15 Nisan 2020 Çarşamba

KUŞATMA GÜNLERİ… (1)






Korona belasıyla evde kapalı kaldığımız bu günlerde ister istemez yıllarca evvel yazdığım bu yazıyı hatırladım. Birinci bölümünü bugün yayınlıyorum, ikinci bölümü yarın…

SENİ UNUTURSAM EY YERUSHALAYİM
SAĞ ELİM HÜNERİNİ UNUTSUN
EĞER SENİ ANMASSAM
EĞER YERUSHALAYİMİ BAŞ SEVİNCİMDEN ÜSTÜN TUTMASSAM
DİLİM DAMAĞIMA YAPIŞSIN

(Sürgüne giden İsraeloğullarının şarkısı - Mezmur 137) 

1948 Martında Yerushalaim kuşatma altında idi.  100 bin Yahudi soğuktan titriyordu. Yakacak hiç bir şey yoktu. Gaz yoktu, kadınlar yemek pişirmek için DDT kullanıyorlardı. Yiyecek ve su neredeyse tükenme noktasında idi. Stoklarda kalan un, ancak  adam başına 300 gr. ekmek yapacak kadardı. Şehir, kurutulmuş sebze, ve konserve ile dayanmaya çalışıyordu. Taze et ve taze sebze tükenmiş durumdaydı. Meyve süt yoktu, bir yumurta bugünün parasıyla 15 şekeldi... Askerlere,  günde, üzerine şurubu andıran “cocozine”  adlı bir sıvı sürülmüş dört dilim ekmek, bir kâse çorba, bir kutu sardalye  ile iki patates verilebiliyordu. En iyi beslenen onlardı.

Sahil ile Yerushalaim arasındaki yol Araplar tarafından kapatılmıştı. Yol üstündeki 12 köyde üslenen Araplar, gözcülerin işareti  ile yola iniyorlar ve gelen konvoyları vuruyorlardı. Tek bir arabanın  dahi geçmesi mümkün değildi. Son   yarma çabaları  pek çok hayata  mal olmuştu.  Umutsuzluk her yanı sarmıştı. Araplar Yerushalaim'i boğmak üzereydiler.

“Yerushalaim yolunu açmak  için bir çare bulmak üzere toplanmış bulunuyoruz” dedi Ben Gurion, ve devam etti:

“Üç Hayati merkezimiz var. Tel-Aviv, Hayfa ve Yerushalaim. Bunlardan birini kaybedersek yaşamaya devam edebiliriz. Ancak bu Kudüs olmamalı. Ne pahasına olursa olsun Kudüs yolunu açmak gerek.”

Bir plan yapıldı. Delicesine bir plan. Risk çok çok büyüktü. Nachshon harekatı yolun iki tarafındaki Arap köylerinin işgal edilerek bir koridorun sistemli bir şekilde açılmasını öngörüyordu.

Herkes üstüne düşeni yapmak için kolları sıvadı. Harekâtın komutanlığına Givati Tugayı Komutanı Simon Avidan getirildi. Birliklerin çoğunu oluşturan gençlere gelince,  eğitimden yeni çıkıyorlardı. Binbaşı İsak Shadmi onları ilk gördüğünde bir izci oymağı sandı. Küçük çıkınları ve çantalarıyla romantik bir geziye gidiyor gibiydiler.

Binbaşı,  on tüfek, dört makineli ve bu çocuklarla Yerushalaim yolunu açmak için nasıl saldırıya geçeceğini düşününce ürpermekten kendini alamadı...

Simon Avidar    şehrin beslenmesinden sorumlu olan kişileri topladı. Bütün gece çalıştılar. Yerushalaim'in ihtiyacı olan malzeme listesi korkunçtu. Üç bin ton malzemenin tedarik edilip gönderilmesi gerekiyordu. Subaylar derhal  Tel-Aviv'deki depolara yöneldiler. Bütün kamu ve özel depolar mühürlendi.  Simon Avidan kesin emir verdi:

"Kudüs konvoyu hareket etmeden bu depolardan bir gram mal bile çıkmayacak"

Bu erzakı taşımak için  Simon  Avidan  ihtiyaç bulunan 300 ağır kamyonu bulması  için İngiliz Ordusunun eski subaylarından Bar Shemer'i görevlendirdi. Bar, Tel-Aviv'deki bütün nakliye şirketlerine başvurdu. Ancak 150 kamyon tedarik edebilmişti. Geri kalan 150 kamyonu nasıl bulduğunu daha sonra sorduklarında Bar;  

"Askerlerimi kavşaklara diktim. İşimize yarayacak her kamyonu çevirdik ve silah zoruyla onları toplanma yerine sevk ettik" diyecekti.

20-25 kamyon toplandığında Bar Shemer bunları derhal toplanma yeri olan eski İngiliz Kampı Kfar Blou'ya gönderiyordu.

Şoförler isyan halindeydiler. Bu işe katılmak istemiyorlardı. Tel -Aviv'de rahatları yerinde idi. Kimisinin karısı doğurmak üzereydi, başka işleri güçleri vardı,  yolun ne kadar tehlikeli olduğunu biliyorlardı. Ancak Allah'tan çoğu, kamyonların sahibiydi ve ekmek teknelerini bırakmak istemiyorlardı.

Bu arada Kfar Blou'da   şoför, yardımcı ve  makinist toplam 1000 kadar insan toplanmıştı ve bu da yeni bir yiyecek sorunu yaratıyordu.  Bar Shemer Tel-Aviv'in en iyi lokantalarından birine koştu. İçeri dalar dalmaz lokantanın sahibi Yechezkel Weinstein'e:

 "Yahudi ulusunun size ihtiyacı var" dedi.

O akşam saat beşte Weinstein 1000 kişiye sıcak yemek dağıtıyordu. 

HAREKÂT BAŞLIYOR…

İlk hedef yolun Yerushalaim önceki son kilometrelerini denetleyen  Arap köyü Castel  idi. Komutan Uzi Narkis köyün girişine ve çıkışına iki makineli  bataryası yerleştirdi. Tam gece yarısı saldırıyı başlattı. Araplar neye uğradıklarını şaşırdılar, beklemiyorlardı. Haganah merkezideki  vericiden  bir saat sonra şu kelimeler döküldü:

"Haverim, Castel bizde"

Castel'i işgal eden müfrezenin görevi basitti. Bir daha Araplara pusu kurmakta yataklık etmemesi için köyü silip süpürüp yok edecekti.

Bu sırada Tel-Aviv limanında (şimdiki Namal)  Nora isimli şilepten iğrenç çürümüş soğan kokusu dağılmakta ve burunları kırmaktaydı. İngiliz gümrükçüler fazla dayanamadılar. Gümrük müfettişi "boşaltın" emrini verdi.

Bir sürü dok  işçisi gemiye karıncalar gibi tırmandı. Deli gibi çalışmaya başladılar.  Soğan örtüsü  kalkınca Çekoslovakya'dan gelen silah ve  mühimmat meydana çıktı.  Gemi tam zamanında yetişmişti. Nachson harekâtı ertesi  akşam başlayacaktı.

Subay İshak Shadmi payına düşen silahları saldırıya bir kaç saat kala  alabildi. Ancak bir sorun vardı. Silahlar yağ içerisinde idi ve ellerinde  bunları temizleyecek hiç bir şey yoktu. İsak Shadmi genç erkeklerden  bir fedakârlık istedi. Bu genç erkekler dava uğruna donlarını feda ettiler.  Kızlar bu donlarla silahların yağını temizlerlerken kendileri de  tellerle namluları temizleyeceklerdi. Fişekleri taşımak için de çoraplar kullanıldı.

Başka bir piyade bölüğüne komuta eden Hayim Laskov'a MG 34 makinelileri verildi. Ancak bu silahı kimse tanımıyordu. Hayim alel acele eski bir  İngiliz askeri buldu. Eski asker silahı tanıyordu ve kullanmayı gösterdi. Ancak silahlar arızalıydı ve kesik kesik ateş ediyordu. Makinelilerin otomatiği işlemiyordu. Bölük saldırı emrini beklerken Tel-Aviv'den gelen bir silah uzmanı makinelileri teker teker tamir etti.

Beşer yüz kişilik üç tabur halindeki Yahudi güçleri 5 Nisan 1948 akşamı saat tam 9 da saldırıyı başlattılar. Yola çıkış noktasındaki Arap köylerini birinci tabur çabucak işgal etti. İkici Tabur yoldaki tepelerde bulunan Arap köylerine saldırdılar. Bazı köylerde çok canlı direnişle karşılaşıldı. Bu köyler alınamasa da yola müdahale etmemeleri için aradaki tepeler işgal edildi.

Bu arada kamyonların yüklenmesi için Haganah, Tel-Aviv'deki bütün dok işçilerini kamyonların başına yığmıştı. Bunlar Selanik asıllı, kısa boylu güçlü kuvvetli insanlardı.  Bu insanlara yemek hazırlayan lokantacı Yechezkel Weinstein daha sonraları "otomatik bir zincir gibiydiler. Her kamyon 5 dakikada dolduruluyordu. İki genç gitarcı çaldıkları  müzikle   ruhlara su serpiyordu"  diye anlatacaktı.

Konvoy inanılmazdı. Her renkten her markadan kamyon vardı.   Üç tonluk Bedford'lar, Dodge'lar,  10 tonluk kocaman Mack'lar küçük büyük her renkten ve  her cinsten   taşıma aracı konvoyda vardı. Çoğu bir sabun markasının, bebek mamasının, Hayfa'lı bir kasabın sattığı koşer etin, ya da Tel-Aviv'deki bir ayakkabı fabrikasının reklamını yapan afişlerle kaplıydılar. Hepsi de arıza ihtimaline karşı çekilebilmek için çelik tellerle donatılmışlardı.

Konvoy portakal  ağaçlarının baygın kokuları arasında yola çıktı ve  ağır ağır ilerledi. 10 kilometre dümdüz asfalt sorunsuz aşıldı. Nihayet en tehlikeli yere gelindi. Bab el Ued'e doğru konvoy tırmanmaya başlayınca sesler kesildi. Sinirler keman teli gibi gerilmişti. Fakat korkulan olmadı. Palmach birliklerinin ağından kaçabilen bir kaç nişancı ateş açtıysa da  önemli bir engelleme çıkmadı.  Lastikleri patlayan bazı araçlar  kör topal yola devam etti.  Bazı kamyonların radyatörleri  son nefesini vermişti ve  kaynar sular fışkırtıyorlardı.

Bir konvoyun gelmekte olduğu haberi Yerushalaim'e yayılmıştı. Sabahın erken saatlerinden beri halk Yafa kapısında toplanmaya başlamıştı. İnsanlar balkonlara pencerelere dolmuşlar saygı ve şükranla bekliyorlardı. Havada elle tutulur bir umut vardı. İnsanlar  açlıklarını unutmuşlar önlerindeki vadiye bakıyorlardı...(Yerushalayim Yahudileri o hafta adam başına 10 gr  margarin   iki yüz elli gr patates biraz da kurutulmuş et yiyebilmişlerdi.)

Önce kamyonların homurtuları işitildi. Sonra  bir tırtıl gibi ilerleyen konvoy yavaş yavaş seçilmeye başladı. En önde mavi bir Ford kamyon geliyordu. Güneşte kaportası parlamaktaydı.

Allah'ım bu nasıl bir güzellikti. İnsanlar donmuş, kıpırdamadan kamyonların yaklaşmasını bekliyordu...  

En sonunda konvoy alkışlar, haykırışlar ağlama sesleri arasında teker teker  Yafa kapısından girmeye başladı. Yaşlı bir kadın Sefarad imareti   önünde kim bilir kaç konvoya katılmış Yehuda Lash'ı yakaladı ve ona sıkı sıkı sarıldı.

Patateslerin üzerinde Isak Shadmi Ben Gurion'un "güçlü olduğumuz gün ulus olacağız" lafını hatırladı.  "Tamam"  dedi, "işte o gün, bu gündür..."  Bar Shmer'in kaçırdığı şoförler bile allak bullak olmuşlardı.

Dua sesleri semaya yükseliyordu. Herkes ağlıyordu. 1948 yılının bu güneşli Nisan  sabahı belleklerde bir anı çakılıp kalacaktı. Şehre ilk giren mavi Ford kamyonun çamurluğunda şunlar yazılıydı.

SENİ UNUTURSAM EY YERUSHALAYİM...

 
Ne sizi, ne de Kudüs'ü unutmadık, unutmayacağız, ve unutturmayacağız....
Hiç biriniz boşa ölmediniz, bu ulus size minnettardır....

Esen kalın,
Aaron Baruch

Kudüs, Ey Kudüs kitabından….







11 Nisan 2020 Cumartesi

KAPLAN YAVRUSU OPERASYONU…









YOSELLE NEREDE?

Bu gün size Mossad’ın çok az bilinen bir operasyonunu anlatmaya çalışacağım. Bu öyle bir konu ki neredeyse İsrael’i ikiye bölecekti. Mossad bu operasyonda düşmanla, ya da başka haber alma örgütleriyle değil, doğrudan İsrael vatandaşları ile mücadele edecek ve ülkeyi belki de parçalanmaktan kurtaracaktı.

Olayın başkahramanlarından biri olan yaşlı Nahman (Shtarkes) sakallı, sıska, gözlüklü, acayip inatçı, sert bir adamdı ve fanatik bir Hassid’di. Bir gözünü ve buz ısırığından üç ayak parmağını kaybetmesine rağmen ne KGB, ne de Sibirya’daki Sovyet toplama kampları, onun direncini kıramamıştı. İhtiyarın bir oğlu, haydutlar  tarafından öldürülünce, geriye kalan iki oğlu, Shalom, Ovadia ve kızı  İda  ile teselli bulmaya çalışıyordu. İda bir terzi olan Alter ile evliydi.

İda ve kocası Alter, maddi imkânsızlıklar yüzünden bir müddet Nahman’ın evinde yaşadılar. 1953 yılında kızları Zina’dan sonra ikinci bir çocukları oldu. Bu mavi gözlü, sarı saçlı, beyaz tenli süper güzel bir bebekti. Adını YOSSELE koydular.

Dört yıl sonra önce ihtiyar Nahman ile oğlu Shalom, birkaç ay sonrada İda ve kocası Alter İsrael’e Aliya (Göç) yaptılar. Nahman, Yeruşalayim’in ultra- Ortodoks kesimi olan Mea Shearim’deki Breslau Hassidim tarikatına bağlıydı. Burası uzun siyah paltolu ya da ipek kaftanlı, siyah kürk şapkalı, favorileri uzun ve lüleli erklerle, başları perukla ya da başörtüsüyle kapatılmış kadınların yaşadığı bambaşka bir dünya idi.  Yeşiva’ların, (Yahudi din okulu) sinagogların, ünlü hahamların hüküm sürdüğü bir dünya…

İda ve terzi kocası Alter bir müddet sonra bir ev satın alarak Nahman’ların evinden ayrıldılar, fakat borç altında ezilmekteydiler. Kızları Zina’yı bir din kuruluşuna, oğulları Yossele’i de Nahman’lara emanet ettiler. Buna rağmen İda ile Alter’in iki yakası bir araya gelemiyordu. Nahman, tesadüfen genç çiftin Rusya’daki eski arkadaşlarına yazdıkları mektuplardan bazıları okumuş ve kızı ile damadının Rusya’ya geri dönmek niyetinde olduğu anlamını çıkartmıştı. Nahman son derece sinirlenmiş ve Yossele’i annesi ile babasına geri vermemeyi kafasına koymuştu.

Ne var ki İda ve terzi kocası Alter 1959 yılında mali sorunlarını çözdüler ve oğullarını büyükbabadan geri almaya karar verdiler. Aralık ayında İda oğlunu almak için babasının evine gitti. Fakat Nahman ve Yossele evde değildi. Annesi İda’ya “sen şimdi git, ağabeyin Shalom Yossel’i sana yarın getirir” dedi.  Ertesi gün Shalom İda’nın evine yalnız geldi ve babası Nahman’ın çocuğu geri vermeyeceğini söyledi.

Bunun üzerine İda kocası ile Yeruşalayim’e babasının evine koşar. Yossele evdedir. Oğullarını alıp geri dönmek isterler. Gece geç vakit olmuştur. Çocuk uyuya kalmıştır. İda’nın annesi, “evinize gidin, onu yarın size kendi ellerimle getireceğim” der. Anne ve baba razı olurlar, çocuklarını öperler ve giderler. Ancak bir daha çocukları Yossel’i öpebilmeleri için yıllar geçecektir.

Ertesi gün çocukları gelmez. Tekrar, tekrar ihtiyar Nahman’ın evine giderler. Çocuk artık evde değildir. Nahman, çocuğun yerini söylemeyeceğini ve onu geri vermeyeceğini söyler. İda ve kocası sonunda polise gider. Artık hukuki süreç başlar.

Mahkemeler, tutuklamalar başlar. Nahman ne mahkemeye boyun eğer ne de polise. Hapse atılır. Nuh der peygamber demez. Aylarca hapis yatar. Salıverilir sonra bir üst mahkeme tarafından yeniden tutuklanır. Ancak inatçı ihtiyar çözülmez. Bu arada polis her yerden eli boş dönmektedir. Sonunda polis mahkemeden aramalara son verilmesi için izin ister. Mahkeme kabul etmez. Polis tam bir çıkmaza girmiş, adalet tıkanmış, olay ülke boyutlarında kargaşaya dönmüştür. Devlet çocuğu bulamamaktadır.

1960 Mayısında konu Knesset’e geldi. Dinci milletvekilleri bu çocuğun kaçırılmasının İsrael’de bir din savaşı başlatabileceğini ön görmekteydi. Basın da olayı devamlı kurcalıyordu,  polis de alay konusu haline gelmişti. Yoldan geçen yeşiva (din okulu)  öğrencileri laik gençler tarafından dövülmeye başlanmıştı. Bu gençler Ortodoks Yahudileri her yerde sıkıştırmakta ve “Yossele nerede” diye bağırmaktaydılar. Ülke laik kesim ile dinciler arasında bölünmek üzereydi. İsrael tam da bu durumdayken başka çaresi kalmayan başbakan Bengurion,  ramsad  (Mossad başkanlarına ramsad denir) Isser’i aradı.

Bengurion ve Isser buluştuklarında bir müddet havadan ve sudan konuştular. Sonra Bengurion birden konuyu açtı:

“Isser, söyle bana, çocuğu bulabilir misin?”
“Benden istediğin buysa,” dedi Isser, “bulmaya çalışırım”

Isser ofisine dönünce yeni bir dosya açtı ve adını “kaplan yavrusu operasyonu” koydu. Hayatının en karmaşık harekâtlarının birini başlattığından haberi yoktu.

Isser ve arkadaşları yaklaşık kırk kişiden oluşan bir görev timi kurdular. Timde en iyi Şabak dedektiflerinden, gönüllülerden, din ajanlarından insanlar vardı. Ajanlar beceriksizce Ultra Ortodoksların kalelerine girmeye çalıştılar, her seferinde tam bir başarısızlıkla geri döndüler. Sonradan ajanlardan biri, girmeye çalıştıkları dünyayı, “sanki Marstaki yeşil adamların içinde göze batmamaya çalışıyordum” diye tarif edecekti.

Tekrar tekrar dosyaları inceleyen Isser mayıs ayında İsviçreli bir gurubun ölen ve Yeruşalayim’e gömülecek hahamlarının tabutuna eşlik etmek için İsrael’e geldiklerini fark etti. Şüphelendi. Bu tören çocuğun kaçırılması için yapılan düzmece bir tören miydi acaba? Gelenleri izlemek üzere bir ekip kuruldu ve İsviçre’ye gönderildi. Günlerce aylarca takip sonuçsuz kaldı. Çocuk ortalıkta yoktu.

Isser kafaya koymuştu. Çocuğu bulacaktı. Karargâhını Avrupa’ya, Paris’e taşıdı. Adamlarını dünyanın dört bir tarafına, İtalya, Belçika, İngiltere, Güney Amerika’ya gönderdi. Yeruşalayim’den gelen ajanlar Ortodoksların ünlü Yeşivalarına katıldılar. Hatta Eichmann’ın kaçırılmasında görev yapan ajanlar bile çocuğu arıyorlardı. Çıt çıkmıyordu. En ufak bir iz bile yoktu.

Isser gece gündüz çalışıyordu. Arkadaşları ona bir yatak getirmişlerdi. Yatağa “Yossel’in yatağı” ismini takmışlardı. Yorulduğunda orada kestiriyordu. Bütün çalışmalar neticesiz kalıyordu. Sonunda en yakın destekçileri bile artık aramayı bırakmasını tavsiye etmeye başladılar.

Derken bir Nisan sabahı ilginç bir bilgi geldi. Mossad ajanı Meir, Antwerp’te yaşayan yaşlı bir hahamın elmas tüccarı yandaşları arasına sızmayı başarmıştı. Haham Itsıkel çok saygındı, hatta iş dünyasındaki anlaşmazlıkları ki, çoğu zaman bunlar milyon dolarlık davalar oluyordu, mahkemeler yerine hahamın önüne geliyor ve onun sözü kanun sayılıyordu. Elmas tüccarları Meir’e, sarışın mavi gözlü Katolik bir Fransız kadından bahsetmişlerdi. Bu kadın savaş sırasında aralarına katılmış ve pek çok Yahudi’yi kurtarmıştı. Yaşlı haham Itsıkel’den çok etkilenmiş ve din değiştirip Yahudi olmuştu. İlk evliliğinden olan oğlu da din değiştirmiş, Yahudi olmuştu ve Yeruşalayim’de bir Talmud okulundaydı. Fransız pasaportu, doğal zekâsı, iradesi her kapıyı açan sihirli bir formüldü sanki. Şu anda topluluk için paha biçilmez değerdeydi. Gizli örgütte geçirdiği yıllarda çok şey öğrenmişti. Akıllıydı, cesurdu, kılık değiştirme konusunda neredeyse bir uzmandı. İzini kapatmayı biliyor, güzelliğini, çekiciliğini silah olarak gayet iyi kullanabiliyordu. Antwerp’li Yahudiler, ajan Meir’e bu kadın için “o kutsaldır” bile demişlerdi. Ancak Madeleine isimli bu kadının yerini kimse bilmiyordu. Haham Itsıkel bile…

Isser’in içgüdüleri “kadını takip et” diyordu. Görünüşte yakından uzaktan hiçbir bağ yoktu. Ancak Isser’in nazarında bu kadın sınırsız potansiyele sahip bin bir suratlı bir kişilikti. Ortodokslar Yossel’i kaçırmak için bundan iyisini bulamazlardı. Kadının oğlu bildiği kadarı ile Yeruşalayim’deydi ve ismi Ariel’di. Isser ajanlarına “Ariel’i bulun” diye emir verdi.

Birkaç gün sonra İsrael’den cevap geldi. Madeleine’nin oğlu Ariel gerçekten İsrael’deydi ama o da annesinin yerini bilmiyordu. Kayıtlar incelenmeye başlandı. Son senelerde Madeleine’nin  İsrael’e  birkaç kez geldiğini buldular. Son sefer geldiğinde pasaportuna kızı olarak işlettiği küçük bir kız çocuğuyla Alitalia uçağına binerek Zürich’e doğru yola çıktığını tespit ettiler. Kimdi bu kız? Madeleine’nin kızı yoktu. Bulun bu kadını dedi Isser adamlarına ve arkalarından bağırdı,   çabuk olun .”

Sonunda Madeline’nin oğluna yazdığı mektupları ele geçiren Mossad izi buldu. Hatta mektuplarda Yoselle ile ilgili imalı ifadelere bile rastlandı. Şaşırtıcı bir şekilde Fransız gizli servisinin de yardımıyla kadının Fransa’da bulunan evini satışa çıkarttığı ve bazı alıcılar ile temasta olduğu öğrenildi. Belirtilen posta kutusuna Mossad ajanları çok iyi bir fiyata ev alabileceğini bildirdiler. Paris’te büyük otellerden birisinde 1962 Haziranında randevu verildi. Randevuya gelen kadını ajanlar güya avukatın bürosuna gidileceği gibi bir gerekçe ile kandırıp arabaya aldılar ve sorgu için evvelden hazırlanmış bir eve götürdüler.

Kadın eve girince bir tuhaflık olduğunu anlamıştı.
“Neler oluyor burada?”

Mossad ajanı Yaakov Caroz son derece kibar bir şekilde:

“Madame, sizinle Yossel hakında konuşmak istiyoruz.”
“Beni tuzağa düşürdünüz.”
“Madame, Israel istihbarat teşkilatı MOSSAD’ın elindesiniz ve tamamen emniyettesiniz. Bize yardımcı olacağınızı umuyoruz.”

Aynı anda Yeruşalayim’de Ariel’de gözaltına alınır. Çapraz sorgu başlar. Ariel bütün bildiklerini anlatır. Fakat buna rağmen ne yaparlarsa yapsınlar kadın çözülmez. Günler geçmektedir. Evin kadının bulunduğu bölümüne erkekler girmez. Yahudi bir kadın ajan Madeleine’ye  koşer yemekler pişirir ve ihtiyaçlarını görmekte yardımcı olur.
Isser kadının entelektüel, çok zeki ve bilgili bir kadın olduğunun farkındaydı. Onunla başka türlü konuşulmalıydı. Sorgu tıkanmıştı. Kadın direniyordu ve tehditlere pabuç bırakacak biri değildi. Feleğin çemberinden yüz kere geçmişti.

Sonunda Isser sorguya kendisinin girmesinin iyi olacağına karar verdi.

Odadaki tek eşya olan masa ve iki iskemlede Madeleine ve Isser Harel karşılıklı oturmaktaydılar. Isser’in arkasında iki ajan ayakta kıpırdamadan duruyorlardı.

“Madame, sizin karşınızda şu anda İsrael devletini temsil ediyorum. Ben İsrael gizli teşkilatını başkanı Isser Harel’im. Oğlun bize bilmemiz gereken her şeyi anlattı ve senin hakkında neredeyse her şeyi biliyoruz. Yahudi dinine geçtin ve İsrael olmadan Yahudiliğin ayakta kalması mümkün değil. Kaçırılmasında rol oynadığın çocuk İsrael’de laik kesimle dinciler arasında bir savaşa sebep olmak üzere. Lütfen bize yardımcı ol ve çocuğun yerini söyle. Sen de bir kadınsın, bir annesin, birisinin sırf çocuğunu yetiştirme tarzını beğenmediği için senden alıp kaçırırsa ne hissedersin? Seni temin ederim ki ne senin ne oğlunun ne de bu olaya karışan her hangi birisinin hakkında dava açılmayacak.”

Odadaki ajanlar Isser’in  kişiliğini açıklaması dolayısıyla hayretten dillerini yutmak üzereydiler. Sorgunun en kritik yerine gelinmişti. Sessizce beklediler. Kadının yüzünde yaşamakta olduğu içsel çatışma ayan beyan okunuyordu. Sonunda ilk konuşan Madeleine oldu:

“Söylediğin kişi olduğuna neden inanayım?”

Isser cebinden hakiki pasaportunu çıkartıp kadına verdi. Kadın pasaportu bir uzman gibi inceledi. Defalarca Isser’in resmine ve Israel devletinin mührüne baktı, sonunda:

“Tamam, daha fazla dayanamayacağım, Yossele,  Gertner ailesinin yanında, 126 Pen Sokağı Broklyn, New York. Adı Yankele olarak değiştirildi.”  

MOSSAD OLAYI ÇÖZMÜŞTÜ…

Yossel’in Amerika’dan alınıp İsrael’e getirilmesi hiç kolay olmadı. FBI çocuğu vermek istemedi. Sonunda olay Amerika adalet bakanı Robert Kenndy’nin önüne geldi ve ancak o zaman çözülebildi.

Yossele’i taşıyan uçak 4 Temmuz 1962 günü Lod havaalanına indi ve ailesine teslim edildi. İsrael’de gazeteler uzun uzun bu hikâyeyi yazdılar. Halk devletin gizli teşkilatı olan MOSSAD’a bir kere daha hayran oldu.

Size çocuğun kaçırılmasının detaylarını uzun uzun ahlatmayacağım. Sadece ihtiyar Nahman haham Itzıkel’den yardım istemişti. Haham da Madeleine’yi çağırmış ve onu görevlendirmişti. Bu noktada Ultra-ortodoks Yahudilerin dünyasının ne kadar karmaşık ve kapalı olduğunu söylemekle yetineceğim. O kadar ki MOSSAD bile bu dünyaya sızması son derece zor olabilmiştir.

Operasyondan sonra Paris’teki karargâhta küçük bir kutlama yapıldı. Bütün ajanlar Yossel’in yatağını da alıp İsrael’e döndüler. Isser Madeleine’ye MOSSAD’da çalışmasını önerdi ama kadın kabul etmedi. Daha sonra fanatik Naturei-Karta tarikatını hahamı Amram Bloy ile evlendi.

Isser Harel ve Yossel dokuz yıl sonra bir partide tanıştılar. Yossele o sırada bir tank birliğinde askerdi ve Isser’e “sayende buradayım, sen olmasaydın burada olamazdım” diyerek teşekkür etti.

Esen kalın.

Aaron Baruch   (Ankaralı)

Kaynakça : MOSSAD - Mıchael Bar-Zohar - Nıssım Mıshal

9 Nisan 2020 Perşembe

FARKLI BİR PESAH…









9 sene evvel İsrael’e göç ettikten sonra ilk Pesah gecesini büyük kızımın evinde kutlamıştık. Damadım İran kökenli. İsrael’e geldiğinde bir yaşındaymış. Ailesi maşallah oldukça kalabalık, 5 kardeşler, hepsinde 3 er 4 er çocuk, düşünün artık. Neyse, seder masasını İran Yahudilerinin geleneklerine göre pek bir güzel hazırlamışlardı, iyi hatırlamıyorum ama 30 kişi kadar vardık herhalde… Beni ve eşimi dünürümün yanına oturttular. Masada en çok garibime giden seder masasında bulunması gerekenler, kurban eti, marul, haşlanmış yumurta vs. herkesin önündeki tabaklarda küçük küçük önceden hazırlanmıştı. Bir de herkesin tabağının yanında uzun uzun yeşil taze soğanlar koymuşlardı ki işte onu ilk defa görüyordum. Böyle bir şeyi daha önce ne görmüş ne de işitmiştim, bir anlam veremedim.

Vakit geldi şaraplar dolduruldu dua başladı. Herkes okunması gerekenlerin bir bölümünü okuyor, bir diğeri sonraki bölümü okuyarak devam ediyordu. Geleneksel şekilde pesah gecesi yaşıyorduk. Derken sıra “dayenulara” geldi. Daha ilk “dayenu” söylenmişti ki, dünürüm tabağının yanında duran yeşil soğanları kaptığı gibi kafama geçirdi. Ne olduğumu anlamadım. Kızıma  “girişeyim mi şimdi ben buna” der gibi baktıysam da, kızım yüzünde “sakin ol baba, her şey yolunda ” der gibi bir ifade ile bana bakıyordu. Adam hala soğanları bana vurmaktaydı. Masada tam bir cümbüş başlamıştı. Her “dayenu” denildiğinde masadakiler ellerindeki soğanları yanındakilerin kafalarına vuruyorlardı. Bir sonraki dayenuda ben de soğanı kaptığım gibi dünürün kafasına geçirdim. Adam gülerek elindeki soğanı bu sefer öteki tarafında oturan oğlunun başına patlattı. Dayenular devam ettikçe masa tam bir karnavala dönmeğe başladı. Çocuklar kahkahalarla gülüyorlar ve soğanları birbirilerine vuruyorlardı.

Bu arada masamızda bir de Yunanlı konuk vardı. Tabii soğanlardan o da nasibini alıyordu. Kadın bu inanılmaz dini(!) seremoniyi ağzı açık bir şekilde izliyor bir yandan da VDO’ya çekiyordu. Biraz sonra Yunanlı konuğun elindeki telefonu yanındakilere göstererek kahkahalara boğulduğunu gördüm. Meğerse Yunanistan’daki ailesine ona nasıl soğanla vurduklarını gösteren VDO’yu göndermiş ve onlarda “sen Hristiyan olduğun için mi seni dövüyorlar” diye sormuşlar.

Sonradan öğrendiğime göre İran Yahudilerinin bu âdeti, Mısır’da Yahudi kölelerin kırbaçlanmasını temsil ediyormuş.

Bu sene Pesah'a korona damgasını vurdu. Sokağa çıkma yasağına Türk Yahudileri ve İsrael büyük çapta uydu. Dün gece de pek çok Yahudi ailesi gibi biz de bir ilki yaşadık, ben ve sevgili eşim kendimizi bildik bileli en yalnız Pesah gecesini geçirdik. Başbaşaydık, ancak günün teknolojik imkânlarını kullanarak WhatsApp ile canlı yayın yaptık ve kızlarımla torunlarımla devamlı iletişim halindeydik. Saat 20.30 olmuştu ki, birden dışarıdan sesler gelmeye başladı. Balkona çıktık, bir de baktık ki bütün millet balkonlarda, ışıklar yanıp sönüyor, müzik sesleri ve insanlar deliler gibi “hag sameah İsrael” diye bağırıyor. Çok duygusal dakikalardı, daha evvel hiç böyle bir şey yaşamamıştım.

Pek çok bakımdan bu sene pesah gecesi “ilklerin” gecesi oldu. Bütün agadayı ilk defa tek başıma okudum. Küçük kızım ilk defa bir seder masası hazırladı evinde  ve çok başarılı oldu. Hatta ilk defa hazırladığı “haroseti” bizimle de paylaştı, gerçekten çok başarılı olmuş. Pek çok genç Yahudi kadını seder masasını ilk defa hazırladı ve bu deneyimi ilk defa yaşadı. Yalnızdık ama çok yalnızlık hissetmedik,  herkes yakınları ile iletişim halindeydi, kimi VDO konferans yaptı, kimi sevdiklerinin resimlerini masalarına koydu.

Ve Yahudiler 3332 sene evvelki Mısırdan çıkışı, EXODUS’ü  bir daha hatırladılar ve tarihi tekrarladılar.

3332 sene evvel kullandıkları lisan ile…

Ve 3332 seneden beri olduğu gibi yine bu sene de Tanrıya  “bu sene burada, seneye YERUŞALAYİM’de” diye yakardılar.

Hag pesah sameah İsrael

Aaron Baruch (Ankaralı)

KAYNAK : TORA

7 Nisan 2020 Salı

KARA PARA DOSYASI





Reza Zarrab’ın hikayesi… Rüşvet İmparatorluğu…

Hiç uzatmadan, sallanmadan konuya doğrudan gireceğim.

Reza ailesiyle 19 Mart 2016 da ailesiyle birlikte Miami’ye turistik bir seyahat (!) için gittiğinde ABD’de tutuklandı. Ne turisti be? Resmen Amerika’ya sığındı. Çünkü ortağı ya da patronu Zanjani’nin İran’daki mahkemesi sonuçlandı. İdama mahkûm oldu. Savunmasında Türkiye’de dağıtılan rüşvetin 8,5 milyar dolar olduğunu açıkladı. Açık açık söyledi. “Yalnız üç bakana 137 milyon dolar rüşvet verdim” dedi. Reza fena halde korkuyordu. Ya İranlılar onu kaçırıp ülkelerine götürecekler, yargılayacaklar ve o da idama mahkûm edilecek, ya da rüşveti alanlar onu susturmak için indireceklerdi.
Şimdi size bu heriflerin ne yaptıklarını, nasıl yaptıklarını dilim döndüğü kadar anlatmaya çalışacağım. Ama önce Zanjani ile tanışmamız lazım.
Babek Murteza Jancani.
1974 doğumlu. Sorient Grup holding yönetim kurulu başkanı. Tahsilini Ege üniversitesinde yaptı. Ticaret hayatına deri sektörüyle başladı. Ahmedinejad’ın (İran cumhurbaşkanı2005-2013) döneminde, eski bir asker olduğu için devrim muhafızlarıyla çabucak iyi ilişkiler kurdu. Ahmedinejad’ın yürüttüğü siyaset ve nükleer program nedeniyle İran, uluslararası toplumun uyguladığı ekonomik ambargo ile çıkmazda idi. Bu darboğazı bir şekilde aşan becerikli Zanjani, ülkesinin Bakanlar Kurulu toplantısına katılacak kadar büyük bir siyasi güce ulaştı. Milyarlarca dolarları çeviren esrarengiz bir beyine dönüştü. Zanjani, BM tarafından İran’a ekonomik ambargo uygulandığı dönemde ambargoyu delmekle suçlanmış, ABD ve AB tarafından kara listeye alınmıştı. "Sarışın Oligark, Sarışın Milyarder" olarak anılıyordu. Zanjani için işler, Amedinejad’ın seçimleri kaybetmesiyle bozuldu. İran’da politik değişimler başladı. Yeni Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani Amerika ile iyi geçiniyordu. Ambargoları gevşetmesiyle birlikte artık İran’da Zanjanilerin, Zarrabların dönemi kapanıyordu. Yeni döneme İran, kendi göbeğini keserek başladı. Zanjani, Aralık 2013 de İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin talimatıyla tutuklandı. Uluslararası dengeleri bile bozabilecek 22 aylık yargı süreci başladı.
Tahran Devrim Mahkemesi Zanjani’ye 26’ıncı duruşmada idam cezası verdi. Duruşma süreci, Zenjani’nin Türkiye’de kurduğu sistemi aydınlatması bakımından oldukça önemliydi. Ancak enteresan olan, böylesine önemli yargı sürecini hiçbir Türk gazeteci izlememişti. Bu nedenle Zanjani’nin Türkiye’de dağıtılan rüşvet ve Reza Zarrab hakkında söyledikleri Türkiye’de basına pek yansımadı.
Savunma sırası davanın iki numaralı sanığı M.Ş.’ye ve üç numaralı sanığı H.F.H geldi. Bu isimleri İran gizli tuttu, her ikisi de İran devletinde önemli isimlerdi,  bunlar kimdir, görevleri neydi bilmiyoruz.
M.Ş. ve H.F.H.  Zanjani’yi, İran istihbaratı, İran Bankacılık sistemi yöneticileri ve Petrol Bakanı’yla nasıl tanıştırdığını ve onların bu suçların ne kadarının içinde olduğunu anlatmaya başladılar. Zanjani’nin daha önce talep ettiği ama mahkemenin reddettiği gizlilik kararı H.F.H. konuşunca kabul edildi. Yirmi birinci duruşmaya gelindiğinde Türkiye’de "çapraz sorgu" denilen yöntem başladı. Yargı, petrol parasının kayıp kısmının nerelerde olduğuna ilişkin daha detaylı sorguya geçti. Bunaltıcı sorgu sonucunda, Zanjani ülkesine borcunu ödemek istediğini ancak SWIFT sistemine (Tüm dünyadaki bankalar arasında elektronik fon transferi standardı sağlayan sistem…) dâhil olmamaları nedeniyle parayı İran’a getirmesinin fiilen imkânsız olduğunu dile getirdi.
Bu noktada kritik bir uluslararası hamle gerçekleşti ya da denk geldi. Amerika Birleşik Devletleri, ambargonun en güçlü ayağını ortadan kaldırdı ve İran’ı tekrar SWIFT sistemine dâhil ediverdi. Bu hamle İran yargısı karşısında Zanjani’yi köşeye sıkıştıran en güçlü darbe oldu. Zenjani sözünü ettiği paraları getiremedi. Tahran yargısı bunun bir oyalama olduğuna hükmetti ve davayı karara bağlayacağını duyurdu. Babek Zanjani’nin Tahran Devrim Mahkemesi’ndeki yargılanma maratonu 5 ay sürdü. Zenjani, 3 Ekim 2015’te başlayan davada, İran’da cezası idam olan “Fesat Fil Arz”, yani yeryüzünde yolsuzluğu yaymak ile suçlanıyordu. Zanjani’nin birlikte yargılandığı ve eski iş ortakları olan iki kişiye de idam cezası verildi. Zanjani çıkarıldığı 26’ncı duruşmada idama mahkûm edilirken gözyaşları içinde kaldığı fotoğraf ertesi gün birçok gazetenin birinci sayfasında yer alacaktı.
Zenjani’ye idam kararı verilmesi İran’da iki farklı biçimde yorumlanıyor. Bir tarafta "adalet yerini buldu!" diyenler var. Diğer tarafta ise "Zanjani feda edildi, asıl suçlular korunuyor” diyenler. Asıl suçlulardan kasıt İranlı pek çok üst düzey devlet görevlisi ve uluslararası sistemdeki bağlantıları… Dava boyunca İran medyasında, yargılamanın Türkiye’yi de kapsayan bir süreç olduğuna ilişkin haberler çıktı. Haberler ‘ismini vermek istemeyen” İranlı yetkililere dayandırıldı. Haberdeki yetkililer, Babek Zanjani’nin İran’dan çaldığı paranın büyük bir kısmının Türkiye’de olduğunu vurguluyorlardı.
4 Nisan 2016 tarihinde Amerika’da başlayan Zarrab davası bu iddianın doğruluğu hakkında yeni bir aşama olacak. Çünkü Zanjani, Zarrab’dan Türkiye’deki kolu olarak net biçimde söz etti. Duruşmalarda ve iddianamede Türkiye’nin adı sıkça geçti. Zanjani, rüşvet verdiğini inkâr etmedi hiçbir zaman. Bin beş yüz kilo altının İstanbul’da uçakta yakalandığında (09.10 2013) rüşvet vererek uçağı nasıl havalandırdığını açık açık anlattı. İran’ın petrol paralarını Türkiye’deki ortağı Reza Zarrab’a verdiğini de aynı açıklıkla dile getirdi.
Zanjani ve Zarrab olayını anlayabilmek, İran’a ambargo ile birlikte oluşturulan kayıt dışı ekonominin işleyişini bilmekten geçiyor. İran, 37 yıldır ambargolarla yaşayan bir ülke. Önceki Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, nükleer programı yeniden başlattığını duyurunca Amerika mevcut ambargoyu daha da ağırlaştırdı. Alınan uluslararası kararlıların yanı sıra daha boğucu ekonomik ambargo yöntemleri de lobi/baskı gücüyle fiilen uygulandı. Ambargo, İran’ın petrol ihracatı yaptığı ülkelere dönük baskıya da dönüştü. Bir enerji devi olan İran, dünya petrol rezervinde dördüncü; doğalgazda ise dünya ikincisi konumunda. Ülke ekonomisinin temeli petrol ve doğalgaz satışı üzerine kurulu. Uzun vadeli anlaşmalar nedeniyle doğal gaz, ambargo dışı tutuldu. Ancak petrol ihracatında İran neredeyse "kımıldayamaz" duruma geldi. Günlük üretilen 3 milyon varil petrol satışından gelecek gelir, İran halkının ihtiyaçlarını karşılamak için vazgeçilemez konumdaydı. Ambargo dayanılamaz hale gelince İran "B Planlarını" devreye soktu. Ambargo sadece devletleri kapsadığı için İran, özel şirketler üzerinden bunu delme yoluna gitti. Ahmedinejad’a yakın kişilere dünyanın çeşitli ülkelerinde onlarca ithalat/ihracat şirketi kurduruldu. "B Planı" sistemin işleyişi özetle şöyleydi:

1- Ulaşım sektöründen tanker filoları, havayolu şirketleri ve limanlar satın alınmaya başlandı.
2-Küçük tankerler, İran’dan petrolü alıp Malezya açıklarına götürmeye başladı.
3-Petrol burada büyük tankerlere aktarılarak; Kore-Singapur-Hindistan ve spot petrol piyasasına satıldı.
4- Dolar olarak alınan para altına çevrildi.
5- Altın, Malezya İslam Bankası başta olmak üzere farklı ülkelerdeki bankalar üzerinden dolaşıma sokuldu.
6-Peki, bu tonlarca altın İran’a nasıl dönecekti? Sistemde dönen para oldukça büyüktü. Zanjani’nin duruşmada verdiği bilgiye göre bazen günde 2 milyon varil (250 milyon dolar) petrol satıldığı olmuştu. İran’ın petrol üretim kapasitesini düşündüğümüzde yıllık 80-90 milyar dolar büyüklükten söz ediyoruz. Bu kadar “kara parayı” dolaşıma sokmak büyük bir zorluktu. "Zanjani Çarkı" tam bu noktada devreye girdi. "Sarışın Oligark" tek başına iki yılda 170 milyar dolarlık kara parayı aklayıp dolaşıma soktu.
7- Satın aldığı havayolu firmaları (İddiaya göre Türkiye’de Onur…) ya da kiraladığı uçaklarla bu altınları Türkiye’ye soktu.
8- Altın, “değerli taş” ya da başka isimlerle gümrüklenerek Dubai’ye nakledildi. Böylece Türkiye çok büyük “altın ve değerli taş ihraç eden ülke” olarak gözükmeye başladı. Türkiye’de sanki cari açık kapanıyordu.
9- Dubaili mücevherat üreticileri bu altınları eritip ziynet eşyasına dönüştürdü.
10- Ziynet altınları teknelerle İran’a gönderildi.
11- Ziynet altınları İran’da tekrar eritilip külçeye dönüştürüldü. İran elindeki altınları ülke ihtiyacı için kullanıma sokuyordu. Kara para aklanmıştı.

Zanjani’ye göre oluşturulan bu dev kayıt dışı ekonomide komisyonlar kaçınılmazdı. İfadesine göre; para trafiğinde yüzde 20-25’lik kısmı "aklanma komisyonu" olarak dağıtıldı. Kendi payı ise; yüzde 2 idi. Zanjani komisyonun yüzde 5’inin Dubai’de, yüzde 5’inin ise Türkiye’de kaldığını söylüyordu. Mahkeme bu noktada daha net sorular yöneltiyordu tabi. Zanjani, kendisine ait havayolu şirketleriyle Türkiye’ye soktuğu altın/paranın çıkarılması sırasında Türkiye’deki ortağı aracılığıyla Türk yetkililere yüksek miktarda rüşvet verildiğini itiraf etti. Zanjani üç Türk bakana bizzat ne kadar para verdiğini isimlerini vererek anlattı. Verdiği rakam toplamda 137 milyona dolara  denk geliyordu. Zanjani, Türkiye’de dağıtılan rüşvetin toplam rakamını da verdi: 8,5 milyar dolar! İddia ettiği 8,5 milyar dolar “komisyonun” asıl büyük kısmının dağıtımını ise“Türkiye’deki kolunun” bildiğini söylüyordu. Kimdi bu Türkiye’deki sağ kolu;  Reza Zarrab…
Şimdi size çarpıcı bir görüşmeyi aktaracağım. Bu görüşme Reza Zarrab ile eski iç işleri bakanı Muammer Güler arasında 11 Ekim 2013 günü saat 19.51 de yapılıyor.
Reza Zarrab :
-Sayın bakanım, sadece insanın ailesini zedeliyorlar, başka bir şey yok.
Eski iç işleri bakanı Muammer Güler:
-Abicim sen o konuda rahat ol. Vallahi öyle bir şey varsa senin önüne ben yatarım yaaa. Senin iç işleri bakanlığında bir şeyin yok, MİT’te bir şeyin yok, mali’de (maliyede) bir şeyin yok.
-Ne diyeceğini şaşırıyor insan…
Zanjani savunması boyunca yaptığı tüm faaliyetlerin İran’a uygulanan ambargoyu delmek, ülkesini ve halkını rahatlatmak için olduğunu söyledi. Ancak İran mahkemesi tüm bunlara rağmen idam kararı verdi. Mahkeme, Zanjani’nin para akışında Petrol Bakanı ile birlikte sahte alındı makbuzlarıyla en az 14 milyar doları "iç ettiği" görüşünde. Hatta mahkemenin elinde bu çarkın içinde dönemin devlet başkanı, dini lideri ve çok sayıda devlet yetkilisinin olduğuna ilişkin deliller var. Mahkemenin bu yetkililere doğru uzanma ihtimali Ruhani yönetiminin elindeki çok büyük bir koz. Nitekim Ruhani hükümeti idam kararının ardından “Zanjani idam edilerek asıl suçlular izini kaybettirmek istiyor” açıklamasında bulundu.
Ruhani’nin bir kritik hamlesi de “Asıl suçluların bulunmadığı ve diğer ülkelerdeki bağlantılarının ortaya çıkarılacağı güne kadar mücadelenin devam edeceği” şeklindeki açıklamasıydı. Bu uluslararası paslaşmaların eşliğinde Reza Zarrab, eşi ve çocuğunu yanına alarak Amerika’ya gitti ve FBI tarafından gözaltına alınıp tutuklandı.

Bu hamlede ABD’nin 2 amacı var:
1-Reza Zerrab üzerinden ilk etapta kendi ulusal çıkarlarına yönelik tehdidi yok etmek.
Çünkü muhakkak ABD’de de rüşvetler verildi. Orada da pislikler var. ABD bu pislikleri deşifre etmek istemiyor. En azından bu aşamada. Belki sonra onlar da kendi göbeklerini kendileri kesecekler…
2-İkinci etapta ise; İran iç siyasetinde Ruhani’nin yapamadığını yaparak, İran ekonomisi ve siyaseti üzerinde etkin olan derin gücü çökertme peşinde.
İran-Batı anlaşması gün geçtikçe gelişirken masadaki Zarrab davası, ABD’nin İran karşısında elini güçlü tutacak sağlam bir koz aynı zamanda.
Birçok otoriteye göre dava, tarihte iz bırakan siyasi davalardan birine dönüşebilir. ABD tarafından ele geçirilip delil niteliği kazanan Zarrab’ın mektubundaki “ekonomik cihat” kavramı, CIA’in İran Devrimi’nden bu yana mücadele ettiği bir kavram.
Bu davada, birkaç ülkeyle birlikte Türkiye’nin de, özellikle bir kamu bankası (Halkbank) Hazine Müsteşarlığı ve bazı siyasiler üzerinden sıkıştırılması muhtemel.
Türkiye temelde bir rüşvet soruşturması olan 17 Aralık’ı bağımsız biçimde yargılayamadı, Zarrab’a karşı hukuku işletmedi. Cezaevinde olması gereken Zarrab, şimdi yaban ellerde güçlü bir koz. Türkiye ise uluslararası sistem önünde “kara para aklama ve bankacılık sisteminde sahtekârlık” gibi büyük suçlamalarla yüzleşme riski ile karşı karşıya… İran başta da dediğimiz gibi yeni dönemi çok iyi okudu ve kendi göbeğini kendi kesti. Türkiye ise “yolsuzluk, rüşvet ve kara para aklamada büyük bir başarıya imza atarak 149 ülke arasında 12’nci sıraya yükseldi. Hele son 2-3 yılda bu başarı öyle küçümsenecek bir başarı değil. Boru mu bu? Ukrayna, Irak, Bangladeş, Katar, Mısır hatta Venezüella’yı bile solladık. Küresel Finansal Dürüstlük Örgütü Türkiye’nin son bir yılda 14 basamak birden yükselerek kara para aklamada dünya 12’nciliğine yükseldiğini duyurdu. Bir evvelki raporda Türkiye 26’ncı sırada yer alıyordu. Aklanan miktar yılda ortalama 15-16 milyar dolar…
Bakalım işin sonu nereye kadar varacak…
TÜRKİYE’DEKİ KARA PARA AKLAMA VE RÜŞVET DOSYASINI BİR SONRAKİ YAZIMDA ANLATACAĞIM…

Aaron Baruch

Kaynak :  Nokta Dergisi 04.04.2016
                 Cumhuriyet gazetesi 15.02.2014
                 Haber 7 Com  09.10.2013
                 Vikipedia
NOT : BU YAZIM  ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GURUBU’NUN RESMİ BLOGUNDA 20.08.2017 TARİHİNDE YAYINLANMIŞTIR.