peyniri. Derken Türkiye’de.
Şimdi peynir bilin bakalım nerede? Haydi, giyin koşu ayakkabılarınızı.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu haftalık da bu kadar sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım,
Sevgiyle kalın, hoşça kalın…
Aaron Baruch  (Ankaralı)
Not : Kitabın harika bir özeti 15 dakikalık bir çok sevimli bir VDO ile anlatılmış.
Merak edenler için linki :









16 Ocak 2017 Pazartesi

KUŞATMA ALTINDA YERUŞALAYİM (2)

İlk yayın tarihi 14 Şubat 2015




Sevgili kardeşlerim,
yeğenlerim ve dostlarım.





5 İyar 5708. Yani 14 Mayıs 1948. Ben Gurion  bir kere daha masaya vurdu:

-Yahudi İsrail devletini ilan ediyorum. İsrael devleti resmen doğmuştur dedi.

Oturuma katılanlar Şehiyanu duaları arasında Hatikva'yı söylemeye başladılar. Toplantının yapıldığı eski müze binasında bulunanlar çok sert insanlardı. Çok, ama çok badirelerden geçmişlerdi. Pek çoğunun kolunda hala Avrupa'daki zulüm kamplarının   numaraları  vardı. Ama bu sert insanlar şimdi ağlıyorlardı.

Tam 11 dakika sonra, tamı tamına 11 dakika sonra ABD bu yeni ülkeyi ilk tanıyan devlet olacaktı...

İsrael devleti doğmuştu doğmasına ama Yeruşalayim boğulmak üzere idi. Ve Ben Gurion Yeruşalayim’i kaybettikleri takdirde bu bebek devletin yaşama şansının çok az olduğunu biliyordu. Yeruşalayim kurtarılmalıydı. Neye mal olursa olsun KURTARILMALIYDI...

Nachson harekâtı ile   yol açılmıştı açılmasına, ancak  sadece 4 konvoy  geçebilmişti. Elbette ki bir rahatlama getirmişti. Fakat kuşatma altındaki 100 bin kişi için bu yeterli değildi.  Araplar kısa bir zaman sonra Bab el Ued geçidini büyük büyük kayalarla tamamen kapatmışlar ve burayı tahkim ederek geçilmesi imkânsız bir hale getirmişlerdi. Sahil ile Yeruşalayim'in arasındaki yol bir daha açılmamak üzere  kapanmıştı. Yeruşalayim’in kurtarılması için ancak bir mucize gerekli idi ve  o mucize gerçekleşecekti...

ALB.DAVİD MARCUS
Cip gıcırdıyor, inildiyor fakat inanılmaz akrobatik hareketler yaparak da olsa karanlıkta ilerliyordu. Sonunda takıldılar.  İçindeki Yahudilerden  ikisi araçtan indi. Cipi itmeye başladılar. Avrupa'da 2nci Dünya savaşında savaşarak 3 bin km. yol yapan  David Marcus ve Vivian Herzog böyle işkence çeken bir araç daha görmemişlerdi. Aracın şoförü genç bir Palmach subayı Amos Cholev direksiyona sıkı sıkı sarılmış, cipi çılgın bir nehirde sürüklenen  kano gibi kullanıyordu.  Kullandıkları yol binlerce yıl evvel yapılmış antik Yeruşalayim yolu idi.  Arkeolojik önemi olabilirdi ama bugün yol olmaktan çok uzakta idi. Bu yoldan Büyük İskender'de geçmişti. Romalılar 'da... Aslan Yürekli Richard bu  tepelerden Yeruşalayim’e bakmıştı.  Durdular. Biraz dinlenmek üzere yabani otların arasına toprağın üzerine  uzandılar. Amos Cholev yanındakilere:
-Bu tepeleri yarıp geçebilseydik Yeruşalayim’i kurtarmak için bir yolumuz olurdu dedi. Marcus gülerek cevap verdi:
-Neden olmasın, biz Kızıldeniz'i geçmedik mi?
Gülüştüler. Birden bire uzaktan gelen bir motor homurtusu işittiler. Kulaklalar dikildi. Makineli tüfeklerini kaptıkları gibi siper aldılar. Birden ters yönde gelen bir cipin üzerlerinde bulundukları tepeye çıkmakta olduğunu fark ettiler. Siperlerine daha sıkı sindiler. Gelen cip meydana çıktığı an Amos Cholev bir nara  attı.
 -Alan... Ma şlomhem...
Cipin sürücüsü ile yanındakini tanımıştı. Bunlar Palmach'ın Harel tugayında iki arkadaşı idi. Yeruşalayim’den geliyorlardı. Çıplak Yehuda tepelerinde bu iki Cipin karşılaşmalarının hesaplanamayacak kadar büyük sonuçları olacaktı...
  
Yeruşalayim’den gelen cipteki Levi, Tel-Aviv'e gelir gelmez Kırmızı Eve'e, Ben Gurion'a koştu.
-Şehir aç, cephanemiz kalmadı, bitmek üzereyiz diye inledi nefes nefese.
Ben Gurion:
-Bir cipin geçtiği yerden yirmi cipte geçer dedi ve  komutan  Ukraynalı bir değirmencinin oğlu olan Joseph Avidar'a emirler yağdırdı. Askerler ve subaylar Tel-Aviv'e dağıldılar.  Ancak bu yeni araçlara el koyma işi şehirde işitilmişti ve enteresan bir şekilde bir tek cip bile meydanda yoktu. Sanki yer yarılmıştı ve cipler içine girmişti.
-Bari benimkini alın dedi  Ben Gurion.
İki cip ağzına kadar silah ve cephane dolduruldu ve derhal Yeruşalayim’e doğru yola çıkıldı. İçleri umut doluydu.   Yorgunluktan gözleri kapanıyordu. Ama bir an evvel geri dönmeliydiler. Onun için hiç oyalanmak istemiyorlardı.

Aynı saatlerde  Kırmızı Ev'de bir Rus,  Joseph Adivar,  ve bir Amerikalı, Davit Marcus, yürüyerek Kızıldeniz'i geçen ve sürgünde çölleri aşan Yahudi Ulusunu  yeni bir serüvene sürüklemek için bu  toplantıya katılmışlardı.  Yeruşalayim’e giden yolu silah zoruyla açmaları imkânsızdı ama alın teri, teknik ustalık ve cesaretle  kamyonların geçebileceği yeni bir  yol yapmaya çalışacaklardı.

Yeruşalayim, eyy Yeruşalayim…

Davit Marcus'un beklediği araç nihayet gelmişti. Solel Boneh inşaat şirketinin bir buldozeriydi bu. Yol yapımı için terkedilmiş Arap köyü Beyt Jiz  köprübaşı olarak seçilmişti. Amerikalı Albay (Davit Ben Gurion tarafından generalliğe terfi ettirilmişti. ) operatöre yolu gösterdi.
-Burası dedi. Buradan başlayalım.
Yola bir isim koymuşlardı. Amerikalıların Çin'de yaptıkları inanılmaz bir yolun ismini. Birmanya Yolu... Buldozer metre metre yolu kazmaya ve düzeltmeye başladı.  Ağır ağır ama amansızca kazıyor, düzeltiyor deliyor ve ilerliyordu.  Makinenin yetmediği, yetişemediği yerlerde insan emeği devre giriyor, taşçılar ameleler, kırıyorlar, dolduruyorlar karıncalar gibi çalışıyorlardı. Tel-Aviv'den, kibutzlardan gelen bu insanlar yolun açılması için bir adak gibi terlerini akıtıyorlardı. Gece gündüze karışmıştı. Geceleri sesler tepeden tepeye yankılanıyordu. Zamana karşı bir yarış vardı. Belki onlar yolu bitirmeden Yeruşalayim bitecekti. 5 kilometre daha  yol yapılması  gerekiyordu Davit Marcus, Yeruşalayim yönüne bakıp zaman zaman kendi kendine söyleniyordu..
 -Dayan Yeruşalayim, ne olursun ben gelene kadar dayan... Geliyorum... Dayan...
Yeruşalayim dayanacaktı ama o bunu göremeyecekti...


7 Haziranda Yeruşalayim'in  üç günlük yiyecek stoku kalmıştı. Komutan Don Joseph  "kendimi, çocukları için yemek isteyen annelere boş depoları göstereceğim güne hazırlamalıyım"  diye düşünüyordu. Durumu bütün açıklığıyla anlatan bir telgraf hazırladı ve emir subayına  "bunu acele Ben Gurion'a gönder" emrini verdi. Telgrafın devamında "Shabat’a kadar elimize un geçmezse şehirde açlık başlayacak" deniyordu.
Telgraf öyle açıktı ki Birmanya Yolu bitmeden Yeruşalayim teslim olacağı  hemen anlaşılıyordu.

Kırmızı Ev, yine bir toplantıya daha ev sahipliği yapıyordu. Sonunda karar verdiler... Altı yüz Yahudi gerekliydi. Sırtlarında 20 kilo yükle  5 kilometre yürüyebilecek 600 Yahudi lazımdı. Yol açılıp ta yoğun yardım gelene kadar her gece bu 600 kişi sırtlarında  taşıyacakları 20 kilo yükle Kudüs'ü birazcık olsun besleyebilirdi ve zaman kazanabilirlerdi. İşçi konfederasyonları devreye girdiler.  Bankacılar, memurlar, işçiler, tüccarlar çok kısa ancak çok önemli bir görev yapmaları için nazikçe  otobüslere davet edildiler. Ünlü folklorcu Mordehay Zeira'da yolcular arasındaydı. Ne var ki bu insanların çoğu emeklilik yaşına yakındılar ve şehir hayatı yüzünden yürüme alışkanlıklarını yitirmişlerdi. Otobüsler onları Nachson harekâtının başladığı yere, Kfar Blou'ya götürdü. Kibutzlardan gelen Yahudi kadınlar karıncalar gibi çalışıyorlar torbalara koydukları  un, pirinç, şeker, kuru sebze ve süt tozlarını daha sonra sırt çantalarına yüklüyorlardı. Ukraynalı değirmencinin oğlu komutan Joseph Avidar hamallara görevlerini açıkladı. Konuşması sürdükçe yüzler asılıyor, bedenleri korku sarıyordu. Ortalığa umutsuz bir hava hâkim olmuştu. Komutan sözlerini şöyle bitirdi:
-Her birinizin sırtında 100 Yahudi'yi bir gün daha hayatta tutacak yiyecek olacak, Yeruşalayim’li kardeşleriniz  bugün sadece dört dilim ekmek yiyebildiler... Yolunuz açık olsun.
Elini kaldırıp onları uğurladı. Herkes donmuştu. Komutanın eli yoktu, daha evvel bir el bombasıyla kopmuştu...
600 Yahudi birden canlandı. En ağır çantayı kapabilmek için koşuşturmaya başladılar... Joseph onları tekrar otobüslere doldurdu ve Birmanya yolunun  açılan son noktasına kadar getirdi. Bundan sonra Yehuda tepelerini yürüyerek aşmaları gerekiyordu. Karanlıkta hamallar kaybolmamak için tek sıra halinde biri birilerinin gömleklerini tutarak ilerlemeye başladılar. Dünyanın en geveze ulusunun bireyleri hiç konuşmadan yürüyorlardı.

O yol açıldı. Yeruşalayim açlığa yenilmedi. Ama ne yazık ki Judas Maccabee'den beri ilk Yahudi generali Amerikan asıllı David Marcus ateşkes şerefine giydiği beyaz elbisesi yüzünden Arap zannedilerek bir Yahudi nöbetçi tarafından vurularak öldürülecekti... Marcus İbranice bilmediği için paraloyı anlayamamış ve cevap verememişti.


KOTEL - YERUŞALAYİM


11 Haziran günü 30 günlük ateşkes ilan edildi. Yahudiler bu süre içinde toparlandılar. Avrupa'dan satın alınan pek çok silahı ülkelerine getirebildiler. Ateşkesten sonra her cephede  ilerlediler ve bugünkü İsrael'i kurdular.





Bir gün Yeruşalayim’i ziyaret ederseniz  yürürken yerdeki taşlara daha yavaş, daha saygılı basın. Daha dikkatli bakın. Orada, biz bu topraklarda yaşayabilelim diye dökülen terlerin, kanların ve gözyaşlarının izlerini bulacaksınız.

Yahudiler Yeruşalayim’i asla bırakmayacaklardır.

Bu günlükte bu kadar sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım.


Hoşça kalın, sevgiyle kalın,

Aron Baruch    (Ankaralı)