2 Şubat 2019 Cumartesi

BU STATTA HAYAT KALMADI…













Çok büyük, güzel, şahane bir stattı.  Sahada 700, belki de 800 yıllık, 80 milyondan fazla taraftarı olan bir takım vardı. Gerçi 90 ya da 95 sene evvel ismini değiştirmişti ama takım yine o takımdı. Oyuncularda, idareciler de, seyirciler de eskiden daha iyi, daha kaliteliydiler. Misafir oyuncular bile bu statta çok keyifli maçlar izlemişlerdi. Zamanla oyuncular bu köklü takımda artan problemler yüzünden başka takımlara transfer olmuşlardı.  Hatta seyirciler bile artık gidiyorlar,  başka takımların maçlarını izliyorlardı. Son 10-15 senede bu gidişler o kadar çok artmıştı ki, takımın yöneticiler buna “beyin göçü” adını takmışlardı.

Türbindeki seyircilerin görünüşü nedense değişmeye başlamıştı. Eskiden maça kravatla ceketle gelenlerin yerine sakallı, özensiz kıyafetler giymiş kaba saba konuşan, küfür eden, sahaya yabancı maddeler atan bir seyirci topluluğu oluşmuştu. Kadınlar maça gelmekten korkuyorlardı. Pek çok kadını eski kocaları ya da eski sevgilileri türbinde yakalıyor ve çok fena şeyler yapıyorlardı. Ama en kötüsü çocuklara yapılanlardı. O küçücük çocuklara çok ama çok kötülükler yapılıyor, hatta küçük kız çocuklarına “hadi artık sen o amcayla git” diyorlardı. Takımın idarecileri ise türbinin yukarılarında bütün sahaya hâkim kendi ultra lüks localarından maçları seyrediyorlar, kadınlara çocuklara yapılan bütün kötülükleri görüyorlar ama buna engel olmak için yeterli tedbirler almıyorlardı. Bazı kötülükleri de gördükleri halde başlarını başka tarafa çevirip görmemezlikten geliyorlardı.

Bir sürü idareci, teknik direktör, çalıştırıcı olmasına rağmen takımı yalnız kulübün başkanı idare ediyor, oynayacak oyuncuları o seçiyor, hatta hangi mevkide görev alacaklarını bile o söylüyordu. Başka kimse konuşamıyor, hatta eğer başkanın fikirlerine karşı gelen olursa derhal locadan uzaklaştırılıyordu. Seyircilerin arasında başkana ya da locadakilere karşı çıkan olursa onu polisler derhal türbinden atıyorlar, stadın bodrum katına rutubetli, soğuk kötü yerlere götürüyorlardı. Dünyanın hiçbir yerinde maçı eleştirdikleri için türbinin alt katına gönderilen bu kadar eleştirmen yokmuş.  

Takımın mali durumunda pek parlak değildi. Bilet fiyatları giderek daha pahalılaşmış halk maça girip seyredebilmek için bilet almakta her gün daha zorlanır olmuştu. Enflasyon mudur nedir, kötü bir hırsız her gün seyircilerin cebindeki paranın değerini çalıyor, halk maça gelmekte, içecek yiyecek bir şeyler almakta zorlanır olmuştu.  Yabancılara özellikle Araplara pek çok koltuk satılıyor bu parayla şimdilik masraflar karşılanıyordu. Ama satılacak koltuk kalmadıkça stadın büfeleri, tuvaletleri sonra yollarını köprülerini aklınıza ne gelirse her şey satılmaya başlanmıştı. Satılacak bir şey kalmayınca en sonunda stadın tümünü mü satacaklardı Araplara acaba?

Bu çok büyük, çok güzel stadın güzel havası ve şahane mevkii seyirciler ve iş bilmez yöneticiler yüzünden her gün daha kirleniyor, daha çok güzellik bir daha geri gelmeyecek şekilde yok oluyordu. Stadın içindeki yollarda öyle sıkışıklıklar olmaya başlamıştı ki artık bir yerden bir yere gitmek işkenceye dönmüştü.

En önemlisi seyircilerin durumuydu, mutsuz, gelecek endişesiyle neşesiz, umutsuz olmuşlardı. Hava griydi. Etrafa memnuniyetsizlik ve gelecek saikası çökmüş, her yeri kaplamıştı. Bazı seyirciler okumadıklarından, ya da okuduklarını anlayamadıklarından ve cahilliklerinden neler olup bittiğini fark edemiyorlar, hala yöneticileri ve başkanı alkışlıyorlardı. Oysa stat elden gidiyor, çöküyor, giderek seyircilerin ellerinden hakları, umutları, gülüşleri, gelecekleri alınıyordu.

Bazen stadın kapısında bir köşeye çekilmiş anneler, babalar, evlatlar yavaş, alçak sesle zor konuşmalar yapar olmuşlardı.

-Baba, ben gideceğim.
-Git oğlum, haklısın.  Bu statta artık doğru dürüst maç seyredemezsin.
-Sen de gel.
-Gelemem, benim için çok geç.
-Peki, niye ağlıyorsun baba?
-Çünkü ben gelemem, Sen de kalamazsın. Hadi oğlum, kız kardeşini de al ve git. Yolun açık olsun… Bizi unutmayın…

İnsanları yerlerinden yurtlarından eden, menfaatleri ve koltuk sevdaları yüzünden halklarına eziyet eden beceriksiz yöneticilere lanet olsun.

Aaron Baruch  (Ankaralı)

26 Ocak 2019 Cumartesi

ŞAM’DAKİ ADAMIMIZ – ELİE COHEN







Bu hafta size İsrail’in ulusal kahramanı Elie Cohen’in hayatını özetlemeye çalışacağım. Her İsrail’inin Elie Cohen’e borcu vardır. Ben, onun hayatının bir özetini yazarak bu borcumun bir kısmını ödemeye çalışacağım. Belki böylece, bu müthiş kahramanlık öyküsünü işitmemiş olan genç nesillere de bir faydam dokunur.
MISIR
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük casuslarından biri olarak kabul edilen Elie Cohen Mısır-İskenderiye’de 1924 yılında dünyaya geldi. 5 erkek ve iki kız kardeşi vardı. Ailesi 1949 yılında gizlice İsrail’e göç etti. Elie Mısır’da kaldı. Göç etmek isteyen Yahudilere gizli yollar ve sahte evraklar temin ediyordu. O yıllarda İsrail askeri haber alma örgütü AMAN,  Mısır’da karışıklık çıkarmak için bir dizi terör eylemleri başlattı. Fakat operasyonlarda pek çok hata yapıldı. Mısır polisi uyandı ve İsrailli ajanları tutukladı. Bütün delilleri yok edebilecek zaman bulan Elie Cohen tutuklanmasına rağmen suçsuz bulunarak serbest bırakıldı. Arkadaşları çeşitli hapis cezalarına çarptırıldılar. Örgütün iki Yahudi lideri ise Ocak 1955 de asıldı.
Elie Cohen ceza almamış olsa da artık Mısır Polisinde bir dosyası vardı. Buna rağmen Mısır’ı terk etmedi ve gizli faaliyetlerine devam etti. 1957 de Süveyş savaşından sonra Mısır’da daha fazla kalamayarak İsrail’e, Batyam’daki ailesinin yanına göç etti.
İSRAİL
İsrail’e göç eden herkes gibi Elie Cohen de ilk zamanlar İsrail’de iş bulma sorunları yaşadı. Bu arada Nadia isimli Irak kökenli bir hemşire ile evlendi. Bu evlilikten iki kız ve bir oğlu olacaktı. Elie tekrar AMAN ile irtibat kurdu. Bir takım psikolojik testlere tabii tutuldu ve kendisine aşırı güveni ve risk alma eğilimi yüzünden örgüte kabul edilmedi.
Kısa bir zaman sonra Suriye’de işler karışmaya başladı. Suriye iç karışıklıkları yüzünden çalkalanıyordu. Darbeler ile sarsılmaktaydı. Halkın ilgisini başka yöne çekmeye çalışan Suriyeli yöneticiler sık sık İsrail ile sınır çatışmalarına giriyordu. Bu arada İsrail’i susuz bırakmak için Ürdün nehrinin de mecrasını değiştirmek gibi dev bir projeye başladılar. Ürdün nehrinin suyu İsrail için hayati öneme haizdi. Vazgeçilmezdi. Bu durumda Şam’a kendinden emin, cüretkâr, güvenilir bir ajanın yerleştirilmesi şart olmuştu.  Daha evvel AMAN’a kabul edilmeme sebepleri bu sefer Elie Cohen’i tam aranılan adam yapıyordu. Ve onu çağırdılar.
Çok sıkı bir eğitime tabi tutuldu. Hafıza eğitimleri alıyordu. Müthiş bir hafızası vardı. Takip pratikleri yapıyor, beri taraftan da Suriye şivesi ile Arapça konuşma dersleri alıyordu. Hatta bir şeyh tarafından Kuran dersleri bile aldı. Ayetleri ezberliyordu. Telsiz, verici, şifreli mesaj alıp verme konusunda eğitildi. Usta bir telsizci olmuştu. Dakikada 16 kelime gönderebiliyordu. Pek çok denemeye ve teste tabi tutuldu. Sonunda AMAN karar verdi. Elie Cohen Şam’daki adamları olacaktı. Onu Avrupa’da birkaç şehir dolaştırdıktan sonra Arjantin’e gönderiler.
ARJANTİN
Elie Cohen artık Kemal Amin Tabet olmuştu. Zengin Suriyeli bir tekstil tüccarı idi. Üç ay içerisinde Buenos Aires’i öğrenmişti. Aldığı dersler sayesinde İspanyolcasını da bir hayli ilerletmişti. Arap cemaatlerine yakın duruyor ve büyük bağışlarda bulunuyordu. Arap Dünyası dergisinin editörü ile tanıştı. Kısa zamanda iyi arkadaş oldular. Onun sayesinde Suriye konsolosluğundaki davetlere çağrılır oldu. Kısa zamanda kendini tanıttı ve sevdirdi. Bir akşam konsolosluktaki bir davette general üniformalı birisiyle tanıştı. General Amin El Hafız. Bu adam daha sonradan Suriye başkanı olacaktı. Arjantin’de bir efsane olmuştu. Arap cemaatinde onu tanımayan kalmamıştı.  Çantasında bir sürü tavsiye mektubu ile Arjantin’i 1961 yılında terk ederek esas hedefi olan Şam’a hareket etti. Fakat önce İsrail’e gidecek karısı ve çocukları ile hasret giderecekti.
SURİYE – ŞAM
İsrail’de birkaç ay dinlendikten sonra Elie Cohen Kemal Amin Tabet olarak Beyrut üzerinden Şam’a varır. Ordu merkezine çok yakın bir yerde müthiş bir malikâne kiralar. Bütün casusların tersine o kalabalıklara karışmak değil, kendini göstermek istiyordu. Şam’da fakirler için yapılacak bir aşevine çok büyük bir bağışta bulununca dikkatleri üstüne çekti. Çantasındaki tavsiye mektupları sayesinde bankerlerle, iş adamları ile temas kurmaya başladı. Muhteşem davetler veriyordu. Şam’a geldikten 6 ay sonra sosyetenin bir numaralı ismi olmuştu. Arada kısa aralıklarla yurt dışına çıkıyor ve İsrail’e evine karısı ve çocuklarının yanına geliyordu. Bu ziyaretlerinin birisinde AMAN kendisine minyatür bir fotoğraf makinesi de verdi.
Elie sezgilerinin peşinden gidip Baas partisi ileri gelenleri ile yakın ilişkiler kurmaya başladı. Her fırsatta cömert bağışlarda bulunuyor hediyeler veriyordu. Sezgileri doğru çıktı. 8 Mart 1963 de Albay Salim tankları Şam’a sürdü ve ihtilal oldu. Elie Cohen’in Arjantin’de tanıştığı General Hafız Suriye devlet başkanı oldu.
Elie Cohen artık Suriye’nin en önemli simalarından birisi olmuştu. Evinde Suriye’nin en güzel kadınlarının katıldığı seks partileri veriliyordu. En yakın dostlarına çok güzel ve cömert (!) sekreterler buluyordu. O sekreterler işittikleri her kelimeyi ertesi gün Kemal’e anlatıyorlardı. Baas partisinin siyasi toplantılarına katılıyor, askerlerle en gizli konularda sohbetler ediyordu. Başkan Hafız’a, karısına mink kürk hediye edebilecek kadar yakındı. Bir sonraki kabinede bakan olacağı konuşuluyordu. Suriye ordusuna Ruslar tarafından verilen silahlardan bile haberi vardı. Hatta İsrail’e karşı daha sert davranılmasından yanaydı ve askerleri korkaklıkla suçluyordu. Suriyeli komutanlar hiç de öyle olmadıklarını kanıtlamak üzere onu, defalarca Golan tepelerindeki mevzilere götürdüler. Saldırı ve savunma planlarını açıkladılar. Hatta yeni silahların depolandığı El Hama askeri tesisini gezdirdiler. Tahkimatları gösterip savaşa hazır olduklarını ispat etmeye çalışıyorlardı. Elie Cohen müthiş hafızası ile yoldaki ağaçları tepeleri dönemeçleri ezberliyor her sabah saat 8 de, bazen günde iki defa telsizle raporlar veriyordu. Telsizinin sinyalleri, ordu merkezine çok yakın olduğu için yoğun yayın yapan merkezin sinyallerinden ayırt edilebilmesi mümkün değildi. Mikro filimler ise sedef kakmalı tavlaların içerisine gizlenerek Arjantinli dostlarına hediye olarak Buenos Aires’e gönderilmekteydi. Daha sonra diplomatik çuvallarla bu filimler İsrail’e geliyor, AMAN’ın merkezinde inceleniyordu. Bir yandan da askerler, terfi alabilmek için onun yardımlarını istiyorlar ve ona yakın durmaya çalışıyorlardı. Daha sonradan Suriyeli bir generalin dediği gibi “Elie Cohen’in ulaşamayacağı gizli bir sır yoktu”.
Bu arada Elie bir Suudi ile tanıştı. Küçük Usame’nin babası Bin Ladin ile. Ürdün nehrinin mecrasını değiştirme işi Bin Ladin’e verilmişti. Yüzlerce iş makinesi kanallar kazıyor, borular döşüyordu. Ürdün nehrinin mecrası değiştirilecek ve İsrail susuz bırakılacaktı. Bin ladin bu cömert Suriye’li vatansevere (!) kanalların bütün detaylarını, derinliklerini, bombalara dayanma güçlerini, mevkilerini bir bir anlatıyordu.
13 Kasım 1964 Çarşamba günü Tel-Dan yakınlarında askerden arındırılmış bir bölgede Suriye askerleri İsrail traktörlerine ateş açar. İsrail müthiş sert bir cevap verir. Kısa zamanda ağır silahlar devreye girer. İsrail savaş uçakları yeni yapılan su kanallarına yönelir ve darma duman eder. Suriye ordusu Ruslardan yeni aldığı MİG savaş uçaklarını henüz kullanmayı bilmiyordu. Müdahale edemediler. Fakat İsrail Suriye’nin bu zafiyetini nereden biliyordu? (İsrail çeşitli tarihlerde kanal projesini defalarca bombaladı ve nihayet Suriye 1965 yılında bu projeden vaz geçti.)
Suriye haber alma teşkilatı Mukhabarat, son birkaç aydır alarma geçmiş durumdaydı. Çünkü en gizli konuşmalar, sırlar İsrail tarafından biliniyordu.  Kanalların bombalanmasında hayretler içerisinde kalmışlardı. Her şeyin yerini boyunu direncini biliyorlar ve tam isabetle vuruyorlardı. Muhakkak üst düzeyde birisi bu bilgileri aktarmaktaydı. Ama kim?
Ruslar Suriyelilere en yeni teknolojilerle üretilmiş yeni iletişim araçları telsizler vermişlerdi. Bu telsizlerin monte edilmesi için bir günlüğüne ordu merkezinin bütün sinyalleri kapatıldı. Fakat zayıf bir sinyal hala çalışıyordu. Rusların yardımıyla yön belirleme çalışmaları yapıldı. Adres Kemal Amin Tabet’in malikanesini gösteriyordu. Ama bu imkânsızdı. Suriye’nin en güçlü isimlerinden biri olan Kemal Amin Tabet nasıl casusu olabilirdi? O akşam zayıf sinyal tekrar Suriye İstihbaratı tarafından duyuldu. Adres yine aynıydı. Kemal Amin Tabet. Ev derhal basıldı. Elie Cohen telsizin başında iş üstünde yakalandı.
Elie Cohen yakalandıktan sonra çok ağır işkenceler gördü. Her şey açığa çıktı. İsrail onu kurtarmak için çeşitli teşebbüslerde bulundu. Milyonlar teklif edildi. İsrail’de hapiste bulunan 12 Suriye casusunun geri verilmesi bile gündeme geldi. Papadan devlet başkanlarına kadar af edilmesi, idam edilmemesi için Suriye’ye baskı yapıldı. Fakat iktidarda bulunan herkes ona sırları açıklamıştı. Hepsi onun suç ortağı idiler.  Bir an evvel ortadan kaldırılmalı idi. 18 Mayıs 1965 günü Şam’da pazar meydanında asıldı. Cesedi 6 saat asılı kaldı. O dakikalarda Elie Cohen İsrail’de ulusal kahraman ilan edildi. 100 binler ailesinin acısını paylaştı.
1967de 6 gün savaşında Golan tepelerinde Suriye ağır yenilgiye uğratıldı. O tarihten beri Golan tepelerinde artık Suriye askeri yok. İsrail bu zaferi Elie Cohen’e borçlu.
İsrail için hayati önemi olan Suriye’nin Ürdün nehri projesinin durdurulmasında tek başına Elie Cohen yine çok büyük rol oynamıştır. Bu proje onun sayesinde ortadan kaldırılmıştır.
İsrail Elie Cohen’in kemiklerinin yurda getirilip gömülmesi için çok uğraştı. Ancak bu güne kadar muvaffak olamadı. 51 sene sonra bu konu yeniden alevlendi. Elie Cohen’in asılması ile ilgili 35 saniyelik bir VDO Suriyeli birileri tarafından İsrail’e verildi. Bu arada kemiklerinin de gömülmek üzere İsrail’e verileceği haberleri çıktı. Sonra yalanlandı. Bakalım bu kahramanın kemikleri sonunda huzura erebilecek mi? Uğruna canını verdiği yurduna getirilebilecek mi? Ruhu şad olsun.

Aaron Baruch  (Ankaralı)
Kaynakça : Michael Bar-Zohar Nissim Mishal - MOSSAD

19 Ocak 2019 Cumartesi

ÜZGÜNÜM AMA TÜRKİYE’DE EĞİTİM BATMIŞTIR…














Bu yazım kesinlikle Siyonizm ile ya da antisemitizm ile ilgili değil. Hedef kitlem gençler ve onları yönlendirmekle yükümlü ebeveynleri. Yahudi, Müslüman, ateist, Türk fark etmiyor. İnsan olsun yeter…

Dünya son on yılda çok farklı bir yere gitmeye başladı. Aydınlanma çağı bitiyor ve bilişim çağı başlıyor. Bunu belki bu günleri yaşamakta olan bizler çok fark edemiyoruz. Rönesans döneminde de yaşayan sanatçılar da bir sabah uyanıp “Bu gün öyle bir tablo yapacağım ki, yepyeni bir akım başlatacak” dediğini hiç sanmıyorum. Üç yüz yıllık dönemi işaret eden bu terim ilk defa 19’ncu yüzyılda Fransız tarihçi Jules Michelet tarafından kullanılmış ve sonradan yaygınlaşmıştır.

Son on yılda gelişen bazı teknolojilerden bahsederek ne demek istediğimi açıklamaya çalışacağım. Bugün, Amerika’da kasiyersiz marketler açılmaya başladı. Raftan istediğin ürünü alıyorsun ve sonra kapıdan çıkıp gidiyorsun. Kapıdaki algılayıcılar otomatik olarak ürünün bedelini senin kredi kartından tahsil ediyor.  Güle güle kasiyerler. Amerika’da üç buçuk milyon, dünyada 800 milyon kasiyer bu teknoloji yayıldığında işsiz kalacak.

Kredi kartı kullanırken nerelere para harcadığınızı takip eden bankalar, şirketler sizin eğiliminize göre reklamları cep telefonlarınıza, bilgisayarlarınıza gönderiyor. Aynı şeyi facebook yapıyor. Açıkladılar ve itiraf ettiler. Kullanıcılarını dinliyorlar ve izliyorlar. Bu yolla seçimleri kimin kazanacağını neredeyse hatasız biliyorlar. Bu analizleri yapanlara “veri mühendisleri” deniyor. Önümüzdeki yılların en parlak sektörü…

İnsanlara üç boyutlu yazıcılarda organ basmanın eşiğindeyiz. Farelerde denendi ve üç ay yaşatıldı. Her şey hazır, onay bekleniyor. Böbrek, karaciğer, pankreas ve diğer organlar üç boyutlu yazıcılarda yapılabilecek ve hasta olanları ile değiştirilebilecek.

Bugün çişinizi yaptığınız klozetin size her sabah idrar analizinizi yazılı olarak verebildiği bir dünyada yaşıyoruz. Çok yakın bir gelecekte alyuvarlarınız boyunda “çipler” damarlarınıza enjekte edilecek ve her an kan değerleriniz sizi takip eden tıp kurumu tarafından izlenecek. O da yetmezmiş gibi, ne zaman müsait olduğunuzu, programınızı yüklemiş bulunduğunuz cep telefonunuzdan takip ettiğinden biliyor olacak ve eğer bir problem algılıyorsa, siz daha hasta olmadan evvel sizi takip eden tıp kurumundan randevu alacak. Koruyucu hekimlik.

Laboratuvarlarda mevcut DNA’lar değiştirilerek bugüne kadar hiç olmamış canlılar üretiliyor. Henüz mikrop boyutunda. İnşallah bir gün o laboratuvarlardan kaçmazlar. Danimarka’da bir üniversite karbon tozundan ilk proton hücreyi yaratmayı başardı. Tozdan canlı hücre… Bazen okudukça dehşete kapılıyorum.

Farenin beynine yerleştirilen bir çip ile hayvan acıktığında apple watch’a sinyal göndermeye başladı. Yüzyıldan daha uzun bir döneme imzasını atmış büyük şirketleri düşünün. Mesela Siemens, dev Alman sanayi şirketi. Ürettiği her şeyi görüp tutabilirsiniz. Sadece 15 yıl evvel kurulan Facebook’un değeri Siemens’in on mislinden fazla. Hiçbir üretimi yok. Onun ürettiği hiçbir şeyi tutamazsınız, göremezsiniz. Uber dünyanın en büyük taksi şirketi, oysa bir tane bile taksisi yok.

Çok daha fazla örnekler var. Akılımızın alamayacağı kadar ileri düzeyde işler gerçekleştiriyorlar. Bilim eskiden matematiksel olarak büyürdü. Örneğin 1, 2, 3 gibi… Sonra geometrik şekilde büyümeye başladı. 2, 4, 16 gibi. Şimdi ise 100, 1.000, 10.000 gibi büyüyor. İşte içine girdiğimizi düşündüğüm çağ bu. Asteroitlerden maden üretmeyi düşünen teknolojiler (şimdiden bu konuda kurulmuş dört dev şirket var) bütün ameliyatlaiz hatasız yapan robotlar  (bazı hastanelerde şu an başarı ile kullanılıyor)  insansız siber ordular (İHA’lar, insansız hava araçları) bu yenidünyanın somut delilleri…

Şimdi gelelim esas konumuza. Biz kendimize sormalıyız. Biz bu dünyanın neresindeyiz? Belki artık bu ileri eğitimleri almak için yaşımız çok ileri olabilir. Ama ya çocuklarımız? Ya torunlarımız? Onları doğru yönlendirmemiz şart. Eğer o çocukların bu yeni dünyada kaybolmalarını istemiyorsak onların bu bilişim çağına uyum gösterebilmeleri için ileri düzeyde eğitim almaları şart.


Artık yalnız kimyacı isen işin zor. Hem kimyacı, hem ekonomist hem de halkla ilişkiler uzmanı olman lazım. İngilizce zaten şart, onun yanında Çince belki Rusça da bilsen çok iyi olur. Çok güzel sesin olabilir, şahane bir vokalistsin. Konservatuar da bitirdin. Ama yetmez. Çok da iyi dans etmelisin. Şair olmalı, söz yazmalı, beste yapmalısın. İşte böyle bir dünya bekliyor gençleri. Artık annelerinin babalarının yaptıklarını yaparak başarıya ulaşmaları mümkün değil. İmkânsız.

Neden Türkiye’yi terk etmeli? Çünkü Türkiye’de bu eğitimi verecek hiçbir kurum yok. Türkiye’nin 175 üniversitesinden hiç biri dünyanın en iyileri sıralamasında ilk beş yüze giremediler.  CWUR eğitim kalitesi sıralamasında Boğaziçi Üniversitesi 300’ncü sırada, İstanbul Üniversitesi 498’nci sırada yer aldı.

Uluslararası eğitim değerlendirme PİSA testi 35’i OECD ülkesi olan 72 ülke ve ekonomik bölgede, 15 yaşındaki 540 bin öğrenci arasında yapılıyor. Türkiye 2018 yılında yapılan testte 50’nci sırada yer alırken önceki testlere göre performansı geriledi. Türk halkı okumuyor, okuduğunu da anlamıyor.
Davos’u bilirsiniz. Dünya ekonomik forumu. Son yıllarda 144 ülkenin eğitim seviyelerini ölçüp yayınlıyorlar. İşte Türkiye’nin durumu:
2008 – 2009 ….. 77’nci sırada
2014 – 2015 ….. 89’ncu sırada
2015 – 2016 ….. 92’nci sırada
2016 – 2017 …..104’ncü sırada
Gittikçe batıyor…
Türkiye’deki hocaların, profesörlerin neredeyse yarısı bu Atatürk’çü, bu Feto’cu diye eğitim kurumlarından uzaklaştırılırsa,  eğitim programları her eğitim bakanı geldiğinde değişirse, üniversitelerde eğitim seviyeleri yükseltileceğine her ilde bir üniversite açılırsa, yani türbinlere oynanırsa olacak olan budur. Bol bol işsiz, beyaz yakalı mutsuz, geleceklerinden endişe eden gençler yaratırsınız.
Basit bir karşılaştırma; Kore’de bilgisayar teknolojisinde alt yapının olmazsa olmazı fiber optik kablo kilometre kareye ortalama 6000 metre kullanılırken bu oran Türkiye’de 300 metre.
Türkiye’de eğitim hiçbir işe yaramaz seviyededir. Üzgünüm, ama eğitiminizi Türkiye’de yapmak istiyorsanız bu kararınızı bir kere daha gözden geçirin.
Müthiş bir BİLİM TSUNAMİSİ geliyor. Bildiğiniz dünyayı yıkacak, her şey yeniden şekillenecek. Bu yeni dünyaya ayak uydurmak için eğitimin yüksek olduğu yerlere gidin, ya da çocuklarınızı torunlarınızı oralara gönderin. Egoistlik yapıp bu çocukları kanatlarınızın altında tutmaya çalışmayın. Onların geleceğini düşünüyorsanız gönderin. Yoksa bu dalga hepsini yutar…
Esen Kalın…
Aaron Baruch  (Ankaralı)

Kaynakça :
Emin Çapa – Sizi öldürmeye gelecekler.
https://www.youtube.com/watch?v=2q2a6hGVeuo&t=203s
BBC - NEWS
Türkiye Gazetesi
Haber vitrini:
http://www.habervitrini.com/egitim/turkiyede-kac-universite-var-338817





31 Aralık 2018 Pazartesi

YENİ YIL SANA MUTLULUKLAR GETİRSİN…












Yeni yıl mesajı canım kızım Aylin Kashani’den, sevgiyle kalın...

Tüketmek lazım bazen.  Taa en sonuna kadar. Durmak isteyeceğimiz güne kadar. Tüketmek gerçeği getirecek, yolunu bulmana yardımcı olacak. Ölçüt acı.

Eğer tüketirken acıyorsa canın dikkatli ol.  Yanlış yerdesin. Bekle, farkına var ve yavaş yavaş çekil oradan. Zamanla olsun her adımın. Bekle ve gör neredesin? İçine sor nasılım bugün, mutlu muyum?

Devam o zaman... Aynen kal olduğun yerde ta ki o duygu birgün bitene kadar.

Mutsuz musun? Sor kendine niye, acaba istemediğin bir şeyi mi yaşıyorsun? Yoksa kalbin mi kırıldı, biri seni hor gördü diye mi?

Değerini orada bilmek gerekiyor. Ben buna layık mıyım? Bu mu benim istediğim? Yok değil! O zaman farkına var ve evrene söyle.  

“Fark ettim evren, yeni adıma hazırım, bana yardımcı ol. Ben değişmek istiyorum, bu yol benim yolum değil... Göster bana... Al beni buradan ve doğru yoluma konumlandır...

Doğru yol dediğin, esasında, hayattaki amacının gerçekleşmesi için gereken yoldur.  Ve tabii ki ancak adım adım yaklaşılabilir oraya... Korku bile hissetsek bazen karnımızdaki o küçük ses bir “korkma” dokunuşu yapıyor...

Zaten sen istesene o, senin doğru yolunu değiştirmene izin vermiyor. Çünkü doğru yoldasın ama anlamak biraz zaman alacak. Onu anlaman da çok uzun sürmüyor,  çünkü evren sindirmeni istiyor. Sakin olup esasında o farkındalığa varmanı istiyor. O noktaya vardın mı vahiy de geliyor bir anda... Artık açtın gökleri mesajlar yağıyor her adımında. Sen bağlantıda kalmak için çabalıyorsun o anda. Çabalama, zorlama… Çabaladığın için yok olur bir anda o mesaj... Çünkü kendiliğinden gelmeli. Hayat sana akıtmalı... Senin çekiştirmene gerek yok...

Var bir sebebi o yaşadıklarının, var bir sebebi o duygularının... Hem de mükemmel bir sebebi var... Ondandır ki hiç bir şey gözüktüğü gibi değildir...  

O içindeki sese kulak ver ama boynunu sıkma, bırak kendi söylesin. Bağlantıdaysan zaten korkacak bir şey yok...  Bağlantıda değilsen o zaman da korkacak bir şey yok.  Çünkü her şey olduğu şekliyle mükemmel... Sen mükemmelsin... Hayat amacını bilerek geldin ve bunu da yaşıyorsun... Duygusunu sana bıraktım. Sen seç bunu nasıl yasamak istediğini...
Ama söz sana, her zaman yolunda olacaksın…

Yeni yıl sana sağlık, mutluluk, neşe, getirsin.  

Esen kal…

Aylin Kashani

28 Aralık 2018 Cuma

GÖÇ EDENİN ESKİSİ VE YENİSİ…











İsrael’e göç etmek çıkmaktır, yükselmektir. Yeni göç edenlere “ole hadaş” denir. Yani yeni çıkan, yeni yükselen manasına… İsrael’e göç edenlerin manevi anlamda yükseldiğine inanılır.

İsrael kurulmadan evvel gelenler tam bir savaşın ortasına düşüyordu. O tarihlerde İngiliz Mandası, Beyaz Kitap(1)  dolayısıyla o zamanki adıyla Filistin topraklarına Yahudi göçünü kısıtlamış, gemilerle gelen göçmenleri yakaladıklarında Kıbrıs’ta kurdukları kamplara koyuyorlardı. Yakalanmadan Filistin kıyılarına ulaşabilenler, sandallarla, ya da doğrudan denize atlayarak kıyıya ulaşıyor ve kendilerine yardım eden Yahudi gönüllüler tarafından içerilere kaçırılıyorlardı.

O yıllardaki Türk balıkçılarına ve denizcilerine ne kadar teşekkür etsek azdır. Türkiye’nin özellikle güneyinden balıkçı motorları, ya da küçük teknelerle pek çok Türk Yahudi’si bu topraklara ulaştı. Mazot fıçısında, balıkların konulduğu varillerde saklanarak İngiliz gümrükçülerden kurtulan Yahudiler biliyorum. Türk denizcileri, İngilizlere yakalanırlarsa tutuklanmaları söz konusuydu, buna rağmen  Yahudileri İngilizlere teslim etmediler. Araplar Türk balıkçılarına ve denizcilerine “Onları getirdiğinizde kandırıp burası Yahudilerin bölgesi diye bize teslim edin, aldığınızdan çok daha fazla parayı biz size verelim”  diyerek sürekli tekliflerde bulunuyorlardı. Hiçbir Türk denizcisi ya da balıkçısı Yahudileri Araplara satmadı. Bu gerçek kahramanlara ne kadar teşekkür etsek azdır. Allah sizden razı olsun.

Geldiklerinde göçmenlerin kimileri kibutzlara ya da moşavlara kapağı atıyor, hayatlarında hiç toprakla uğraşmadıkları halde çiftçilik yapıyor, ya da büyük yerleşim merkezlerinde amelelikten boyacılığa kadar her işte çalışarak hayatta kalmak mücadelesi veriyorlardı. Evde bulemas, borekas yapıp satanlar, terzilik ya da temizlik işleri yapanlar, fabrikalarda zor koşullarda çalışanlar, bu ülkeyi kurdular.

Gelenlere yetecek kadar ev yoktu. Kimileri ilk zamanlarda çadırlarda kaldılar. 1948 kuruluş savaşından sonra 1956'da Sina savaşını, 1967'de 6 günlük savaşı, peşinden Yom Kipur savaşını, Lübnan savaşlarını gördüler. 2 kez intifada çılgınlığını yaşadılar. Ölenler, yaralanalar, sakat kalanlar, yakınlarını kaybedenler… Çok zor ve acı günler.O günlerde İsrael’e göç ederek bu ülkenin ayakta kalmasına yardımcı olan herkese minnet borçluyuz.

İsrael kurulduğunda nüfusu 600-700 bin kadardı. İsrael devletinin kurulmasıyla çok kötü olan şartlar değişmeye başladı. Artık devlet, gelenlere sırayla ev veriyordu. Küçük de olsa muhacirler başlarını sokacak bir yuva buluyorlardı. Bir bakkal dükkânı, ya da nalbur mağazası açabilen birisi, ailesini geçindirebiliyordu. Marangozluk, elektrikçilik gibi meslek sahipleri çabucak bu bebek ülkeye uyum gösteriyor ve evine ekmek getirebiliyordu.  

Sonraları dünya değişti. Türkiye de değişti. 1960’dan sonra Yahudiler Türkiye’de ticaret yaparak varlık sahibi olmaya başladılar. Artık İsrael’e göç azalmaya başlamıştı. Okumak için öğrenciler geliyordu. Az sayıda, kızlarına dota (başlık) parası veremeyen, ekonomik zorluk içinde olan aileler göç ettiler. Milliyetçi hislerle gelenler de yok değildi. Çoğu İsrael’de kendilerine bir hayat kurdu, bazıları da beceremedi geri döndü. 

Türkiye’de AKP iktidarından sonra özellikle son on senede göç dalgası yeniden hızlandı. 2017’da tavan yaparak 400 civarında Türk Yahudisi yeni bir hayat kurmak üzere İsrael’e geldi. Bu sayı 2018 de yarı yarıya azalarak 200 kişi seviyesine düştü. 
  
Son yıllarda gelenlerin geliş sebebi büyük çapta çocuklarına eğitim verememeleri. Türkiye’de iyi eğitim özel okullarda ve çok pahalı. Bu parayı ailelerin çoğu ödeyemiyor. Ekonomi bozuldu. Yahudiler mevcut paralarını kaybettiler, artık eskisi gibi kazanamıyorlar. Kimse kazanamıyor. Üstelik karışık evlilikler neredeyse yarı yarıya. Türkiye Araplaşıyor, üstelik bir İslam ülkesi olma yolunda. Yahudi düşmanlığında Türkiye dünya rekortmeni. Çocuklarının istikbalini düşünen gençler çareyi göç etmekte buluyorlar.

Ancak bu günün İsrael’inde hayat yine çok kolay değil. Zorlukların en başında çok pahalı olan hayat geliyor. Bir evi geçindirmek, karı koca çalışsalar dahi çok güç. Ev almak ise hayal. Türkiye’de evi olanlar oradaki evlerini satsalar dahi burada o para ile bir yer almaları çok zor. Üstelik gelenlerin hepsi Ramat Aviv, hepsi Raanana istiyor.

Yeni oleler Türkiye’deki alışkanlıklarını İsrael’de de sürdürmek istiyorlar. Oysa buna olanak yok. İsrael zor bir ülkedir. Bu ülkede mutlu olmanın yolu İsrael’i sevmektir. Göçmen bürolarının bazılarında duvarda bir resim vardır. Bir çöl resmi ve dikenli çalılar. Altında şu yazar:

WE DON’T PROMISE YOU A ROSE GARDEN…(Size gül bahçesi vaat etmiyoruz...)

Hastanede sıra bekledin diye, evde hizmetçi yok diye, sabah saat 6’da kalkıyorsun diye, çalıştığın iş yerinde hamallık yapıyorsun diye şikâyet etme.

Sıcaktan, her yere giren kumdan, Türkiye’deki yemekleri bulamamaktan, manikür pedikür yaptıramamaktan, ütüsüz kıyafet giymekten, aradığında sana bir türlü gelmeyen ustadan şikâyet etme.  

Kusurlarıyla, kabahatleriyle, zorluklarıyla seveceksin bu ülkeyi. Yoksa mutlu olamazsın.

Bu ülke şımarıklara göre değil.

Şunu da belirtmeliyim ki her aliya (göç)  kıymetlidir. Hem de çok kıymetlidir. Bunu siyahı, beyazı, zengini, fakiri, okumuşu, cahili, yenisi, eskisi fark etmez. Her aliya çok ama çok kıymetlidir ve aynı değerdedir. 

Uzun yıllar evvel bu memlekete göç etmiş eski oleler, yeni olelere askerlik tabiriyle kıdem koşamazlar. Her fırsatta ben otuz sene evvel geldim, kırk sene evvel geldim diye üstünlük taslayamazlar. Bu yanlıştır, hatta ayıptır. İsrael kimsenin malı değil. Her Yahudi’nin bu memlekette yeri var ve hepsi eşittir. Eğer ben eskiden geldim diye kendini üstün sayan biri varsa bu hayatı boşuna yaşamış burada, hiçbir şey öğrenememiş demektir, yükselememiş demektir.

Bu memlekete yıllarca evvel gelmiş, artık İsraelli olmuş eski göçmenler yenilere yardımcı olmalı, yol yordam göstermeli, bu ülkeyi öğretmeliler. Eski olelerden yenilerin beklediği bu abiliktir, ablalıktır, yardımseverliktir ve yurttaşlıktır. Ve bu büyük bir oranda da yaşanmaktadır.

Elini yardım etmek için uzatan herkese en derin saygılarımla…

Aaron Baruch  (Ankaralı)   

(1)  Beyaz Kitap  :  http://ankarali7.blogspot.com/2015/06/beyaz-kitap.html