6 Eylül 2017 Çarşamba

6-7 EYLÜL 1955


 

 
 
Sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım,
1927 yılında yapılan sayıma göre Türkiye’de 82 bin Yahudi yaşamaktaydı. Bu nüfus bugünlerde yaklaşık 15 bine, belki de daha da altına düşmüştür. Yahudiler Türkiye’den göç ettiler. Neden?
Yahudiler en çok hangi olaylardan etkilenerek göç etmeye başladılar? Türkiye’de bu göçü tetikleyen olayları ben, mahşerin dört atlısına benzetiyorum.
1934 Trakya olayları 
Varlık vergisi
20 sınıf ihtiyatlar
6-7 Eylül olayları
 
“Bazılarının sandığı gibi, durmadan tarihimizin, yüz kızartıcı dönemlerini anlatmaktan zevk alıyor değilim. Aksine her seferinde “keşke bunlar olmasaydı da yazmak zorunda kalmasaydık” diyorum. Sağlıklı bir toplum olmak için geçmişle yüzleşmek gerektiği inancıyla, bazı okuyucuları üzmek ve kızdırmak pahasına yazmaya devam ediyorum. AYŞE HÜR – TARİHÇİ-GAZETECİ - YAZAR”

Türkiye’de, İsrael’de Amerika ya da Kanada’da nerede yaşıyorlarsa yaşasınlar, Yahudiler tarihlerini bilmeleri gerekmektedir ve buna hakları vardır. Bilgi herkese aittir. Enternasyonaldir. Paylaşılmalıdır.

Birkaç hafta evvel Elza Niyego cinayetini yazdığım zaman çok sayıda “bilmiyordum” yorumu aldım. Daha bilmediğimiz o kadar çok şey var ki... Urfa’da boğazları kesilerek öldürülen Yahudileri ’de yazacağım, Maraş’ı da yazacağım, Dersim’i de… Yeter ki Yaradan izin versin. Okuyan oldukça yazacağım…

6-7 EYLÜL OLAYLARI - 1955

Kıbrıs’ta, Türkler ve Rumlar (Yunanlılar) birlikte yaşamaktaydılar. İngilizler ’in de adada askeri üsleri bulunmakta idi. Yunanlılar, Kıbrıs halkının  “kendi kaderini tayin etme” hakkının tanınması için Birleşmiş Milletlere başvuruda bulundu. Müracaatı kabul edilmedi. Bunun üzerine Yunanlılar adada EOKA adlı bir terör örgütü kurdular. Liderleri Albay Grivas idi. EOKA İngilizlere ve Türkler’e karşı eylemlere başladılar.
Garantör devlet konumunda bulunan Türkiye ve Yunanistan adanın güvenliği için 29 Ağustos 1955 de Londra’da toplandılar. Görüşmeler Türkiye açısından iyi gitmiyordu. Bir kamu baskısı gerekmekteydi. Yunanlılara “erkekçe” bir yanıt verilmeliydi.

Gerek Türk basınında gerek Yunan basınında, tarafları birbirlerine düşürecek korkunç yazılar çıkmakta ve çeşitli iftiralar atılmaktaydı. 6 Eylül günü Türk Milli Haber Alma Örgütü (MİT) tarafından Selanik’teki Atatürk evinin bahçesine bomba atıldı. Olayı gerçekleştirenler sanki Yunanlılardı. Oysa o bombayı atan adam Oktay Engin idi ve MİT hesabına çalışıyordu. Selanik’te burslu okuyordu. Olaydan sonra Yunan makamlarınca sorgulanmaya alındı. Yunanistan’ı terk etmesi yasaklanmıştı. Ama bir şekilde Türkiye’ye kaçtı. (Daha sonra Çankaya kaymakamı ve peşinden Nevşehir Valisi oldu. Kadere bak.)
Atatürk’ün evinin bombalandığını o gün radyolar öğlen haberlerinde duyurdular. Daha evvelden uyarılmış basın ikinci baskıyla “Yunanlılar Ata’mızın evini bombaladılar” diyerek yaygaraya başladı. Örgütlenmiş bulunan talebe cemiyetleri ve özellikle Kıbrıs Türk Cemiyeti harekete geçti. Cıvar illerden de kamyonlarla insanlar İstanbul’a getirildi. Ellerine odunlar verildi. Ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karanlık sayfaları yazılmaya başlandı. Bu bir pogromdu. Yağmaydı. Olay güya Rumlara karşı idi ama cahil halk Rum, Yahudi, Ermeni ayırmıyordu. Hoş olayı örgütleyenler de ayırmamışlardı. Yağmacıların ellerindeki listelerde Rumlarında Yahudilerinde Ermenilerinde mekânlarının adresleri vardı. Nasıl olsa hepsi “gâvurdu”. Taksim’de toplanan kalabalık İstiklal caddesine girdi ve gayrimüslimlerin iş yerleri tahrip edilmeye, yağmalanmaya başlandı. Daha sonra olaylar Müslüman olmayan halkın yoğun olarak yaşadıkları yerlere de sıçrayacak, hatta İzmir’de de benzeri hadiseler görülecekti.

YAŞANLAR ANLATIYOR

“Bir Rum arkadaşımın evinin önünde elimde Türk bayrağı ile nöbet tutuyordum. Ellerinde bir listeyle geldiler. Onlara bu dükkânın bir Türk’e ait olduğunu söyledim. Bunun imkânsız olduğunu listede belirtilmiş olduğunu iddia ediyorlardı. Listede bir hata olmuştur dedim. Ellerindeki listelerde tüm cadde isimleri ve ev numaraları vardı. Kendi aralarında sürekli birbirlerine talimat veriyorlardı. Bu ev Rum’un, şu Ermeni’nin, bu dükkânı yağmalayın, şu eve girin …”





“Yüksekkaldırım’da bir Yahudi, o kargaşada kendi levhasını bir Türk dükkânının tabelasıyla değiştirdi. Yahudi’nin dükkânına hiçbir şey olmadı. Türk’ün mağazası ise yağmalandı. Sonradan Yahudi, Türk komşusuna “ne yapalım bunu yapan senin insanların” dedi.”
“Garip hatalar da oluyordu. Bir profesör arkadaşım vardı. Muayenehanesinin tabelasında Doçent Dr. …. yazıyordu. Doçent kelimesini gayrimüslim ismi zanneden cahil yağmacılar muayenehaneyi tahrip ettiler.”
“Tünel’de Cevat Bey’e ait bir kumaş dükkânı vardı. Adam Türk’tü. Onun da dükkânını yağmalamaya başladılar. Adam hemen pantolonu indirdi ve sünnetli olduğunu gösterdi. Böylelikle dükkânını kurtardı.
“Bizim evimiz Beyoğlu Kalyoncu Sokak’ta idi. Şiddet olayları patlak verdiğinde, kapıcımız Mehmet Efendi anneme “korkmayın Madam, bizim evde saklanabilirsiniz” dedi. Eline bir Türk bayrağı aldı, dış kapıyı kilitledi ve binanın önünde durdu. İlk saldırganlar geldiğinde, onlara burada Rum oturmadığını söyledi. Adamlar evimizi yağmalamadan gittiler. 2.kattaki Madam Katina’yı, 3.kattaki Marina’yı ve 4.kattaki Anton’u korumuş olan Mehmet Efendi, sonra binadan çıktı, Türk bayrağını bıraktı, eline bir odun alıp caddenin karşısındaki gayrimüslimlere ait dükkân ve evlere saldırmaya başladı. Ben onu evimizin penceresinde izleyebiliyordum.”
Bu son anlattığım olay, Ayşe Kulin’in KANADI KIRIK KUŞLAR romanında aynen mevcut.
“Olaylardan sonra yayamın (anneannemin) evinde gördüklerime inanamadım. Kapılar ve pencereler artık yoktu. Buzdolapları, dolaplar, aynalar parçalanmış ve evin önüne yığılmıştı. Yataklar, yorganlar kesilmiş, yünler her tarafa yayılmıştı. Elbiseler, ayakkabılar, örtüler, halılar lime lime kesilmiş, yığınlar halinde tabak çanak binlerce parçaya bölünmüştü. Somyalar parçalanmış, avizeler, vitrinler, masalar, sandalyeler ve koltuklar baltayla parçalanmıştı. Yerde odun, kömür, gaz, tuz, şeker, yağ ve yumurtadan bir birikim oluşmuştu. Soba tahrip edilmiş, bazı valizlerin içindekiler dahi kesilerek kullanılamaz hale getirilmişti.
Olaylardan sonra Yunanistan’da yayınlanan “Vradini” gazetesinin 9 Eylül 1955 tarihli nüshasındaki şu ifadelere pek çok bakımdan ilginçtir.
“Zaman geçer fakat insanlar değişmez. Büyük Kemal (Atatürk) köylü vatandaşlarını medeni insanlar haline sokmak istedi. Fakat bunda muvaffak olamadı. Onlar yine barbar olarak kalmıştır. Kilise yakmak, ev yağma etmek onların milli endüstrisi olarak kalmıştır.”
Ne yazık ki doğru bir tespit. 15 Temmuz darbe teşebbüsü sırasında havaalanında bulunan bir arkadaşımın anlattıkları ile müthiş benzerlikler bulmaktayım.
“Kıbrıs’tan yurda dönmüş Atatürk Hava Limanındaydım. Valizlerimi almıştım fakat kimseyi dışarı bırakmıyorlardı. Birden içeriye bir güruh girdi. Çıldırmış gibiydiler. Ellerinde odunlar vardı. Kimisi yarı çıplaktı. Üzerlerinde sadece atletler bulunan bıyıklı sakallı insanlar vahşiler gibi koşuşturuyorlardı. İkide birde birisi “Tekbiiiir” diye bağırıyor, anında güruh hep bir ağızdan “Allah-u Ekber” diye karşılık veriyordu. Bize yere yatın diye bağırıyorlardı. Ağzından salyalar çıkartarak bağıran birisi "siz burada iseniz, seyahat edebiliyorsanız bu bizim sayemizdedir” diye haykırıyordu. Yere yatmış vaziyette neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.”
Kıskançlığı, servet düşmanlığını, barbarlığı hissedebiliyor musunuz?
Yunanlı yazar ne yazık ki haklıymış. Zaman geçiyor ama insanlar değişmiyor.
6-7 Eylül olaylarının bilançosu korkunçtur. Türk basınına göre 11 kişi ölmüştür. 300 kişi yaralanmıştır. Sadece balıklı Rum Hastanesinde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştür. Gayrı resmi kayıtlar tecavüze uğrayan kadınların 200 civarında olduğunu ifade ederler. Oysa tecavüze uğrayan kadın sayısı 400 civarındadır. Dehşeti yaşayanları düşünemiyorum.  
Olaylara 200 bin kişilik bir güruh katılmıştır.  Resmi kayıtlara göre 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika otel bar gibi yerlerin bulunduğu 5317 mekân saldırıya uğramıştır. Gayrı resmi kayıtlara göre saldırıya uğrayan mekânlar 7 binin üzerindedir.
Tarihçiler olayları hükümetin planladığı hususunda hemfikirdirler. Hatta bu olayların gayrimüslimlerin ekonomik güçlerini zayıflatılmasının da hedeflendiği de yine tarihçiler tarafından dile getirilmektedir. Nitekim Celal Bayar İstiklal Caddesindeki hasarı görünce etrafındakilerin duyacağı bir sesle iç işleri vekili Namık Gedik’e “galiba dozu kaçırdık”  demiştir. Olayları hükümetin tertip ettiği konusunda bir başka delil de Özel harp Dairesi başkanlığı yapmış Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun bir röportajda söyledikleridir.
“6-7 Eylül de bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?”

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hükümetlerin pek çok kez böyle olayları organize ettiği bilinmektedir. İşte bunun için Türk milletinin,  kendi hükümetinin doğruları söylediği konusunda her zaman şüpheleri vardır.  15 Temmuz darbe teşebbüsü ile ilgili pek çok komplo teorisinin ortaya atılmıştır. Pek çok soru üretilmiştir. Sebebi budur. Halk hükümetin söylediklerine şüphe ile yaklaşmaktadır. Hükümete itimatları yoktur.
6-7 Eylül olayları Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karalık günleridir. Ne yazık ki bugün bile bu kadar yıl sonra akıllanmayan cahiller İsrael – Gazze ilişkilerinden Türk Yahudilerini sorumlu tutarak “maazallah, 6-7 Eylül gibi bir akıl tutulması yaşayabiliriz” diyebilmektedirler…
Sevgiyle kalın, hoşça kalın.
Aaron Baruch  (Akaralı)
Kaynakça:
Ayşe Hür – 6-7 Eylül’de devletin “muhteşem örgütlenmesi” (Sayın hocama yer yer alıntılar da yaptığım bilgilendirici yazısı için teşekkürlerimi sunuyorum.)
Dilek Güven – 6-7 Eylül olayları
10 Eylül 1955 tarihli Demokrat İzmir Gazetesi
Haziran 1991 tarihli Tempo dergisi – Türk Gladyosu İçin Bazı İp Uçları Sayfa 24
6-7 Eylül olaylarının İstanbul Rum Basınındaki Yankıları a.g.y. Sayfa 15-24
Tempo dergisi Haziran 1991 Sayfa 24 Türk Gladyosu İçin Bazı İp Uçları-

2 Eylül 2017 Cumartesi

TABAKTAKİ ŞİİR…


 


 
 


Sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım.

II. Dünya Savaşı sırasında Almanlar Rodos adasını işgal ettiklerinde, adadaki Türk konsolosu Selahattin Ülkümen idi.

14 Temmuz 1944de Gestapo adadaki bütün Yahudilerin toplanmasını istedi. Gerekçe olarak da daha küçük bir adaya nakledilecekleri bildirilmişti. Adada 1673 Yahudi vardı. 100 Yahudi’de Kos adasından getirilmişti. Yahudilerin arasında Türk kimliği taşıyanlar ve aileleri bulunmaktaydı.

Ülkümen Alman karargâhına giderek General Kleeman’a “Türkiye’nin tarafsızlığını koruduğu gerekçesiyle, Türk  kimliği taşıyan Yahudilerin serbest bırakılmasını” istedi.

Kleeman direndi ve kabul etmedi. “Nazi kanunlarına göre Yahudi Yahudi’dir. Hepsi toplama kampına gidecektir” diyerek itiraz etti.

Bunun üzerine Ülkümen “olayı Türkiye’ye bildireceğini ve bunun uluslararası bir kriz doğuracağı” tehdidini savurdu.

Kleeman çark etti ve Türk Yahudilerini serbest bırakmayı kabul etti. Toplanan Yahudilerin içlerinde ancak 12 tanesinin Türk kimliği vardı. Ülkümen bu Türk Yahudilerinin eşlerinin ve çocuklarının da serbest bırakılmasını istedi. Almanlar kabul etmeyince Ülkümen “Türk yasalarına göre eşlerin ve çocukların da Türk sayıldığını” bildirdi. Bu çok büyük bir riskti. Çünkü böyle bir kanun yoktu ve bunu Ülkümen o anda uydurmuştu.



Ülkümen’in ısrarlı tutumu karşısında Alman Generali daha fazla direnemedi ve Türk Yahudileri ile ailelerini (toplam 42 kişi) serbest bıraktı.

Diğer Yahudiler önce 8 gün süren bir yolculuk ile Atina’daki Haidari kampına gönderilirler, içlerinden 7si bu yolculuğa dayanamayarak yolda ölür. Geri kalanı daha sonra Auschwitz ölüm kampına sevk edilir. Sadece 151 Yahudi kamptan kurtularak evlerine geri dönebilirler. Bunlardan birisi de Sami Modiano’dur. Kendisi yakın bir zamana kadar Rodos Adasındaki Kahal Shalom sinagogunda görevli idi. Sinagogda ayrıca kurtulanların Ülkümen’e yazdığı mektuplar da bulunmaktadır. Daha sonra hatıralarını yazdığı kitapta Ülkümen, “Rodos’ta yaptığım girişimler sonucu hayatlarını kurtardığım vatandaşlarımın her vesile ile dile getirdikleri minnet duyguları, çileli meslek hayatımın benim için en değerli manevi ödülleri olmuştur” diyecektir.

Hikâyemize geri dönelim. General Kleeman Ülkümen’e diş biliyordu. İntikam amacıyla Rodos Türk Konsolosluğunu bombalama emri verdi. Bombardıman sırasında konsolosluktaki iki görevli öldü. Ülkümen’in eşi Mihrinnisa Hanım hamileydi ve ne yazık ki o da yaralandı. Ölmeden önce sağlıklı bir erkek çocuğu (Mehmet) dünyaya getirdi.

Daha sonra hırsını alamayan Kleeman, Ülkümen’i sınır dışı etti. Ülkümen Pire’ye gönderildi ve hapse atıldı. Ancak savaşın bitiminden sonra yurda dönebildi ve diplomatik kariyerine devam etti. Beyrut ve Kahire’de başkonsolosluk, CENTO’da Genel sekreter yardımcılığı yaptı. 1979 da emekli oldu ve 2003 yılında ölümüne kadar İstanbul’da yaşadı. Hatıralarını “Bilinmeyen Yönleriyle Bir Dönemin Dışişleri“ adlı kitabında topladı.

Ülkümen kahramanlığı ve fedakârlığından ötürü, 13 Aralık 1989da İsrael devletinin soykırıma maruz kalan Yahudileri kurtaranlara verdiği Uluslararası Dürüstler Onursal Unvanına layık görüldü. Yeruşalayim’deki Yad-Vashem soykırım müzesinin bahçesinde bu ödüle layık olanların anısına birer ağaç dikilmiş ve altlarına da birer plaket konulmuştur. Ülkümen’in de orada bir ağacı vardır. Ülkümen bu onura sahip ilk Müslüman kişidir.

1990 yılında Türk Musevi Cemaati,  yapılan bir törenle kendisine şükran plaketi vermiştir. Ayrıca 2001 yılında da Türk Dış İşleri Bakanlığı kendisine Üstün Hizmet Plaketi vermiştir. Ayrıca adına İsrael'de posta pulu basılmıştır.  

 
Selahattin Ülkümen gibi soykırım yıllarında Yahudilere yardım eden Necdet Kent, Behiç Erkin, Namık kemal Yolga gibi başka Türk diplomatları da vardır. Kimisi hikâyesini ispatlayamamış, kimisi araştırmacılar tarafından yalanlanmıştır. Yine de bazılarına ödüller, plaketler verilmiştir.

Yardım eden herkesten Allah razı olsun…

Bu hikâyenin bir başka kahramanı da Müftü Şeyh Süleyman Kaşlıoğlu’dur. Savaş sırasında Rodos’taki Yahudi Mahallesi sık sık bombalanıyor. Cemaat sinagogdaki Tevrat’ların zarar görmemesi için başka bir yere saklamak istiyorlar. Ama nereye? Tevratlar çok kıymetli. İçlerinde 800 yıllık olanlar var.  Şeyh “ben saklarım” diyor. Tevratları Murat Reis Camiinin minberinin altına saklıyor. Taa ki savaş bitene kadar. Savaştan sonra da emaneti geri veriyor.

Senden de Allah razı olsun Şeyh’im.

Son olrak Rodos’taki sinagogda bulunan üzerinde şiir yazılı bir tabaktan bahsetmek istiyorum. Şiir o büyük acıyı çok güzel tarif etmekte:

Hatırla !

Acım çok büyük
Rodos’tan götürülenler için.
Çünkü hepsini yaktılar
Ölüm kamplarında
Onları hep hatırlayacağım
Kalbimde ve zihnimde
Anılarını hep taşıyacağım
Zalim kaderlerini
Hiçbir zaman unutmayacağım.

 



Sayın Ülkümen hayatının son yıllarında İstanbul Etiler'de kalmakta olduğu huzur evinden çıkartılmak istenir. Bunu duyan 500ncü Yıl Vakfı kendisini Balat Ora Hayim hastanesine nakleder. Sayın Ülkümen hayatının sonuna kadar 3 yıl orada kalır ve hastanenin Yönetim Kurulu, doktorlar ve Pembe Melekler kendisine krallar gibi bakarlar. Bu süre zarfında bir kere bile Rodos'un lafını etmez.

Bu haftalık da bu kadar sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım.

Hoşça kalın, esen kalın…

Aaron Baruch  (Ankaralı)

 

Kaynakça :


Selahattin Ülkümen ve Rodos Müftüsü´nün Nazilere karşı mücadelesi


12 Ağustos 2015 Ceni Palti’nin yazısı Şalom Gazetesi


Vikipedia ansiklopedisi

Yad Vashem – Selahattin Ülkümen – Türkiye


 

 

 

 

 

 












26 Ağustos 2017 Cumartesi

KAYADES


 

 

 
 
Sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım…

“Kayades”, Türk Yahudileri’nin kullandığı Judeo Espanyol dlilinde “sus, sessizlik, ya da suskunluk” anlamına gelen bir kelimedir. Türk Yahudiler için ise; “konuşma, karışma, düşük görüntülü yaşa” hayat felsefesini tek kelime ile anlatan sosyolojik bir terimdir.

Türkiye’de yaşayan her Yahudi bunu öğrenerek büyür. Bu ülkede yaşayabilmenin ana kuralı, “susmak, her şeyi ortalıkta konuşmamak, ana dilini kullanmamak, gerçek adını söylememek” olduğu Yahudiler ‘in beyinlerine kazınmıştır.   Bu Türk Yahudilerinin geliştirdiği bir savunma sistemi sanki…

“Kayades” Türk Yahudilerinin öylesine içine işlemiştir ki; yaşadıkları hayat tarzı konusunda kendi aralarında bile yüksek sesle konuşmaya çekinirler. Bu davranış biçimi artık vücutlarının bir parçası gibi olmuştur. Hatta beyinlerindeki bir kıvrım gibi her hareketlerine, her sözlerine, her düşüncelerine hâkimdir. Bu, geniş toplumla ilişkilerindeki “düşük görüntülü yaşam tarzı” Türk Yahudileri için vaz geçilemez olmuştur.  

1927de işlenen Elza Niyego cinayeti Türkiye’deki Yahudilerin “kayedes felsefesi” için bir dönüm noktasıdır. Elza Niyego’nun cenaze törenine katılan 10 bin (bazı kaynaklara göre 25 bin) Yahudi,  kortej ilerledikçe  “adalet istiyoruz”  diye sloganlar atarlar. Bu bir ilktir. İlk defa Türk Yahudileri, adaletsizliği protesto etmekte ve isyanda bulunmaktadırlar.

Bunun bedelini ağır öderler. Derslerini öyle bir alırlar ki bir daha “ev sahibine” karşı böyle bir saygısızlıkta bulun(a)mazlar.

Cenazenin akabinde basında “Yahudilerin saygısızlığını”  ve hatta “gövde gösterisini” eleştiren çok sert yazılar çıkar. Öyle ya, kimdi bu Yahudiler? Onların konuşmaya, protesto etmeye, adalet istemeye ne hakları vardı? Onlar Türklerin 400 sene evvel, İspanya’nın mezaliminden kurtardıkları misafirlerdi. 400 yıl da geçse, 1000 yıl da geçse bu değişmezdi. Onlar Yahudi idiler. Güya Lozan anlaşmasıyla eşit oldukları garanti altına alınmıştı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti Anayasası onları eşit vatandaşlar olarak tanımlıyordu. Ne eşiti be? Onlar Yahudi’ydi… Eşit meşit olamazlardı.

Cenazeden sonra zamanın Cumhuriyet savcısı Nazif Bey basına bir açıklama yapar:

“Geçen gün kamu hukukunu ilgilendiren bir cinayet üzerine bazı Yahudiler, kanuna aykırı hareket etmeye başlamışlardır. Sokaklarda adalet istiyoruz diye bağırmaya cüret etmişlerdir. Trafiği durdurmaya kalkmışlardır. Kamu düzenini bozmaya kalkan bu insanları en şiddetli bir şekilde cezalandıracağız.”

Neticede 9 Yahudi tutuklanır. Yahudiler sindirilir. Derslerini almışlardır. Hadleri bildirilmiştir. Bir daha mı, tövbe, bir daha böyle bir protestoya, ya da adalet arayışına asla kalkışmazlar. “Kayades” başlamıştır. O günden sonra haklarında verilen her karara, uygulamaya, ya da kanuna kamusal bir tepki göstermezler. Hükümet mercileri ile iyi geçinmeye çalışırlar.  İşlerini tatlı dil ve rica ile çözmeye uğraşırlar. Bu, neredeyse gelenekleşir.  Birkaç istisna dışında siyasete de karışmazlar, fikir beyan etmezler. Hatta bunu esprili bir şekilde “no mos karişiyamoz en los meseles del hükümet”, yani “biz hükümet meselelerine karışmayız” şeklinde ifade ederler.

1934de Trakya pogromu yaşanır. 10 binden fazla Yahudi yerlerinden, yurtlarından olur. Büyük çoğunluğunun malları, mülkleri yağma edilir. Haftalarca süren olaylara karşı basın sessizliğe bürünür. Her şey olup bittikten sonra nihayet başbakan İsmet İnönü “antisemitizm Türkiye zihniyeti değildir” diye bir açıklama yapar. Bu açıklama travmayı azaltmaktan çoook uzaktadır. Yahudiler, eşit vatandaş olarak kabul edilmediklerini artık bütün çıplaklığı ile anlamışlardır. Tüm kötülükleri bizzat komşuları yapmışlardır. Bu kolay kolay sineye çekilecek bir durum değildi. Ne yazık ki sonradan “malımız mülkümüz gitti, ama olsun bizi Almanlara vermediler ya” diye teşekkür edenler bile oldu. Böylesine kadercilik… İnsan ne diyeceğini şaşırıyor…

Köklerinden ayrılmaya zorlanan, mallarını, mülklerini, en önemlisi yaşadıkları ülkeye olan güvenlerini kaybeden Türk Yahudileri sessizliği seçtiler. Geçmişi, acıları susarak aşmaya çalıştılar. Yeni nesillerden de sakladılar. Zarar görmesinler, isyan etmesinler Türkiye’de yaşamaya devam edebilsinler diye. Sene 1934, daha İsrael devleti ufukta bile yok. Gidecek kaçacak yerleri yok. Nereye gidecekler? Hem konuşmak, anlatmak, isyan etmek neye yarardı ki? Bunları yapan daha da kötüsünü yapmaz mıydı?

Yıllar yılları kovaladı. Türk Yahudileri “yirmi sınıf ihtiyat askerliğini”, “varlık vergisini” yaşadı. “6-7 Eylül olayları” yaşandı. Yahudiler hep sustu. İsyan etmediler, adalet arayamadılar.  

Necmettin Erbakan ile Türkiye’de yeni bir dönem başlamıştı. İsrael’e, Yahudilere giydirdikçe oylar artıyordu. Bu neredeyse Türkiye’de bir siyasi getirim felsefesine dönüştü.

“Kasımpaşa’lı Uzun Adam” Davos’ta Shimon Peres’e “one minute” çıkışını yapmış, dönüşte ülkede kahramanlar gibi karşılanmıştı. Tamam, artık o da İsrael’e, Yahudi’ye giydirmenin, “Kasımpaşa’lı” gibi hareket etmenin oyları arttırdığını öğrenmişti.

Mavi Marmara’yı yaşadık. Olaydan sonra işyerleri basılıp dövülen Yahudiler tanıyorum. “Köpekler ve Yahudiler giremez” pankartları gördük. Basında tık çıkmıyordu.

Türk Yahudileri, artık iktidarın dümen suyundaki Türk Basınının her gün dozu artan antisemit söylemleriyle hatta hakaretleriyle karşı karşıya gelmeye başlamıştı. Sinagoglarımıza “yakılacak mekân” yaftaları asılıyor, önlerinde abuk subuk protestolar yapılıyordu. Her İsrael Türkiye olumsuz gelişmelerinde, Türk Yahudileri hedef alınıyor hatta cemaatin ileri gelenlerinden İsrael politikalarının eleştirilmesi isteniyordu.

Türk Yahudileri tepkilerini sadece birkaç tweet’ten öteye geçiremediler. Ne yapabilirlerdi ki?  Ülkenin bir sürü sözde demokratik toplum kuruluşu ağzını açmıyordu. Basın susturulmuştu… Memlekette olağanüstü hal ilan edilmiş, kanun manun mahkeme şu bu yok. Her şey rafa kalkmış. Uzun Adam   “raconu ben keserim” diyordu.

Artık herkes susuyor. Türkler bile… Yapacak bir şey kalmadı. Varsa yoksa sosyal medyada “hadi zincir yapalım, Türk Bayrağı” filan. Ne işe yarayacaksa? Bazı yazılarımın akabinde Türk arkadaşlarımdan ya da yazımı okuyan Türkler’den şöyle yorumlar alıyorum:

“Siz Yahudiler ‘in gidebileceği bir başka ülkeniz var, biz nereye gidelim?”

Çok acı.

Hepinizi seviyorum. Her şey iyi olacak inşallah…

Bu haftalık da bu kadar sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım.

Esen kalın, hoşça kalın.

 

Aaron Baruch   (Ankaralı)

 

Bu yazımda Sayın Işıl Demirel’den alıntılar yaptım. Teşekkürlerimi sunuyorum…

 

 

 

18 Ağustos 2017 Cuma

ELZA NİYEGO CİNAYETİ…


 

 
Çok güzel genç bir Yahudi kızı olan Elza Niyego 17 Ağustos 1927 günü, işinden çıktıktan sonra Bankalar Caddesi’nde Helios elektrik mağazasının önünde bıçaklanarak katledildi. Cinayet sırasında Elza’nın yanında kardeşi Rejin ve kuzini Raşel Behar da vardı. Saldırgan Rejin’i de yaraladı. Raşel, olaydan zarar görmeden kurtuldu.

Cinayeti Hicaz Valisi Ratıp Paşa’nın oğlu ve Abdülhamit’in eski emir subayı Osman Ratıp Bey adında, 42 yaşında evli, çoluk çocuğu olan, hatta torun sahibi bir adam işlemişti. Osman Ratıp Bey ilk bakışta âşık olduğu Elza’ya evlenme teklif etmiş, karşılık görmeyince, onu kaçırmaya kalkışmıştı. Ailenin şikâyeti üzerine tutuklanmış ve bir ay hapis yatmıştı. Salıverildikten sonra Elza'yı tekrar rahatsız etmeye ve ölüm tehditleri savurmaya başlamıştı. Aile ise, kızlarını bu durumdan kurtarmak için onu hemen Yahudi bir gençle nişanladı. Fakat Osman Ratıp Bey, Elza'nın peşini bırakmadığı gibi sonunda güzelim kızı bıçaklayıp öldürdü.

Cinayetin hemen akabinde çevreden toplanan Yahudiler, Osman Ratıp Bey’i tartaklamaya başladılar. Hatta linç etmeye kalktılar. Yetişen polis katili öfkeli kalabalığın elinden aldı. Onu Galatasaray karakoluna götürdüler.

Cinayetin işlendiği yer, Elza'nın evine uzak değildi. Haber eve yıldırım gibi düştü. Talihsiz anne koşarak yerde kanlar içerisinde yatan yavrusunun başına geldi. Adli Tıp olay yerine gelene kadar cesedin üzerine bir örtü örtülmesine izin verilmedi ve o vaziyette 3 saat bekletildi. Bu Yahudi toplumunu son derece öfkelendirdi.

Cinayet Helios elektrik mağazasının tam kapısında işlenmişti. Mağazanın sahibi Rus uyruklu Norbet Laytes olaya şahit olmuştu. Kapıya çıkarak toplanan Türklere “siz adam olmayacaksınız” diye bağırdı.

Bu cinayet, Türkleşmeleri konusunda Yahudilere yapılan baskının yarattığı gerginliğin patlamasına sebep oldu.

Cinayetten sonra Yahudi cemaati akın akın Niyegolar’ın evine taziye ziyaretine gitmeye başladılar. Cemaat, ölen kızın Yahudi, katilin ise Türk olduğunu düşünerek suçlunun çok hafif bir ceza ile kurtulacağını düşünüyordu. Üstelik de Osman Ratıp, önemli bir aileye mensup eski bir subaydı. Öfkeli Yahudiler, eve haber yapmak için gelen gazetecilere “bu ülkede kanun yok, adalet yok” diye bağırmaya başladılar. Mantar patlamış, şişedekiler ortalığa saçılmaya başlamıştı…

Cenaze, ertesi gün kaldırıldı. Cenaze merasimine banka müdürleri, iş adamları, genç kızın arkadaşları cemaatin ileri gelenlerinin tümü ve çok büyük bir kalabalık katıldı. Kortejde bazı kaynaklara göre 10 bin, kimi kaynaklara göre 25 bin kişi vardı. Tabut beyaz bir örtüyle kaplanmıştı. Her tarafı çiçeklerle kaplıydı. Cenazeyi Yahudi gençler omuzlamıştı. Yol boyunca tabutun üzerine çiçekler atılıyordu. Le Journal d’Orient gazetesi Elza Niyego’yu  “katıksız saflığın şehidi”    olarak yorumladı.

Kortej ilerledikçe arabalar sağa sola çekilerek yol veriyorlardı. Ancak bir tramvay yol vermek istemedi. Askerliğini yapmakta olan Avram Korida, resmi kıyafeti ile orada bulunmakta idi. Bir anda tramvaya atlayıp kasaturasını çekti ve vatmanı tehdit etti. Tramvay durdu. Kortejin geçmesini bekledi. Ancak bu ani hareketi, sonradan Avram’ın başına çok işler açacaktı.

Bu arada kortej ilerledikçe, Yahudilerin öfkesi artmaya başladı. Sloganlar atılıyordu. Yahudiler;  “korkak Türkler”  “adalet istiyoruz”  diye bağırıyordu. Tam o sırada oradan geçmekte olan bir araba korteje yol vermedi. Arabada Cumhuriyet Halk Fırkası kâtibi Saffet Bey ve bir arkadaşı vardı. Kendisini gören kalabalık Saffet Bey’i tanıdı. Ona da “adalet istiyoruz” diye bağırmaya başladılar. Araba durmadı. Yavaşça kalabalığın arasından geçip yoluna devam etti. Ancak Saffet Bey en yakın karakola gidip olan biteni öğrenmek istedi. Bunun üzerine polis soruşturma açtı.

 
İlk etapta yetkililer cemaat liderleri ile görüşüp bilgi aldılar. Son derece naziktiler. Ancak cenaze sırasında meydana gelen öfke patlaması basında tepkilere yol açtı. Gazetelerde Yahudilere karşı çok sert yazılar çıkmaya başlamıştı.

Olayların Yahudilerin bir gövde gösterisine dönüşmesi üzerine resmi makamlar, basının da körüklemesiyle harekete geçtiler. Öyle ya kimdi bu Yahudiler? Onların konuşmaya, protesto etmeye, adalet istemeye ne hakları vardı? Onlar Türklerin 400 sene evvel İspanyanın mezaliminden kurtardıkları misafirlerdi. 400 yıl da geçse, 1000 yıl da geçse bu değişmezdi. Onlar Yahudi’ydiler. Güya Lozan anlaşmasıyla eşit oldukları garanti altına alınmıştı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti Anayasası onları eşit vatandaşlar olarak tanımlıyordu. Ne eşiti be? Onlar Yahudi’ydi… Eşit meşit olamazlardı.

Cumhuriyet savcısı Nazif Bey basına bir açıklama yapar:

“Geçen gün kamu hukukunu ilgilendiren bir cinayet üzerine bazı Yahudiler, kanuna aykırı hareket etmeye başlamışlardır. Sokaklarda adalet istiyoruz diye bağırmaya cüret etmişlerdir. Trafiği durdurmaya kalkmışlardır. Kamu düzenini bozmaya kalkan bu insanları en şiddetli bir şekilde cezalandıracağız.”

Tutuklamalar başladı. Manifaturacı Davit Botton, matbaacı Nisim, piyangocu Daniel Karaso, Bon Marché’de çalışan Moiz Samuel ve oğlu mobilyacı Benoit Yenni, diş hekimi Yuda Leon, cemaat kâtibi Rahamim Levi, Helios elektrik mağazası sahibi Norbert Laytes, hırdavatçı İlya Pardo tutuklandı.

Polis hahambaşılığa giderek genel kâtip Samuel Altabef’i de cenaze sırasında yaptığı taşkınlıklar için tutuklamaya kalkıştı. Hahambaşı Hayim Becerano, “bir yanlışlık olmasın” diye uyardı. Polisler kendilerinden emin;  “hayır, hiçbir yanlışlık yok, kendisini gören şahitler var” diye cevap verdiler. İşte bu çok komikti. Samuel Altabef iki aydır Avrupa’daydı…

Yahudilere serbest dolaşım yasağı geldi. O tarihe kadar sadece Rumlara ve Ermenilere uygulanan serbest dolaşım yasağı Yahudiler için de uygulanmaya başladı. Hatta o kadar ileri gidildi ki, yasağın uygulanmaya başladığı anda seyahatte olan Yahudiler uzun zaman evlerine dönemediler. Bu da elbette Lozan anlaşmasına aykırıydı. Ama kim ne yapabilirdi? Onlar ev sahibi, Yahudiler misafirdi. Kim takardı hukuku?

İzmir’de de olaylar çıktı. Karataş’taki hastanede bulunan İbranice yazıt, genç Türk talebeleri tarafından çekiçle yerle bir edildi. Cemaatin üzerinde İbranice yazılar olan bildiriler yırtıldı.

Sonunda bir Yahudi heyeti, İsmet İnönü ve meclis başkanı Kazım Bey’le (Karabekir) görüşme talep etti. Gazeteci Yunus Nadi’nin aracılığı ile Kazım Bey görüşmeyi kabul etti. Paşa Yahudi heyetine “hükümetin birkaç Yahudi’nin bu olaylara karışmasının, bütün cemaate mal edilemeyeceği” görüşünü bildirdi. Olay sakinleşmeye başladı.

Ancak bu görüşmeden hemen sonra Ankara’ya dikilecek bir Atatürk heykeli için, cemaatten 50 bin lira bağış yapılması istendi (!)

Bu arada başka enteresan olay oldu.  İsmet İnönü’nün eski Fransızca hocası Jak Pardo, Paşa’ya tutuklu bulunan 9 Yahudi’nin haksız yere tutuklu bulunduğunu, dolayısıyla olaya müdahale etmesini rica eden bir mektup yazdı. Mektup Paşa’ya ulaşmadan resmi makamlarca “hukuka müdahale” olarak yorumlandı ve 67 yaşındaki Jak Pardo tutuklandı. Daha sonradan mektuptan haberi olan Paşa, Jak Pardo’nun serbest bırakılmasını sağladı.

Sonunda ne mi oldu? Osman Ratıp Bey’in deli olduğuna karar verildi ve ömür boyu bir akıl hastanesine kapatıldı. Orada da, 10 sene sonra, bir başka deli tarafından öldürüldü.

Tutuklu Yahudiler bir süre sonra salıverildiler. Bu nasıl oldu? O sıralarda Türkiye, Avrupalı bankerlerden kredi isteme telaşındaydılar. Avrupalı Yahudi bankerler, tutukluların serbest bırakılmaması halinde kredi talebinin reddedilebileceğini ima ettiler. Bunun üzerine Yahudiler serbest bırakıldılar. Yalnız asker Avram Korida vatmanı yaraladığı gerekçesi ile 35 gün hapis yedi. 33 gündür tutuklu idi. 2 gün daha yatıp çıktı.

1927 yılında yaşanan bu olaylar sırasında Türkiye’de 85 bin civarında Yahudi vardı. 1934 Trakya olayları, peşinden 20 sınıf birden gayrimüslimlerin askere alınması, terhislerinin hemen akabinde varlık vergisi faciası ve en sonunda 6-7 Eylül olayları giderek Yahudiler’in Türkiye’den kaçmasına sebep oldu. Kimi Yahudiler öldü, pek çoğu mallarını mülklerini kaybetti. Ama en önemlisi ülkelerine olan güvenlerini kaybettiler.

AKP iktidarının yönetimi, özellikle eğitim problemleri 2017 Türkiye’sinde Yahudi cemaatinin bir hayli azalmasına sebep oldu. Bu gidişle bu sayının artmayacağı, bilakis daha da düşeceği söylenebilir.  

Bu hafta da bu kadar sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım… Haftaya görüşürüz inşallah.

Sevgiyle kalın, hoşça kalın…

Aaron Baruch  (Ankaralı)

 

NOT : Bu yazımı yazarken Sayın Rıfat N. Bali’nin BİR TÜRKLEŞTİRME SERÜVENİ isimli değerli eserinden faydalandım, alıntılar yaptım.

Ne yazık ki birkaç hafta evvel Türk Yahudi Cemaati’nin pek çok şey borçlu olduğu bu değerli insana,  sosyal medyada hakarete varan eleştiriler yapıldı. Üstelik bu eleştiriler cemaat mensupları tarafından yapıldı. Çok üzüldüm ve hatta çok utandım. Yazıklar olsun.

Rıfat N. Bali, Cumhuriyet Türkiye’sinde Yahudiler‘in başından geçenleri bu güne taşıyan, büyük bir araştırmacı ve yazardır. Pek çok kitabı ve tercümesi bulunmaktadır. Sayın Bali’nin belgelere dayanan gerçek olayları bizlere anlatan eserleri yüzünden her halde rahatsızlık duyan kişiler tarafından yapılan bu tarz saldırıları nefretle kınıyorum…

11 Ağustos 2017 Cuma

ALİYA RUHU – ATALARIMIN MİRASI - HEBRON




Sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım…

Yahudiler 1948 yılında İsrael kuruluncaya dek, topraksız, vatansız bir millet olarak düşünülür. Oysa öyle değildir. Yeryüzünün ilk toprak sahipleri İsrael oğullarıdır. Ve her Yahudi’nin bu mirasta hakkı vardır. Bunun delilleri vardır, belgeleri vardır, tanıkları vardır.  Dilim döndüğü, kalemim yettiği kadar size bugünkü durumunu anlatmaya çalışacağım.

“Abraham’ın karısı Sara yüz yirmi yedi yıl yaşadı.  Kenan ülkesinde bugün Hebron (El-Halil) denilen Kiryat Arba’da öldü. Abraham yas tutmak ve ağlamak için Sara’nın yanına geldi. Sonra ayağa kalkıp Hititliler’e seslendi:

-Ben aranızda konuk ve yabancıyım. Bana mezar yapabileceğim bir toprak satın. Ölümü kaldırıp gömebileyim.

Hititliler cevap verdi:

-Efendim, bizi dinle. Sen aramızda güçlü bir beysin. Ölünü mezarlarımızdan en iyisine göm. Ölünü gömmen için hiç kimse senden mezarını esirgemez.

Abraham Hititliler’e bir kez daha seslendi:

-Eğer ölümü gömmemi istiyorsanız, benim için Sohar oğlu Efron’a ricada bulunun. Tarlasının dibindeki MACHPELAH MAĞRASINI (ATABABALAR MAĞRASI) bana satsın. Fiyatı neyse huzurunuzda eksiksiz ödeyip orayı mezarlık yapacağım.

Tarlanın sahibi Hititli Efron halkının arasında oturmaktaydı. Abraham’ın sözlerini duydu ve kent kapısında toplanan herkesin duyacağı biçimde karşılık verdi:

-Efendim, beni dinle, mağarayla birlikte tarlayı da sana veriyorum. Halkımın huzurunda onu sana veriyorum. Ölünü göm.

Efron, Hititliler’in önünde sözünü ettiği dört yüz şekel gümüşü tüccarların ağırlık ölçülerine göre tarttı ve satışı yaptı. Böylece Machpelah tarlası, çevresindeki bütün ağaçlar ve mağara Abraham’ın mülkü kabul edildi. Abraham öldükten sonra sahip olduğu her şeyi oğlu İsaac’a bıraktı.”

(Book of Genesis-Bölüm 23)

Machpelah mağarasında Abraham ve eşi Sara’nın mezarlarının yanı sıra oğlu İsaac ve eşi Rebbaca’nın da ikiz mezarları ve iç avlunun karşı tarafında Abraham’ın torunu Jacop ve Eşi Leah’ın ikiz mezarları da bulunmaktadır...
Kutsal Kitap Tanah   bütün bunları teyit etmektedir. Böyle yazılıdır. Yazılı belgedir.
Çok önemli tarihçi Paul Johnson Yahudi Tarihi isimli kitabında olayı şöyle yorumlar:
 “Machpelah, Yahudiler’in sahip oldukları ilk topraktır. Yaradılış Kitabının (Book of Genesis) 23 üncü bölümünde Abraham’ın ölen eşi Sara  ve daha sonra kendisinin gömülmesi için Machpelah mağarasını nasıl satın aldığı anlatılmaktadır. Bu bölüm İncil’de de aynen geçer. Hatta İncil’de anlatılan olayların belki de en gerçek olanıdır. Zira tanıkları vardır ve otantik ayrıntıları ile sözlü olarak da teyit edilmiştir. Satın alma töreni en ince teferruatına kadar anlatılmıştır. Bu sadece bir mülkiyet devri değil aynı zamanda bir statü değişikliğidir.” 
Machpelah’ın bulunduğu Hebron ya de el-Halil kenti bugün Batı Şeria olarak adlandırılan bölgededir. Yeruşalayimin 35 km güney doğusunda Lut gölünün (Ölü Deniz) batısındadır. Denizden yüksekliği 940 metredir. Dağlıktır.
Şehri M.Ö.3500 yıllarında Kenaniler kurmuştur. Kenaniler buraya,  Karyetu Erba  diyorlardı. Şehrin Yahudi bölgesine de bugün Kiryat Arba denmektedir.
MÖ. 11 nci yüzyılda Yahudi Kralı David Ameleh  (Hz.Davut)  buraları ele geçirir. Oğlu Şlomo Ameleh’de (Hz.Süleyman) burada krallık yapmıştır. Şehir sırası ile Babil, Persler, Büyük İskender ve Roma imparatorluğunun işgaline uğrar. Daha sonraları şehir Müslümanlar ile Haçlılar arasında defalarca el değiştirir. En sonunda 1517 yılında şehir Osmanlı’nın egemenliğine girer.
Osmanlı egemenliği bu topraklarda birinci dünya savaşının sonuna kadar sürdü. Osmanlılar 1917 de gittiler. Yerine İngilizler geldi.
1929 yılının başlarında kentte yaklaşık 800 Yahudi vardı.  Yahudilerin 800 yıldan fazla zamandır bu bölgede yaşadıkları bilinmektedir. Arapça da konuşurlardı.  Bölgedeki Araplar ile sosyal ekonomik kültürel bağları vardı. Yahudiler  diğer bölgelerin aksine, burada huzur ve sükûn içerisinde korkusuzca yaşamaktaydılar.
15 Ağustos 1929 sabahı Yeruşalayim’de Ağlama duvarına gitmeleri engellenen Yahudiler olayları protesto etmeye başladılar. Olaylar büyüdü. Kirayat Arba’ya gelen bir motosikletli Mescid-i Aksa’nın yakıldığını söyledi. Araplar ayaklandılar. Kentte 15 kadar İngiliz polisi vardı. Olayları durdurmak için yetersiz kaldılar. Araplar, ilk önce yolda yürüyen iki Yahudi çocuğu döverek öldürdüler. Daha sonra evlere saldırmaya başladılar. 63 Yahudi linç edildi ve öldürüldü. Hebron’da olaylar devam ederken Motza Yahudi köyünde Maklef ailesinin evine saldırdılar. Anne, baba, iki kızları ve iki misafirleri hunharca öldürüldü. Daha sonra ev ateşe verildi. O aileden bir tek kişi kurtuldu. MORDECHAİ MAKLEF. Ve yıllar sonra İsrael genelkurmay başkanı oldu…
Hebron , Kfar Uria ve Tel Aviv’de Arap saldırılarında Ağustos 1929 da toplam 133 Yahudi öldürüldü ve 500 den fazla Yahudi yaralandı. Bu felaketin üzerinden tam 89 sene geçti. Unutmayalım, hatırlayalım istedim…
1936 yılında ikinci bir saldırı oldu. Bu sefer neredeyse bütün Yahudiler yok edildiler. Kalanlar güvenlikleri için Yeruşalayim’e götürüldüler ve Hebron’da Yahudi kalmadı. Taaa 1967 yılına kadar.
1948 yılındaki Arap-İsrael savaşından sonra şehir Ürdün’ün kontrolüne geçer.  
Ve sene 1967. 6 günlük savaş. 8 Haziran günü.  İsrael oğulları atalarının mirasını, babalarının hakkını geri alırlar. İsrael paraşütçüleri Hebron’a girer. Hebron İsrael kontrolüne geçer. Fakat ne yazık ki, şehirde neredeyse bir nesilden beri hiç Yahudi yaşamamaktadır. 1968 yılında yerleşimciler Hebron’a geri dönmeye başlarlar. El-Halil’in doğusunda Kiryat Arba’ya yerleştirilirler. Bugün Kiryat Arba’nın nüfusu 6 bin civarındadır.  
Eğer bir gün Hebron’a gidersen, ne olur, bir dakika dur ve düşün:
Bir zamanlar burada olanlar nerede?
Kenanlılar, Edomitler, Helenler, Bizanslılar nerede?
Memluklar, Haçlılar, Osmanlılar nerede?
Hepsi zaman tünelinde kayboldular, buharlaşıp yok oldular.
Ama Yahudiler burada. Hala Hebron’da.
İşte Yahudi azminin gerçek tanıkları 4000 yıldan sonra hala burada.
Kanlı ve canlı.
Bak ve gör.
Bu güne kadar hiçbir ırkın, dünyanın hiçbir köşesine, böyle bir bağlılık gösterdiği görülmemiştir.
Keza hiçbir ırkta, bu kadar azimli bir göç dürtüsü ile bulunduğu yerden köklerini söküp, başka yere yeniden dikme cesareti görülmüş şey değildir.

İŞTE ALİYAH (GÖÇ-EVE DÖNÜŞ)  RUHU BUDUR VE HER TÜRLÜ SAYGIYI HAK ETMEKTEDİR.  

BU BİR İÇGÜDÜDÜR.

ALİYAH YAPMAK KOLAY DEĞİLDİR,  

BELKİ DE YAHUDİ OLMANIN BİR GEREĞİDİR, MECBURİYETİDİR.

ATALARINA BORCUDUR, VARLIĞININ SEBEBİDİR…

ZORDUR YAHUDİ OLMAK. SORADAN DA OLUNMAZ. OLUNAMAZ.

ANCAK YAHUDİ OLARAK DOĞULUR.

Şehir bugün Müslüman bölgesi ve Yahudi bölgesi olarak ikiye ayrılmış durumdadır. Müslüman bölgesine El-Halil, Yahudi bölgesine ise Kiryat Arba denir. Şehir İsrael denetimi ve kısmen Filistin denetimi altındadır fakat sık sık olaylar çıkmaktadır.
Machpelah’a (Atababalar mağarası-mezarlığı) gelince, bugün üzerinde bulunan Halilurrahman Camii aynı zamanda sinagogdur. Defalarca sinagog, kilise ve camii olarak değişikliğe uğramıştır. Katliamlara sahne olmuştur. Çok çok ilginç bir geçmişi vardır. Hikâyesi oldukça uzundur ve bence ayrı bir yazı konusudur. Onu da başka bir sefer yazarım inşallah.
Sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım.

Sevgiyle kalın, hoşça kalın.

Aaron Baruch   (Ankaralı)


Büyük Kutsal – el-Halil mi Yoksa Hebron mu?   (http://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:mf9gHFgO9jgJ:bilgeturkhaber.com/israil-siyasetinde-machpelah-el-halilin-onemi-nedir+&cd=1&hl=tr&ct=clnk&gl=tr)

Kutsalların Çatışması – Hebron

Book of Genesis

Şalom gazetesi – Hebron katliamı – Metin Dellevi (http://www.salom.com.tr/haber-73379-hebron_katliaminin_80_yildonumu.html)



Vikipedia ansiklopedisi

5 Ağustos 2017 Cumartesi

KÜKREYEN FARE...


 

 



 

Sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım,

CFO diye bir örgüt var. Açılımı Chief Financial Officers. Bu örgüt ülkelerin ekonomik yapılarını inceleyip arada bir raporlar filan yayınlıyor. Bu kuruluş, geçtiğimiz günlerde bir rapor daha yayınladı.  İsrael’den bahsediyor.

Ekonomik olarak İsrael’in bulunduğu noktayı bir başarı öyküsü olarak tanımlıyorlar.

İsrael’de son 20 senede ciddi bir nüfus artışı yaşadı. Neredeyse bu ülkede yaşayan insan sayısı ikiye katlandı. (Artış % 45) Oysa ekonomik büyüme % 180 oranında arttı.

2000 yılında İsrael Merkez Bankası 15 yıl içerisinde milli gelirin 700 milyar şekele ulaşacağını öngörmüştü. Oysa bu rakam 1.030 milyar  şekele ulaşarak her türlü tahminin üstünde gerçekleşti. ,

İsrael’in döviz rezervleri 90 milyar doların üstünde. Kişi başına dünyada en fazla döviz rezervi olan ülke. Dünya şampiyonu…

Ülkenin yıllık toplam milli geliri 300 milyar dolar seviyesine ulaştı. Bakın, kişi başına düşen geliri ile, İsrael nerelerde?

Türkiye …………………   9.821 dolar

Yunanistan ……………. 18.063 dolar

Fransa …………………. 27.311 dolar

İtalya …………………..  30.616. dolar

İsrael …………………..  38.127 dolar

 

Esasında 2017 yılında çok daha büyük başarılara imzalar atıldı. Yılın ilk aylarında İsrael start-up şirketlerine, dünyadan 750 milyon dolarlık alıcılar geldi. Bu bir rekordu. Peşinden gelmiş geçmiş en büyük satış gerçekleşti. Sürücüsüz araba teknolojisi üreten İsrael şirketi Mobileye,  İNTEL tarafından tam 15 milyar 300 milyon dolara satın alındı. Devlet bu satıştan 4 milyar dolar vergi aldı. Geçen hafta da yine büyük bir satış gerçekleşti. İsrael ilaç firması Neuroderm, 1 milyar 100 milyon dolara Japon Mitsubishi tarafından satın alındı. Para nakit olarak ödeniyor.

Şimdi  “ne bu abi, onu sat bunu sat, ne oluyor anlamadık ki? “ diyorsanız söyleyeyim:

İsrael yeni teknolojilere çok önem veriyor. Fikri olanlar düşündüklerini gerçekleştirsinler diye, devlet bunlara destek veriyor. Öte taraftan eğitim, dünyaya göre bayağı üst seviyede. İsarel’in 8 üniversitesi de dünyadaki en iyi üniversiteler sıralamasında ilk 100’ün içinde. Kısacası İsrael, dünyada eğitim seviyesi olarak 3ncü sırada. İşte eğitim ve devlet destek politikaları bu neticeleri doğuruyor. İsrael devamlı yeni teknolojiler üretip dev şirketler kuruyor. Sonra birileri gelip onları satın alıyor. İsrael buluyor, geliştiriyor sonra satıyor. Bu teknolojide de böyle, tıpta da böyle, savunma sanayiinde de böyle…  Örneğin dünyada uzaya uydu gönderen sadece 8 ülke var. Birisi de İsrael. Aralarında İntel, HP, Google, Facebook, Apple, Motorola, IBM, Microsoft gibi 300 dev teknoloji firması İsrael’de faaliyet gösteriyor, araştırma ve geliştirmelerini bu ülkede yapıyorlar. New York’daki dünya teknoloji borsasında  (Nasdaq)  İsrael’in tam 86 şirketi var. (Türkiye’nin yok.)

Doğal gaz konusuna hiç girmiyorum, bakalım o cepheden ne haberler gelecek. Daha çok yeni sayılır. Ekonomiye yansıması bu yılsonunda belli olur. Bu şimdi anlattıklarım, henüz yukarıdaki tabloya yansımadı.   Bir komşum İsrael için bir benzetme yapmıştı. “Kükreyen fare” demişti. Bakın şu 8 milyonluk ülkeye, neler yapıyor…

Bütün bu anlattıklarıma bağlı olarak işsizlik oranı dünyanın en iyilerinden biri. % 4 civarında. Asgari ücret 5000 şekel. Yılsonunda 5300 olacak. (1 şekel = 1 TL.) Üstelik de enflasyon yok. Hatta eksi.

Pekiii,  bu halkın refahına yansıyor mu? İsrael’li sosyalistler bundan çok memnun değil. Orta direk kayboluyor diyorlar. Sosyal eşitlik kayboluyor, bu zenginlikten dar gelirliler adil olarak faydalanamıyor diyorlar. Zenginler ile dar gelirliler arasındaki makas açılıyor, uçurum büyüyor diyorlar.  

Bunda en önemli göstergelerden birisi ev durumları. Bundan 15-20 sene evvel İsrael’de ev almak daha kolaymış. Şimdi çok zorlaştı. Mavi yakalıların ev satın alması bayağı güçleşti. Devlet elinden geleni yapıyor. Alınan tedbirler sayesinde biraz sanki ucuzlamaya başladı gibi…

Daha yapılacak çok iş var. Sağlık sektöründeki problemlerin çözülmesi lazım, eğitimin herkes tarafından fırsat eşitliği ilkesi içerisinde ücretsiz olması lazım, herkesin bir evi olması lazım, BARIŞ lazım, daha çok iş var… Yaparız evvel Allah, biz Kızıldeniz’i bile yarıp gelmedik mi? Mucize bizim işimiz. KOL HAKOVOD İSRAEL…(Aferin İsrael)

İsrael’in güneşi pırıl pırıl… Parlıyor… Daha da parlayacak inşallah…

Bu hafta da bu kadar sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım.

Sevgiyle kalın, esen kalın…

Aaron Baruch  (Ankaralı)