11 Kasım 2017 Cumartesi

ATATÜRK VE YAHUDİLER





Bütün Türk Milleti ve Türkiyeyi seven İsrail Halkı
sana ebediyen minetar kalacaktır

27 Mayıs 1919. Yunan İzmir’e asker çıkartmıştı. Anadolu’nun içlerine doğru ilerliyorlardı. Aydın’a giriyorlar. Rum ve Ermeniler, hatta bazı Türkler evlerine Yunan bayrakları asmışlardı. Ancak hiçbir Yahudi’nin evinde bayrak filan asılı değildir.  Yunan kuvvetlerini karşılamak için bir Aydınlılar bir heyet kurarlar. Yahudileri de temsilen cemaat başkanı Behor İsak Halegua’yı davet ederler. Halegua heyete katılmayı kabul etmez.
Şehirde Kuvâ-yi  Milliye’den  (Türk milli direniş örgütü)  bazı kişiler vardır. Aydın’lı Yahudi Katan ailesi bu kişileri evinde saklar. Ancak Yunan askerleri durumu öğrenirler ve evi kuşatırlar. Direnişçileri isterler. Benyamin Katan evindeki yurtseverleri Yunanlılara vermez.  Başından beri Yahudilerden gördükleri olumsuzlukların da etkisiyle kuduran Yunan askerleri evi ateşe verirler. Benyamin Katan zor da olsa evden sağ kurtulmayı başarır. Ancak Ruben(?) ve annesi Coya yanarak ölür. Ölenlerin arasında bazı direnişçiler de vardır. Bu olaydan sonra Aydınlı Yahudilerin çoğu Nazilli, Denizli, Eğridir ve Antalya’ya göç ederler.
O yıllarda Söke mal müdürü  (vergi işleri ile uğraşan devlet memuru) bir Yahudi idi. Adı Albert Kadranel’di. Söke kaymakamının başkanlığında yapılan toplantıda Albert Kadranel İstanbul’daki padişah hükümetini eleştirerek Ankara’daki Mustafa Kemal’in desteklenmesini ister ve bundan böyle toplanacak olan vergilerin Ankara’ya gönderileceğini açıklar.
Kilis’in Kefergani köyünde Fransızlara karşı direnen yurtseverlere yardım edenler arasında Kilis Yahudi Cemiyeti başkanı Murdah Şireym (Mordehay Şirem) de vardır. Kendisine daha sonraları katkıları için İstiklal Madalyası verilir. Yaptığı bağışlar dolayısıyla da ayrıca Türk Hava Kurumu tarafından da madalyaya layık görülür.
Yaşadığım ülke benim ülkem, kanunu benim kanunum,  namusu benim namusumdur. Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyeti’nde, yaşadığı vatana ihanet eden bir tek Yahudi yoktur.
10 Kasım 1938. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk hayata gözlerini kapar. Türkiye Yahudileri çok ama çok üzgündür. Cenazesinde Yahudiler, geleneklerine uygun olarak elbiselerinin düğmelerini kopartıp cenaze geçerken fırlattıkları anlatılır.
Ailesi ve hatta kendisi hakkında Sabetayist olduğuna dair pek çok söylenti olan Atatürk acaba Yahudileri sever miydi? Yoksa antisemit miydi? Bu sorunun cevabını bulmak için onun Cumhurbaşkanı olduğu dönemde Yahudilerle ilgili neler olmuş diye araştırırsanız bakın neler bulursunuz:
Ocak 1923- Mustafa Kemal Atatürk İzmir’de yaptığı basın toplantısında şunları söylemiştir:
“Kaderlerini, onları yöneten Türklerin kaderleriyle birleştirmiş bazı sadık yurttaşlarımız vardır. Bilhassa Yahudiler bu millete ve vatana sadakatlerini ispat ettiklerinden bugüne kadar refah ve saadet içerisinde yaşamışlar bundan sonrada yaşamaya devam edeceklerdir.”
Ocak 1923 – İzmir’de yayımlanan Türk Sesi ve Yanık Yurt gazeteleri, Türk tüccarların aralarında birleşerek “ahlaksız ve çıkarcı Yahudi tehlikesine” karşı mücadele etmelerini istiyordu. Edirne’deki Paşaeli Gazetesi’nde yayımlanan bir dizi yazı sonucu galeyana gelen Edirneliler şehir meydanında toplanarak “bu ülkeden gitme sırası size de gelecek! Yahudiler defolun!"  diye bağırmaya başlarlar. Polis Yahudilere ait mağazaları yağmalanmaktan zor kurtarır. Trakya’da Babaeski ve küçük yerleşim yerlerinde yaşayan Yahudiler, İstanbul gibi büyük kentlere göç ederler. Trakya’daki Alyans okulları kapatılır.

Mart 1923 – Dr. Rıza Nur’un TBMM’deki konuşması:

“Ekalliyetler (azınlıklar) kalmayacaktır. Yalnız İstanbul müstesna olmak üzere. (Peki Ermeniler? Nidaları) Fakat arkadaşlar, kaç Ermeni vardır? (Yahudiler? Sesleri) İstanbul’da 30 bin Yahudi vardır. Şimdiye kadar mazarrat (sorun) çıkarmayan insanlardır. Museviler malum, nereye çekersen oraya giden insanlardır. Tabii, olmasalardı, daha iyi olurdu derim…”

Haziran 1923 – Yahudi Rum ve Ermeni devlet memurları işlerinden çıkartılır. Yerlerine Müslümanlar alınır. Yahudilerin ve diğer azınlıkların Anadolu’da serbestçe dolaşımları kısıtlanır. Karar öylesine ani alınmıştır ki, pek çok gayrimüslim memleketine dönemez ve gittiği yerde mahsur kalır. Bu yetmezmiş gibi Yahudiler ’in Filistin’e göç etmelerine de engeller konulur.

Aralık 1923 – Çorlu’da yaşayan birkaç yüz kişilik Yahudi Cemaatine şehri 48 saat içerisinde terk etmesi emredilir. Hahambaşılığın müracaatı üzerine karar ertelenir. Ancak benzer bir karar Çatalca için de alınır ve hemen uygulanır.

Ocak 1924 – Eczacılar hakkında çıkarılan kanuna göre eczane açma yetkisi ancak “Türk bulundurma” şartına bağlanır.

Mayıs 1924 – Mustafa Kemal, New York Herald Tribune gazetesine şu beyanatı verir:
“Hilafetle beraber Türkiye’de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni kiliseleri Patrikhaneleri ile Musevi hahamhanelerinin ortadan kalkması lazımdır.”

Yahudiler paniğe kapılırlar. Fakat daha sonradan yapılan açıklamalarda, hahambaşılığın kaldırılmasının söz konusu olmadığı açıklanır. Yahudiler sakinleşir.

Şubat 1925 – Gazetelerde Türkiye’den 300 kadar Yahudi’nin Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinin 435nci yıldönümü kutlamalarına bir telgraf gönderdiği söylentilerinin gazetelerde çıkması üzerine şiddetli bir Yahudi düşmanlığı kampanyası başlar. Gazetelerde Yahudilerden  “nankörler, ülkenin sırtına yapışmış sülükler” diye bahsedilir. Ülkeden sürülmeleri istenmektedir. Tahrike kapılan kişiler bir Yahudi gencini öldürürler. Kuzguncuk sinagoguna saldırırlar. İşin tuhaf tarafı böyle bir telgraf olup olmadığı hiçbir zaman ortaya çıkmaz.

Eylül 1925 – Yahudiler Lozan anlaşmasının kendilerine tanıdığı medeni kanunla ilgili 42. Maddeden biraz da baskılar neticesinde vaz geçerler. Bunun esasında daha sonradan çok isabetli bir karar olduğu anlaşılacaktır. Çünkü evlilik boşanma ve miras konularında Türkiye’de Yahudiler bu sayede rahat etmişlerdir.

Ağustos 1926 – Elza Niyego isimli Yahudi kızı kendisine âşık, evli ve torun sahibi Osman Ratıp Bey tarafından öldürülür. Cesedi uzun zaman yerde bırakılır hatta üstünün örtülmesine dahi izin verilmez. Osman Ratıp Bey ise mahkeme yerine akıl hastanesine gönderilir. Yahudi cemaati buna çok büyük tepki gösterir. Cenazede “adalet istiyoruz” diye bağırmaya başlarlar. Gazeteler bir kere daha Yahudi aleyhtarı kampanyaya başlarlar. Bazı Yahudiler “Türklüğe hakaret” gerekçesiyle hapse atılır.

Ocak 1928“Vatandaş, Türkçe konuş” kampanyası başlatıldı. Gençler Türkçe konuşmayan azınlıkları uyarmaya, tehdit etmeye hatta dövmeye başladılar. Kimilerini de yargıladılar. Aynı yıl ülkedeki yabancı okullarla birlikte Yahudi okullarının da büyük bir bölümü kapatıldı.
Nisan 1928 – Doktorluk  “Türk olma”  şartına bağlandı. Böylece gayrimüslimler doktorluk yapamaz oldular.

Eylül 1929 – Defterdarlık, Yahudi okullarını, Or Ahayim Hastanesini, Ortaköy Yetimhanesini ve ülkedeki tüm sinagogları, ticari müessese sayarak bunlara yapılan bağışları vergilendirmeye karar verdi. Uygulamaya geriye doğru 1925 yılından itibaren başlatıldı. Hahambaşılık bu yüksek vergileri ödeyemeyince icraya verildi. Hahambaşılık haciz edildi.  

Eylül 1930 – Adalet Vekili (bakanı) Mahmut Esat Bozkurt yaptığı bir konuşmada şunları söyledi:

“Benim fikrim ve kanaatim şudur ki; bu milletin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır.”

Eylül 1933- Almanya’da Hitler başa geçmişti. Yahudilerin devlet memuru olmaları yasaklanmıştı. Pek çok Yahudi profesör üniversitelerden atılmış işsiz kalmışlardı. Türkiye’ye gelmek ve üniversitelerde çalışmak istediler. Bu istek önce eğitim bakanı ve daha sonrada başbakan İsmet İnönü tarafından ret edilir. Profesör Albert Einstein Atatürk’e bir mektup yazar ve durumu bildirir. Olaydan haberdar olan Atatürk  müdahale eder ve Yahudi Alman Profesörler Türkiye’ye gelerek bugünkü üniversitelerin temellerini atarlar.

Haziran 1934 – Trakya pogromu,  Atatürk’ün cumhurbaşkanı olduğu dönemin en önemli olayıdır.Cevat Rıfat Atilhan ve Nihal Atsız gibi ırkçı yazarların Yahudi aleyhtarı yazılarıyla galeyana gelen halk, kitleler halinde Çanakkale, Gelibolu, Edirne, Kırklareli, Lüleburgaz, Babaeski hâsılı tüm Trakya’da Yahudilere saldırdılar. Yahudilerin evleri ve mağazaları yağmalandı. Kadınlara tecavüz edildi. Kırklareli hahamı ve cemaat başkanı çırılçıplak soyuldu, dövüldü, sakalları yolundu, ailesine tecavüz edildi. CHF (Cumhuriyet Halk Fırkası – Bugünkü CHP) Trakya teşkilatının örgütlediği anlaşılan olaylar sonucu 15 bin Yahudi mal ve mülklerini geride bırakıp can havliyle İstanbul’a ve başka şehirlere kaçtılar. Bir kısmı Yunanistan’a ve Bulgaristan’a sığındı. Ne yazık ki onlar geri dönemeyecekler ve birkaç yıl sonra Almanların ellerine düşeceklerdi.

Acaba Trakya olaylarından Atatürk’ün haberi var mıydı? Bunu kesin olarak bilmek mümkün değil. Ama haberi olduğuna dair pek çok işaretin olduğunu da söylemek gerek. Öte taraftan Yahudi cemaati yetkilileri olaylar başladıktan bir hafta sonra Aktürk’le görüşmeyi başarırlar ve olaylar durur.


Ağustos 1938 – Hükümet “tebaası oldukları devlet arazisinde yaşama ve seyahat bakımından baskılara tabi tutulan Musevilerin bugünkü dinleri ne olursa olsun Türkiye’ye girmeleri ve ikametleri yasaktır” diyen 2/9498 sayılı kararnameyi çıkarttı. Nazilerden kaçan Avrupalı Yahudilere Türk sınırları bu kararnameyle kapandı. Yahudiler Avrupa’da kapana kısılmışlardı.

Ağustos 1938 - Anadolu ajansında çalışan 26 Yahudi personelin tümünün işine son verildi. Yahudilerin aşağılandığı yazı ve karikatürlerde patlama oldu.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk 10 Kasım 1938 de ebediyete intikal etti. Muhakkak ki 20nci yüzyılın en büyük askeri dehası ve en büyük siyaset adamlarından biriydi. Bir dönem kapanmıştı. 

Soruyu tekrar soralım. Acaba Atatürk Yahudileri sever miydi? Ya da antisemit miydi? Yahudiler hakkında neler düşünüyordu? Atatürk dönemine ait Yahudilerle ilgili yukarıda okuduğunuz olayları bulabildim. Sizin de bildikleriniz varsa (kaynak göstererek) yazın, öğrenilsin ve herkes kendi yorumunu yapsın sorunun cevabını kendine göre versin, isterse paylaşsın.

Ancak tartışmasız bir gerçek var ki Türk Yahudileri Atatürk’ü kendilerini eşit yurttaş yaptığını zannettikleri için çok sevdiler. Ama yanıldılar. Ben Atatürk dönemine yetişemedim. Ancak Türkiye’de 60 yıldan fazla yaşadım. Özellikle Yahudiler Türk olabilmek için her çabayı göstermelerine rağmen eşit Türk vatandaşı olamadıklarını gözlemledim. Türk olabilmek için çok uğraştılar. Ama “misafir” kimliğinden kurtulamadılar.

Atatürk’ten sonraki yıllar Türk Yahudileri için çok zor oldu. Onun döneminde de, sonraki tek partili dönemde de siyasetçiler Yahudileri hiç sevmedi.

Mayıs 1941de Yahudiler diğer gayrimüslimlerle birlikte 20 sınıf birden askere alınacaklardır. Apar topar askere alınan bu zavallılar ancak Temmuz 1942de terhis edildiler.

Ama esas tokat daha gelmemişti. Terhisten bir ay sonra Ağustos 1942de Varlık Vergisi ile Türkiyeli Yahudiler yere serildi. Mahvoldular. Neleri var neleri yok hepsi ellerinden alındı. Üstüne bir de Aşkale sürgünü yaşandı. Kimileri öldü, kimileri ölmekten beter oldu. Ne acı…

Biz Yahudiler size ne yaptık ki?  Neden be, neden?

Esen kalın, her şey iyi olacak…

Aaron Baruch  (Ankaralı)

Kaynakça : Milli Mücadelede Türkiye Yahudileri- Vedat Tüfekçi
                   Ayşe Hür – Cumhuriyet dönemi azınlık raporu

                   Şalom gazetesi arşivleri 

28 Ekim 2017 Cumartesi

EYYY NETANYAHU, SEN KİMSİN?








Sevgili dostlarım,

Öyle ya, kim bu Benjamin Netanyahu, ben biraz baktım, biraz okudum ve gördüklerimi okuduklarımı sizlerle paylaşayım dedim. 

Takma lakabı ile BİBİ,  21 Ekim 1949 – Israel-Tel Aviv doğumlu. Bugüne kadar İsrael’de doğan ilk İsrael başbakanı. Annesi Elisha Netanyahu (matematik profesörü), babası Benzion Netanyahu (tarih profesörü). Bibi tahsilini Harvard Üniversitesinde siyaset bilimi üzerine yaptı.

Bibi ve ağabeyi Yonathan Netanyahu Israel’in en seçkin komando birliği olan Sayeret Matkal mensubu. Diğer kardeşi Iddo ise radyoloji uzmanı ve oyun yazarı.  Komutan Yonathan, ne yazık ki Entebbe harekâtı sırasında vuruldu ve hayatını kaybetti. 

Bibi asker olarak pek çok operasyona katıldı. 8 Mayıs 1972 de Sabena Hava Yolları’na ait bir uçak kaçırılarak Tel Aviv’e indirilmişti. Kurtarma operasyonuna katılan Bibi omuzundan vuruldu. 


1973 Yom Kippur savaşında en önde savaştı. Süveyş kanalı boyunca baskınlara katıldı. Suriye cephesinde komandolara komutanlık yaptı. Yüzbaşı iken askerlikten ayrıldı.






1984 yılında Birleşmiş Milletler’de 4 yıl  İsrael elçiliği görevini yürüttü. Likud partisine girdi. Parti başkanı olarak 1996 da Israel’in en genç başbakanı oldu.




1999 da Ehud Barak’a yenilip başbakanlığı bıraktı. Çeşitli hükümetlerde dış işleri bakanlığı ve maliye bakanlığı görevlerini yürüttü.

Israel’in en sağcı ve şahin başbakanı olan Bibi 31 Mart 2009dan beri başbakan.

Bibi 160 IQ’su ile dünyanın en zeki, başbakanları arasında…

Israel’de  bu sene yeni yasama yılı başlar başlamaz, Bibi meclisten bir kanun geçirmek istedi. Bu kanun başbakanların görev yaptıkları süre içerisinde haklarında soruşturma açılmaması hususunda idi. En başta Cumhurbaşkanı Rivlin buna karşı çıktı. Meclisin açılış konuşmasında yasa teklifini antidemokratik olarak yorumlayıp Bibi’ye verdi veriştirdi.Sonuçta kanun teklifi reddedildi.

Bibi ise bu konuda kendine göre haklı. Diyor ki; “ beni devirmek için muhalefet devamlı benim ve ailem hakkında karalama kampanyaları yürütüyorlar. Hakkımda bir sürü de soruşturma açılıyor. Bunlarla uğraşmaktan çalışamıyorum. Rahat bırakın beni.”

Şu sıralarda Netanyahu ile ilgili üç sorgulama var:

Birincisi aldığı hediyelerle ilgi. Şu hediyeyi alabilir, bunu alamaz, çok pahalı diye bir kanun yok. Kaldı ki aldıkları, şarap, viski, puro filan. Üstelik kabul edilmemesi de ne kadar doğru? Hediyeyi getirene ayıp olmaz mı? Sonuçta çamur at, izi kalsın taktiği yürüten muhalefet buradan bir şey tutturamaz sanki. Zaten bu konuda yüksek mahkeme bir suç unsuruna rastlamadı.

İkinci konu ise daha zor. Netanyahu’nun bir gazete sahibine kendi hakkında yapılacak haberlerde aleyhine bir şeyler yazılmaması karşılığında maddi çıkarlar önerdiği söz konusu. Gazeteci ile görüşmeleri Bibi namına özel kalem müdürü yürütmüş. Polis şimdi bu adamı sıkıştırıyor. “Her şeyi bize açıkla, biz de seni bu davada az para cezası ile kurtaralım” diyor. İyi de, bu Netanyahu da aptal değil. Bu görüşmeler yapılırken başbakanın talimatıyla her şey kayda alınmış. Soruşturmada her şey ortaya döküldü. Suç unsuru yok. Ancak özel kalem müdürü acaba bir şeyleri sakladı mı? Mahkemeye bu güne kadar açıklanmamış deliller verecek mi? İşin püf noktası bu. Buradan da bir şey çıkmaz. Muhalif gazeteciler bile bunu kabul etmişler. Olsa olsa “etik olarak ayıp etti” filan çıkar.

Bir de denizaltılar konusu var. Israel Almanya’dan üç adet süper denizaltı alıyor. Bunlar nasıl denizaltılarsa İran’a bile etkili olabiliyormuş. İsrael’deki mevcut kanunlara göre, düşmanın ortak olduğu kurumlardan ne malzeme alabilirsin ne de silah. Asla… Oysa bu denizaltıları yapan firmada, (Thyssenkrupp) Dubai ve İran ortaklıkları varmış Aracı kurumun avukatı ile eski deniz kuvvetleri komutanı başbakana çok yakınmışlar. Ortalıkta komisyonlar filan dönmüş. Ancak henüz Bibi’ye bulaşmış ve ispat edilmiş bir suç yok. Soruşturma devam ediyor. Bakalım yüksek mahkeme bir suç unsuru bulup olayı adalete taşıyacak mı?

Bu arada Bibi’nin eski bir hostes olan eşi Sara Netanyahu ile de, gerek basın gerek muhalefet, uğraşmaktan ve yıpratma politikalarından vaz geçmiyor. Aşçısı beni dövdü dedi, tutturamadılar, Yok konuttaki boş şişeleri markete satmış diye iddia edildi, yine bir şey çıkmadı. Başbakanlık çalışanını işten kovdurdu diye haber yaptılar, boş çıktı. Üstelik yalan haber yaptı diye, haberi yapan gazeteci, Sara’ya 50 bin şekel tazminat ödemeye mahkûm edildi. Boş işler. “İnçir  kufas, i eçar a la mar” (boş işler anlamında bir ladino deyişi.)

Neticede bir şekilde bel altı vurarak Bibi’yi durduramazlarsa bana göre bir buçuk sene sonraki seçimleri yine götürür. İsrael onun döneminde çok ilerledi. Şimdi bu lafıma solcu abilerim hemen gerilmeye başlamıştır. Hayat pahalılığı, emeklilerin durumu, ev fiyatları filan daha yazımın mürekkebi kurumadan bana giydirmeye başlarlar. Abiler, isterseniz bu konuda siz durumu ne kadar kötü (!) olduğunu bu yazımdan bağımsız olarak yazın, bu sefer de ben cevap vereyim. Laf aramızda ne yazarsanız yazın, hepinizi çok seviyorum.

Bu hafta da bu kadar sevgili dostlarım.

Esen kalın.

Aaron Baruch  (Ankaralı)

Kaynakça – Vikipedia ansiklopedisi.

Oda TV - Refael Sadi’ye teşekkürlerimle…

21 Ekim 2017 Cumartesi

1947… URFA’DA YAHUDİ KATLİAMI…





Urfa, Çakeri mahallesi. 1947 yılı Ocak ayının ilk günü.

Kehribar tespihini avucunun içerisinde döndüren Hayyum eşine seslendi:

-Semha, Semha, acıktım, yemek yapın…

Semha kızı Nazlı’yı çağırdı. Nazlı annesinin sesini duyunca terliklerini kaptığı gibi avluya çıktı:

-Ne oldu aney?..

-Git abingilden kuru patlıcan getir.

Nazlı’nın ağabeyi İshak (Şorkaya) az ilerde eşi kayınvalidesi ve çocukları ile birlikte ayrı bir evde yaşıyordu. Nazlı eve vardığında tahta kapının açık olduğunu gördü. Bir anlam veremedi. İçeri girdi, seslendi:

-Mazel , Mazel!

Yanıt gelmedi. Eve ürkütücü bir sessizlik hâkimdi.

-Mazel, kız Mazel!

Nazlı kapının girişinde ağabeyinin kayınvalidesi Semha’nın yattığı soldaki odanın önüne geldi. Kapı yarı açıktı. İçeri girdi. Mangalın üzerindeki tel kafes devrilmişti. Yorganlar kana bulanmıştı. Ağabeyi İshak Şorkaya’nın oğlu Yakup, kanlar içinde yatıyordu. Semha’da kanlar içerisindeydi. Her yer kan gölüne dönmüştü. Çığlık, Nazlı’nın boğazına düğümlendi. Titreyerek yere yığıldı. Neden sonra kendine geldi. Kendini odadan dışarı attı. Çığlığı ortalığı yırttı.

-Hahoooo!...  Hahoooo!...

Evin diğer fertleri öteki odadaydı. Her taraf kan içindeydi. Ortalık kan gölüne dönmüştü. Dışarı fırladı. Düşe kalka eve koştu. Annesi babası şaşırdı. Nazlı’nın dili tutulmuş çırpınıyordu. Şoktaydı. Anlatmak istiyor ama boğazından ses çıkmıyordu. Birden babası Hayyum kıza bir tokat patlattı. Nazlı bu tokatla kendine geldi. Çığlığı bastı:

-Ömüüüüş, ölmüşleeeer!...

Hayyum:

-Kimi, abin mi?

Nazlı başını salladı.

Yaşlı adam, kızları Ester ve Nazlı hızla oğlu İshak’ın evine koşmaya başladı. Karısı ağlaya ağlaya diğer çocuklarına haber vermek üzere çarşıya yöneldi. Hayyum eve girdiğinde komşuların eve dolduğunu ve kan gölüne dönen odaları izlediğini gördü. Manzara korkunçtu:

 Bundan sonra okuyacağınız satırlarda aşırı şiddet vardır. Bilgilerinize…

Birinci odada İshak’ın 65 yaşındaki kayınvalidesi Semha ile, İshak’ın oğlu 17 yaşındaki Yakov kanlar içerisinde yatıyorlardı. Kafası gövdesinden ayrılmıştı. Yakov’un parmakları da kesilmişti. Soldaki odada 42 yaşındaki Nazlı’nın ağabeyi İshak  Şorkaya kan gölünün içinde yatıyordu.  Bıyığı, burnu ve kulağı kesilmişti. İshak’ın 45 yaşındaki altı aylık hamile eşi Mazel de kanlar içinde yatıyordu. Gözleri oyulmuştu. İshak’ın ayakucunda oğlu 15 yaşındaki Yosef’in, 8 yaşındaki kızı Ester’in ve 6 yaşındaki kızı Raşel’in bedenleri kanlar içerisindeydi. Hepsinin kafalarına balta ile vurulmuş,  ölümlerine bu sebep olmuştu.  Kanlar avluya kadar akmıştı.

******************************************************************************************

Neden öldürülmüşlerdi? Bu nasıl bir katliamdı?

ARKA PLAN :

Olanları anlayabilmek ve yorumlayabilmek için arka planı bilmek gerekli.

1920lerde Urfa belediye başkanlığı yapan Mustafa Hacıkamiloğlu bir halk kahramanıydı. İşgal yıllarında Fransızlara karşı savaşmıştı. Daha sonra Ermeniler ile uğraşmış,  boykotlarla, baskılarla hepsini Urfa’dan, göndermişti. Oğlu Cemil Hacıkamiloğlu anlatıyor:

-Bütün sanatlar Ermeniler’indi. Türkler işsiz güçsüzdü. Babam Mustafa Hacıkamiloğlu zamanında Türkler birlik oldular ve Ermeniler’i kovdular. Hepsi Halep’e göç etti. Onlardan sonra Türkler sanat sahibi oldular, ev sahibi oldular”

Katliamın yaşandığı tarihlerde Urfa’da kırk kadar Yahudi aile yaşıyordu. En önemlileri Anter, Binler, Mugrabi, Boz, Mısri, Attia, Kohen, Deyyan, Levi, Mizrahi, İsrael, Esinli, Kırmızıkuş aileleri idi. Bazıları zengin tüccarlardı. Kimisi de orta halli idiler, aralarında zor şartlarda da yaşayanlar vardı.  Fakat görünüşte hepsi çok varlıklı gibi yaşarlardı. Yani gösterişi severlerdi. Bakın bu gerçeği Urfalı bir Yahudi nasıl anlatıyor:

-Esasında bizi sevmiyorlardı. Çünkü daha üstün görünüyorduk. Yani Urfalı Yahudiler bir kuruş varsa 10 kuruş gibi gösteriyorlardı. Geziyorlardı, para harcıyorlardı. Daha bilgiliydiler, daha çok dostları vardı, hükümetle iyi geçiniyorlardı…

Bir diğer Urfalı Yahudi, küçük çocukken Urfa’daki tek bisikletin ona ait olduğunu anlatır, Cumhuriyet bayramlarında törene bile katılırmış. Sonra meçhul kişiler onu paramparça etmişler.

Urfalı Yahudi hanımlar yerel halka göre çok daha şık giyinirlermiş. Elbiselerini İstanbullu terzilere diktirirlermiş. Genç Yahudi kızları çarşıdan geçerlerken esnaf arkalarından “bakın bakın, güzellikler geldiler, bakın bakın, Yahudiler”  diye laf atarlarmış.

Katledilen İshak Şorkaya kendi halinde bir esnaftı. Oğlu Hayyum çalışmak istemiyor, babasından da devamlı para istiyordu. Alamayınca aksileşiyor ve arıza çıkarıyordu. Katliamdan 3 sene kadar evvel ailesiyle ilişkisini kesti ve evden ayrıldı. Bir yıl kadar sonra Urfalı Seyh Muhammed’in telkinleri ile dinini değiştirdi. Müslüman oldu. Ahmet Kemal adını aldı. Artık Urfa’da saygı görmeye başlamıştı. Elini öpüyor hürmet ediyorlardı.

Ahmet Kemal 20 yaşına gelince Ankara’ya askerlik yapmaya gitti. Orada bir Yahudi kız ile tanıştı. Âşık oldu. Evlenmek istedi. Ne ki kız evlenmek için Ahmet Kemal’in tekrar Yahudiliğe dönmesini şart koşuyordu.

1946 Kasım’ında Ahmet Kemal, yani katliamdan 2 ay evvel, Urfa’ya babasının evine izne geldi. Aile bu kız işini işitmiş ve çok memnun olmuştu. Ahmet Kemal’in tekrar Yahudiliğe döneceği haberi ortalığa yayılmaya başladı. Urfalılar buna çok bozuldular. Katliamdan bir ay evvel Ahmet Kemal Ankara’ya askerliğini bitirmek üzere geri döndü.

KATLİAM GECESİ:

Fırtınalı bir gece. Yağmur yağmakta,  yıldırımlar, gök gürültüsü kıyamet. Tam kâbus gibi bir gece. O akşam da İshak Şorkaya’nın rahmetli kayınpederinin mevlidi vardı. Yahudi Cemaatinin hahamları Azur Aka ve Yusuf Hamuz eve mevlit okumak için çağrılmıştı. Bir de Halef El Medeh diye bir Arap vardı. Bu adam İshak Şorkaya’nın yanında çalışıyordu. Kendisi ise ortak olduklarını söylerdi. 

Olayın oluş biçiminden anlaşılan birisi içeriden katillere kapıyı açmıştı. Çünkü kapıda hiç zorlama yoktu. Anlaşılan katiller dışarıdan gelmiş ve birisi kapıyı içeriden onlara açmıştı. Ama kim? Fırtına dolayısıyla kimseler bir şey işitmemişti. Hahamlar mevlitten sonra gitmişlerdi.

Orta yerde üç teori vardı. Birincisi hahamlar giderlerken kasten kapıyı açık bırakmışlar ve katillerin içeri girmesini sağlamışlardı. Peki, neden böyle bir şey yapmışlardı? İshak Şorkaya’nın ailesiyle dertleri neydi? Efendim, göya Tora’ya (Tevrat) göre din değiştirenlerin öldürülmesi gerekiyordu. Mesele buydu…

İkinci teori  ise kapıyı Halef El Medeh’in açtığı idi. Bu adam arada bir Urfa’ya gelir ve İshak Şorkaya’nın evinde kalırdı. Arap’tı. O gece orada kaldığı polis tarafından da saptanmıştı. Peki, Halef El Medeh’in İshak Şorkaya ile ne derdi vardı? Birincisi İshak’a çok borcu vardı. İkincisi katliamdan sonra bütün mal varlığının üzerine oturmuş ve mirasçılara hiçbir şey vermemişti.

Üçüncü teoriye göre ise İshak Şorkaya oğlunun Müslümanlığa geçtiği için İslamiyete beddua etmişti. Urfa Müftüsünün bundan haberi oldu Müftü İshak Şorkaya ailesinin katli için fetva verdi.

SORUŞTURMA:

Soruşturma çok çetin geçti. Neredeyse bütün Yahudi erkekleri sorguya alındı. İnanılmaz işkenceler yapıldı. Sabahlara kadar falakalar atıldı. Zavallı suçsuz o yaşlı insanlar hastanelik oldular. Ayaklarından ameliyatlar geçirdiler. Ama bir netice çıkmadı. Kimse bir şey bilmiyordu. Boş yere çok ıstıraplar çekildi.

Bu arada olay uluslararası boyut kazandı. Dünyada Urfa’da Yahudilere katliam yapıldı haberleri çıktı. Hükümet bir an suçluların bulunması için bastırıyordu. Halk arasında İshak Şorkaya ailesinin din değiştirdiği için Filistin’den gelen Yahudi katillerce öldürüldüğü dedikoduları dolaşmaktaydı. Polis de önüne gelen Yahudi’yi sorguya alıyor basıyordu falakayı… Bu arada Selim Anter İstanbul’da idi. Urfa’ya dönseydi o da falakadan nasibini alacaktı. Dönmedi.

MAHKEME :

Mahkeme güvenlik açısından Malatya’ya nakledildi. Savunma avukatı bulmakta zorluk çekildi. Neticede katiller hiçbir zaman bulunamadı. Dolayısıyla katliamın sebebi din miydi, para mıydı, hiçbir zaman anlaşılamadı.

Mahkeme, kapıyı açıp katillere yardım ettiği gerekçesiyle Azur Aka ve Yusuf Hamuz’u önce idama sonrada 10 yıl hapse mahkûm etti. Ancak Dünya Yahudi Kongresi olaya müdahale etti. Olayın uluslararası camiada daha da büyümemesi için sanıklar 4 Nisan 1950 de yani tam üç sene sonra serbest bırakıldılar.

YAHUDİLER’E BOYKOT:

Urfalılar katliamdan Yahudileri sorumlu tutuyorlardı. Acaba,öyle miydi?... Şorkaya ailesinin, Müslümanlığa dönmek üzere oldukları için Yahudilerce öldürüldüğüne inanmışlardı. Halk arasında katillerin Filistin’den gelen Yahudi katiller tarafından işlendiği dedikoduları dolaşıyordu. Üstelik Yahudiler güya bu cinayeti Urfalı Müslümanların üstüne yıkmak istiyorlardı.

Boykot  başladı. Urfalılar, Yahudilerden ne bir şey satın alıyorlar ne de onlara bir şey satıyorlardı. Emniyet müdürü halkı vaz geçirmeye çalıştı. Olmadı. Elebaşıları nezarete aldılar. Bu sefer halk ayaklandı. Emniyet geri adım atıp iki gün sonra adamları salıverdi. Vali geldi olmadı. Hatta İbrahim Esinli isimli Yahudi, İsmet İnönü’ye telgraf çekip durumdan şikâyetçi oldu. Bölge müfettişi geldi. Olay yine çözülmedi.  Sonunda Urfalı Yahudiler mallarını mülklerini yok pahasına satıp teker teker şehri terk ettiler. Neredeyse hepsi Yeruşalayim’e, Mahne Yehuda’ya ALİYA (Göç) yaptılar. Böylece Urfa’da Yahudi kalmadı ve Yahudi kültürü yok oldu…

Ahmet Kemal ise sonraki hayatını Müslüman olarak yaşadı. Askerliğinden sonra Urfa’ya döndü. Manifaturacılık yaptı ve başarılı bir ticaret hayatı oldu. 2000 yılında vefat etti. Son gâvur da, hem Urfa’yı hem de bu dünyayı terk etti…

Bu hafta da bu kadar sevgili dostlarım.
Sevgiyle kalın, hoşça kalın.
Her şey güzel olacak

Aaron Baruch    (Ankaralı)
Kaynakça : Devletin Yahudileri ve Öteki Yahudiler – Rıfat N.Bali
                    Son Gâvur – Mehmet Faraç