7 Nisan 2020 Salı

KARA PARA DOSYASI





Reza Zarrab’ın hikayesi… Rüşvet İmparatorluğu…

Hiç uzatmadan, sallanmadan konuya doğrudan gireceğim.

Reza ailesiyle 19 Mart 2016 da ailesiyle birlikte Miami’ye turistik bir seyahat (!) için gittiğinde ABD’de tutuklandı. Ne turisti be? Resmen Amerika’ya sığındı. Çünkü ortağı ya da patronu Zanjani’nin İran’daki mahkemesi sonuçlandı. İdama mahkûm oldu. Savunmasında Türkiye’de dağıtılan rüşvetin 8,5 milyar dolar olduğunu açıkladı. Açık açık söyledi. “Yalnız üç bakana 137 milyon dolar rüşvet verdim” dedi. Reza fena halde korkuyordu. Ya İranlılar onu kaçırıp ülkelerine götürecekler, yargılayacaklar ve o da idama mahkûm edilecek, ya da rüşveti alanlar onu susturmak için indireceklerdi.
Şimdi size bu heriflerin ne yaptıklarını, nasıl yaptıklarını dilim döndüğü kadar anlatmaya çalışacağım. Ama önce Zanjani ile tanışmamız lazım.
Babek Murteza Jancani.
1974 doğumlu. Sorient Grup holding yönetim kurulu başkanı. Tahsilini Ege üniversitesinde yaptı. Ticaret hayatına deri sektörüyle başladı. Ahmedinejad’ın (İran cumhurbaşkanı2005-2013) döneminde, eski bir asker olduğu için devrim muhafızlarıyla çabucak iyi ilişkiler kurdu. Ahmedinejad’ın yürüttüğü siyaset ve nükleer program nedeniyle İran, uluslararası toplumun uyguladığı ekonomik ambargo ile çıkmazda idi. Bu darboğazı bir şekilde aşan becerikli Zanjani, ülkesinin Bakanlar Kurulu toplantısına katılacak kadar büyük bir siyasi güce ulaştı. Milyarlarca dolarları çeviren esrarengiz bir beyine dönüştü. Zanjani, BM tarafından İran’a ekonomik ambargo uygulandığı dönemde ambargoyu delmekle suçlanmış, ABD ve AB tarafından kara listeye alınmıştı. "Sarışın Oligark, Sarışın Milyarder" olarak anılıyordu. Zanjani için işler, Amedinejad’ın seçimleri kaybetmesiyle bozuldu. İran’da politik değişimler başladı. Yeni Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani Amerika ile iyi geçiniyordu. Ambargoları gevşetmesiyle birlikte artık İran’da Zanjanilerin, Zarrabların dönemi kapanıyordu. Yeni döneme İran, kendi göbeğini keserek başladı. Zanjani, Aralık 2013 de İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin talimatıyla tutuklandı. Uluslararası dengeleri bile bozabilecek 22 aylık yargı süreci başladı.
Tahran Devrim Mahkemesi Zanjani’ye 26’ıncı duruşmada idam cezası verdi. Duruşma süreci, Zenjani’nin Türkiye’de kurduğu sistemi aydınlatması bakımından oldukça önemliydi. Ancak enteresan olan, böylesine önemli yargı sürecini hiçbir Türk gazeteci izlememişti. Bu nedenle Zanjani’nin Türkiye’de dağıtılan rüşvet ve Reza Zarrab hakkında söyledikleri Türkiye’de basına pek yansımadı.
Savunma sırası davanın iki numaralı sanığı M.Ş.’ye ve üç numaralı sanığı H.F.H geldi. Bu isimleri İran gizli tuttu, her ikisi de İran devletinde önemli isimlerdi,  bunlar kimdir, görevleri neydi bilmiyoruz.
M.Ş. ve H.F.H.  Zanjani’yi, İran istihbaratı, İran Bankacılık sistemi yöneticileri ve Petrol Bakanı’yla nasıl tanıştırdığını ve onların bu suçların ne kadarının içinde olduğunu anlatmaya başladılar. Zanjani’nin daha önce talep ettiği ama mahkemenin reddettiği gizlilik kararı H.F.H. konuşunca kabul edildi. Yirmi birinci duruşmaya gelindiğinde Türkiye’de "çapraz sorgu" denilen yöntem başladı. Yargı, petrol parasının kayıp kısmının nerelerde olduğuna ilişkin daha detaylı sorguya geçti. Bunaltıcı sorgu sonucunda, Zanjani ülkesine borcunu ödemek istediğini ancak SWIFT sistemine (Tüm dünyadaki bankalar arasında elektronik fon transferi standardı sağlayan sistem…) dâhil olmamaları nedeniyle parayı İran’a getirmesinin fiilen imkânsız olduğunu dile getirdi.
Bu noktada kritik bir uluslararası hamle gerçekleşti ya da denk geldi. Amerika Birleşik Devletleri, ambargonun en güçlü ayağını ortadan kaldırdı ve İran’ı tekrar SWIFT sistemine dâhil ediverdi. Bu hamle İran yargısı karşısında Zanjani’yi köşeye sıkıştıran en güçlü darbe oldu. Zenjani sözünü ettiği paraları getiremedi. Tahran yargısı bunun bir oyalama olduğuna hükmetti ve davayı karara bağlayacağını duyurdu. Babek Zanjani’nin Tahran Devrim Mahkemesi’ndeki yargılanma maratonu 5 ay sürdü. Zenjani, 3 Ekim 2015’te başlayan davada, İran’da cezası idam olan “Fesat Fil Arz”, yani yeryüzünde yolsuzluğu yaymak ile suçlanıyordu. Zanjani’nin birlikte yargılandığı ve eski iş ortakları olan iki kişiye de idam cezası verildi. Zanjani çıkarıldığı 26’ncı duruşmada idama mahkûm edilirken gözyaşları içinde kaldığı fotoğraf ertesi gün birçok gazetenin birinci sayfasında yer alacaktı.
Zenjani’ye idam kararı verilmesi İran’da iki farklı biçimde yorumlanıyor. Bir tarafta "adalet yerini buldu!" diyenler var. Diğer tarafta ise "Zanjani feda edildi, asıl suçlular korunuyor” diyenler. Asıl suçlulardan kasıt İranlı pek çok üst düzey devlet görevlisi ve uluslararası sistemdeki bağlantıları… Dava boyunca İran medyasında, yargılamanın Türkiye’yi de kapsayan bir süreç olduğuna ilişkin haberler çıktı. Haberler ‘ismini vermek istemeyen” İranlı yetkililere dayandırıldı. Haberdeki yetkililer, Babek Zanjani’nin İran’dan çaldığı paranın büyük bir kısmının Türkiye’de olduğunu vurguluyorlardı.
4 Nisan 2016 tarihinde Amerika’da başlayan Zarrab davası bu iddianın doğruluğu hakkında yeni bir aşama olacak. Çünkü Zanjani, Zarrab’dan Türkiye’deki kolu olarak net biçimde söz etti. Duruşmalarda ve iddianamede Türkiye’nin adı sıkça geçti. Zanjani, rüşvet verdiğini inkâr etmedi hiçbir zaman. Bin beş yüz kilo altının İstanbul’da uçakta yakalandığında (09.10 2013) rüşvet vererek uçağı nasıl havalandırdığını açık açık anlattı. İran’ın petrol paralarını Türkiye’deki ortağı Reza Zarrab’a verdiğini de aynı açıklıkla dile getirdi.
Zanjani ve Zarrab olayını anlayabilmek, İran’a ambargo ile birlikte oluşturulan kayıt dışı ekonominin işleyişini bilmekten geçiyor. İran, 37 yıldır ambargolarla yaşayan bir ülke. Önceki Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, nükleer programı yeniden başlattığını duyurunca Amerika mevcut ambargoyu daha da ağırlaştırdı. Alınan uluslararası kararlıların yanı sıra daha boğucu ekonomik ambargo yöntemleri de lobi/baskı gücüyle fiilen uygulandı. Ambargo, İran’ın petrol ihracatı yaptığı ülkelere dönük baskıya da dönüştü. Bir enerji devi olan İran, dünya petrol rezervinde dördüncü; doğalgazda ise dünya ikincisi konumunda. Ülke ekonomisinin temeli petrol ve doğalgaz satışı üzerine kurulu. Uzun vadeli anlaşmalar nedeniyle doğal gaz, ambargo dışı tutuldu. Ancak petrol ihracatında İran neredeyse "kımıldayamaz" duruma geldi. Günlük üretilen 3 milyon varil petrol satışından gelecek gelir, İran halkının ihtiyaçlarını karşılamak için vazgeçilemez konumdaydı. Ambargo dayanılamaz hale gelince İran "B Planlarını" devreye soktu. Ambargo sadece devletleri kapsadığı için İran, özel şirketler üzerinden bunu delme yoluna gitti. Ahmedinejad’a yakın kişilere dünyanın çeşitli ülkelerinde onlarca ithalat/ihracat şirketi kurduruldu. "B Planı" sistemin işleyişi özetle şöyleydi:

1- Ulaşım sektöründen tanker filoları, havayolu şirketleri ve limanlar satın alınmaya başlandı.
2-Küçük tankerler, İran’dan petrolü alıp Malezya açıklarına götürmeye başladı.
3-Petrol burada büyük tankerlere aktarılarak; Kore-Singapur-Hindistan ve spot petrol piyasasına satıldı.
4- Dolar olarak alınan para altına çevrildi.
5- Altın, Malezya İslam Bankası başta olmak üzere farklı ülkelerdeki bankalar üzerinden dolaşıma sokuldu.
6-Peki, bu tonlarca altın İran’a nasıl dönecekti? Sistemde dönen para oldukça büyüktü. Zanjani’nin duruşmada verdiği bilgiye göre bazen günde 2 milyon varil (250 milyon dolar) petrol satıldığı olmuştu. İran’ın petrol üretim kapasitesini düşündüğümüzde yıllık 80-90 milyar dolar büyüklükten söz ediyoruz. Bu kadar “kara parayı” dolaşıma sokmak büyük bir zorluktu. "Zanjani Çarkı" tam bu noktada devreye girdi. "Sarışın Oligark" tek başına iki yılda 170 milyar dolarlık kara parayı aklayıp dolaşıma soktu.
7- Satın aldığı havayolu firmaları (İddiaya göre Türkiye’de Onur…) ya da kiraladığı uçaklarla bu altınları Türkiye’ye soktu.
8- Altın, “değerli taş” ya da başka isimlerle gümrüklenerek Dubai’ye nakledildi. Böylece Türkiye çok büyük “altın ve değerli taş ihraç eden ülke” olarak gözükmeye başladı. Türkiye’de sanki cari açık kapanıyordu.
9- Dubaili mücevherat üreticileri bu altınları eritip ziynet eşyasına dönüştürdü.
10- Ziynet altınları teknelerle İran’a gönderildi.
11- Ziynet altınları İran’da tekrar eritilip külçeye dönüştürüldü. İran elindeki altınları ülke ihtiyacı için kullanıma sokuyordu. Kara para aklanmıştı.

Zanjani’ye göre oluşturulan bu dev kayıt dışı ekonomide komisyonlar kaçınılmazdı. İfadesine göre; para trafiğinde yüzde 20-25’lik kısmı "aklanma komisyonu" olarak dağıtıldı. Kendi payı ise; yüzde 2 idi. Zanjani komisyonun yüzde 5’inin Dubai’de, yüzde 5’inin ise Türkiye’de kaldığını söylüyordu. Mahkeme bu noktada daha net sorular yöneltiyordu tabi. Zanjani, kendisine ait havayolu şirketleriyle Türkiye’ye soktuğu altın/paranın çıkarılması sırasında Türkiye’deki ortağı aracılığıyla Türk yetkililere yüksek miktarda rüşvet verildiğini itiraf etti. Zanjani üç Türk bakana bizzat ne kadar para verdiğini isimlerini vererek anlattı. Verdiği rakam toplamda 137 milyona dolara  denk geliyordu. Zanjani, Türkiye’de dağıtılan rüşvetin toplam rakamını da verdi: 8,5 milyar dolar! İddia ettiği 8,5 milyar dolar “komisyonun” asıl büyük kısmının dağıtımını ise“Türkiye’deki kolunun” bildiğini söylüyordu. Kimdi bu Türkiye’deki sağ kolu;  Reza Zarrab…
Şimdi size çarpıcı bir görüşmeyi aktaracağım. Bu görüşme Reza Zarrab ile eski iç işleri bakanı Muammer Güler arasında 11 Ekim 2013 günü saat 19.51 de yapılıyor.
Reza Zarrab :
-Sayın bakanım, sadece insanın ailesini zedeliyorlar, başka bir şey yok.
Eski iç işleri bakanı Muammer Güler:
-Abicim sen o konuda rahat ol. Vallahi öyle bir şey varsa senin önüne ben yatarım yaaa. Senin iç işleri bakanlığında bir şeyin yok, MİT’te bir şeyin yok, mali’de (maliyede) bir şeyin yok.
-Ne diyeceğini şaşırıyor insan…
Zanjani savunması boyunca yaptığı tüm faaliyetlerin İran’a uygulanan ambargoyu delmek, ülkesini ve halkını rahatlatmak için olduğunu söyledi. Ancak İran mahkemesi tüm bunlara rağmen idam kararı verdi. Mahkeme, Zanjani’nin para akışında Petrol Bakanı ile birlikte sahte alındı makbuzlarıyla en az 14 milyar doları "iç ettiği" görüşünde. Hatta mahkemenin elinde bu çarkın içinde dönemin devlet başkanı, dini lideri ve çok sayıda devlet yetkilisinin olduğuna ilişkin deliller var. Mahkemenin bu yetkililere doğru uzanma ihtimali Ruhani yönetiminin elindeki çok büyük bir koz. Nitekim Ruhani hükümeti idam kararının ardından “Zanjani idam edilerek asıl suçlular izini kaybettirmek istiyor” açıklamasında bulundu.
Ruhani’nin bir kritik hamlesi de “Asıl suçluların bulunmadığı ve diğer ülkelerdeki bağlantılarının ortaya çıkarılacağı güne kadar mücadelenin devam edeceği” şeklindeki açıklamasıydı. Bu uluslararası paslaşmaların eşliğinde Reza Zarrab, eşi ve çocuğunu yanına alarak Amerika’ya gitti ve FBI tarafından gözaltına alınıp tutuklandı.

Bu hamlede ABD’nin 2 amacı var:
1-Reza Zerrab üzerinden ilk etapta kendi ulusal çıkarlarına yönelik tehdidi yok etmek.
Çünkü muhakkak ABD’de de rüşvetler verildi. Orada da pislikler var. ABD bu pislikleri deşifre etmek istemiyor. En azından bu aşamada. Belki sonra onlar da kendi göbeklerini kendileri kesecekler…
2-İkinci etapta ise; İran iç siyasetinde Ruhani’nin yapamadığını yaparak, İran ekonomisi ve siyaseti üzerinde etkin olan derin gücü çökertme peşinde.
İran-Batı anlaşması gün geçtikçe gelişirken masadaki Zarrab davası, ABD’nin İran karşısında elini güçlü tutacak sağlam bir koz aynı zamanda.
Birçok otoriteye göre dava, tarihte iz bırakan siyasi davalardan birine dönüşebilir. ABD tarafından ele geçirilip delil niteliği kazanan Zarrab’ın mektubundaki “ekonomik cihat” kavramı, CIA’in İran Devrimi’nden bu yana mücadele ettiği bir kavram.
Bu davada, birkaç ülkeyle birlikte Türkiye’nin de, özellikle bir kamu bankası (Halkbank) Hazine Müsteşarlığı ve bazı siyasiler üzerinden sıkıştırılması muhtemel.
Türkiye temelde bir rüşvet soruşturması olan 17 Aralık’ı bağımsız biçimde yargılayamadı, Zarrab’a karşı hukuku işletmedi. Cezaevinde olması gereken Zarrab, şimdi yaban ellerde güçlü bir koz. Türkiye ise uluslararası sistem önünde “kara para aklama ve bankacılık sisteminde sahtekârlık” gibi büyük suçlamalarla yüzleşme riski ile karşı karşıya… İran başta da dediğimiz gibi yeni dönemi çok iyi okudu ve kendi göbeğini kendi kesti. Türkiye ise “yolsuzluk, rüşvet ve kara para aklamada büyük bir başarıya imza atarak 149 ülke arasında 12’nci sıraya yükseldi. Hele son 2-3 yılda bu başarı öyle küçümsenecek bir başarı değil. Boru mu bu? Ukrayna, Irak, Bangladeş, Katar, Mısır hatta Venezüella’yı bile solladık. Küresel Finansal Dürüstlük Örgütü Türkiye’nin son bir yılda 14 basamak birden yükselerek kara para aklamada dünya 12’nciliğine yükseldiğini duyurdu. Bir evvelki raporda Türkiye 26’ncı sırada yer alıyordu. Aklanan miktar yılda ortalama 15-16 milyar dolar…
Bakalım işin sonu nereye kadar varacak…
TÜRKİYE’DEKİ KARA PARA AKLAMA VE RÜŞVET DOSYASINI BİR SONRAKİ YAZIMDA ANLATACAĞIM…

Aaron Baruch

Kaynak :  Nokta Dergisi 04.04.2016
                 Cumhuriyet gazetesi 15.02.2014
                 Haber 7 Com  09.10.2013
                 Vikipedia
NOT : BU YAZIM  ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GURUBU’NUN RESMİ BLOGUNDA 20.08.2017 TARİHİNDE YAYINLANMIŞTIR.

5 Nisan 2020 Pazar

ASLINDA BİLİYORUZ…







Metrodan aşağı iniyor, telefonumdan kare kod uygulamasını açıp bilet kontrol cihazına okuttuktan sonra hızlıca gelen trene yetişmeye çalışıyorum. Oturacak yer bulmak buradaki en önemli konu, zira yol kısa değil. Neyse ki boş bir yer bulup hemen dolduruyorum orayı. 

Metrodaki internet, evimdeki internetten daha hızlı olduğu için yaklaşık 45 dakika süren yolculuğumun nasıl geçtiğini fark etmeden Jing’an Temple istasyonundan inerek, ikinci hatta aktarma yapıyorum. Kafaları telefonlara gömülü şekilde yürüyen insan kalabalığından sıyrılarak, mini bir markete girip içecek bir şeyler alıyor ve ödemeyi her zaman olduğu gibi “WeChat Pay” ile yapıyorum. Zaten Çin’de en son ne zaman para kullandığımı dahi hatırlamıyordum. Şarjım ya da internetim biter diye telefon kılıfımın arasına koyduğum 100 yuan bile eskimeye başlamıştı.

İkinci hatta aktarma yaptıktan sonra, Lujiazui istasyonunda iniyorum. Şu meşhur Şanghay televizyon kulesinin olduğu yer. İlk işim Luckin Coffee’ye gitmek. Hem Starbucks’tan ucuz, hem de kahve kalitesini çok beğeniyorum. Üstelik telefonumdaki uygulamadan satın alınca, 28 yuan’a aldığım kahveyi çok rahat 10-14 yuan aralığında satın alabiliyorum. Kahve almak için ne kasaya gidiyorum ne de sıraya giriyorum. Telefonumdaki uygulamadan siparişi veriyorum, kare kod ile ödemeyi yapıyorum. Uygulama bana bir sıra numarası veriyor. Çağrılınca gidip kahvemi alıyorum. Bitti.

Çin’de sistem teknoloji kullanımını öyle ciddi bir şekilde teşvik ediyor ki isteseniz dahi bundan uzak kalamıyorsunuz. Kahvemi alıyor ve yürümeye başlıyorum. Karşıdan karşıya geçmem gerekiyor. Yolda araç yok ama bekliyorum; çünkü geçersem karşıdaki kamera beni tespit edip yüzümü trafik ışığının altında bulunan ekrana yansıtacak ve beni ifşa edecek.

Kaspersky, (*) bundan yaklaşık bir yıl önce "Earth 2050" isimli bir web sitesi hazırlayarak çok ünlü fütüristlere geleceğe dair bazı tahminler yaptırmıştı.

Fütüristlerin aksine şimdi anlatacaklarım tahmin falan değil. Var olan, yaşadığımız ve muhtemelen yakın bir gelecekte tüm dünyanın yaşayacağı bir gelecek. Biz burada sadece beta sürümünü önceden deneyimliyoruz. Tüm sistem açıkları giderildikten sonra, dünyanın diğer ülkeleri de çok yakında bu teknolojileri kullanmaya başlayacak ve bizim şu anki tecrübelerimizi yaşayacaklar.

Size iyi bir tablo çizmek isterdim fakat gelecek daha çok toplumun nasıl kontrol edilebileceği üzerine kurgulanıyor.

Küresel salgınla birlikte Çin’de çok yeni teknolojiler kullanılmaya başlandı. Öyle ki sadece 3 aylık bu süreçte, Çin yönetimi 2000 yeni teknolojiden faydalandı.

SOSYAL KREDİ SİSTEMİ

Çin, uzun bir süredir vatandaşlarının davranışlarını “sosyal güven” başlığı altında sıralayarak büyük bir puanlama sistemi kurmuş durumda. Sistem şahıslara sahip oldukları puanlara göre ödül veya ceza veriyor. Devletin belirlediği kurallara uyanlar ödüllendirilecek. Kurallara uymayanlar cezalandırılıp teşhir edilecekti. Sistem bireylerin puanlarını belirlerken; harcama alışkanları, sosyal medya kullanımı, arkadaş çevresi gibi son derece kapsamlı unsurların dahil olduğu bir algoritmayı kullanıyor. Basitçe anlatmak gerekirse; bankaların kara listesi olduğu gibi artık devletlerin de kara listeleri olacak. Kara listeye girenler birçok ayrıcalıktan faydalanamayacak. Seyahat ve sağlık hakları dahi kısıtlanabilecek. Kırmızı ışıkta geçmek, kapalı alanda sigara içmek bile notunuzu düşürebilecek. Çin bu yılın sonuna kadar tüm vatandaşlarını puanlamayı amaçlıyor. Yapay zekâ ile bütünleşmiş kameralar ile anlık bir şekilde insanlara puan verecek ve bu puanlar sayesinde, Çin vatandaşları ya iyi vatandaş ya da kötü vatandaş olarak sınıflandırılacak. Şöyle bir şey hayal edin, sokağa çıktığınız andan itibaren milyonlarca kamera her anınızı gözetliyor. Yaptığınız her şey hazırlanan algoritmalarla çözümleniyor ve sizlere puan veriliyor. Üstelik sistemin yakın gelecekte tüm dünyada uygulanmaya başlanması kesin gibi. Bu sistemin en önemli yardımcısı ise tüm ülkeyi sarmalayan yapay zekâ destekli 200 milyondan fazla kamera.

YAPAY ZEKÂSI OLAN KAMERALAR

Çin'de yüz tanıma sistemine sahip kameralar her yerde. Yapay zekânın da dâhil olduğu sistem korkutucu. Bilim kurgu gibi gelse de her şey gerçek. Sistem aynı anda yüzlerce kişiyi analiz ediyor. En önemli kısım sistemin psikolojik analizler yapabilmesi. Kamera görüş alanında bulunan bütün insanları tanımlıyor. Sakin mi sinirli mi olduğunu, yüzündeki mutluluk oranını, üstünde nasıl bir elbise olduğunu, saç rengini, cinsiyetini, adını soyadını hatta ırkını bile anında tespit edebiliyor. Sistem herkesi izliyor, tanıştıkları diğer kişileri belirliyor ve iki hafta boyunca takipte kalabiliyor. Üstelik sistem sadece yüzünü gördüğü kişileri değil, arkası dönük ve çok uzakta bulunan kişileri de tanımlayabiliyor. Bunu da şahsın hareketlerinden anlıyor. Herkesin yürüme şekli, kol ve bacak koordinasyonunun farklı olduğu bilgisi üzerinden hareket eden sistem, gün içerisinde herkesten topladığı bilgileri bir havuzda topluyor. Daha sonra sadece arkadan görülen bir şahıs tespit edilmek istendiğinde, hedef kişi havuzda bulunan örneklerle karşılaştırılıyor ve eşleştirme başlıyor. Şu an Çin’de kullanılan bu teknoloji de çok yakın zamanda tüm dünyaya yayılacak. Zira bu teknoloji, güneydoğu Asya ve Ortadoğu ülkeleri başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerine ihraç edilmeye hazır halde. Ve görüşmeler başlamış durumda. 

PARAYI LİDYALILAR BULDU ÇİNLİLER BİTİRECEK

Diğer önemli bir olay da dünyanın çok yakın bir gelecekte para kullanma olayına son vereceği gerçeği. Çin’de şu an neredeyse nakit para kullanımı sıfırlanmış vaziyette. Çin’i biraz bilen biri Çin'de “WeChat” ve “Alipay” ile tüm bankacılık işlemlerinin rahatça yapılabildiğini, en ufak dükkândan tutun en büyük mağazaya kadar sadece QR kod okutarak her ödemenin yapıldığını da bilir. Sistem o kadar yaygın ki Çinliler nakit parayı neredeyse bıraktı diyebiliriz. Hiçbir ücret ödemeden, her istediğinize mesajlaşma uygulamanız üzerinden istediğiniz kadar para gönderebiliyorsunuz. Faturalarınızı ödeyip, sinema bileti alabiliyor, ev kiralıyor, uçak ve tren biletlerinizi sadece bu uygulamalar üzerinden satın alabiliyorsunuz. Çin şimdi bu sistemin tüm dünyaya yayılmasını istiyor ve bu alanda tekelleşmeye çalışıyor. Bu amaçla dünyanın her ülkesinde ciddi yatırımlar yapıyor. Şimdiye kadar 49 ülkeye girmeyi başardılar. Türkiye de girmeye çalıştıkları ülkelerden biri. Çin'in yanı sıra Facebook da WhatsApp üzerinden böyle bir sistem kurmaya çalışıyor. Yazılanlara göre Facebook sistemin öncelikle para transferi yapmasına olanak verecek, böylelikle bankaların aracılık ücretlerine son verecek. Yani çok yakın bir zamanda şunlarla karşılaşacağız. Bankacılık sistemi değişecek. Artık bankalar olmayacak, nakit para olmayacak, kuyruklar ya da aracılık ücretleri de olmayacak. Üstelik sistem zaten dünyanın birçok yerinde uygulanıyor. Ve sistem tuttu. İnsanlar bu yeni deneyimi çok sevdi.

Şimdi mesele bu deneyimi tüm dünyaya yaymak ve daha da yaygınlaştırmak.  Kripto paralar ile bunun çok daha rahat olabileceğini söyleyebiliriz. Geriye sadece bunu deneyimlememiş insanların korkularını kırmak kalıyor. Bu sorun da biraz zaman almakla birlikte yakın zamanda üstesinden gelinecek bir konu.

Polislerin kullandığı yapay zekâya sahip kask ve gözlükler, elektrikli araçlar, ülkenin tamamına yayılmış hızlı trenler, insansızlaşan marketler, neredeyse her şeyin barkod sistemiyle işlediği bir ülke. Kısacası Çin, şimdiden geleceği yaşıyor ve çok yakın zamanda Çin’in deneyimleri tüm dünyaya yayılacak. Fakat devletin birey üzerinde kontrolünün arttığı ve her anımızın gözetlendiği bir gelecekle karşılaşacağız.

Bugün yaşanan salgın ise demokrasi ve insan hakları gibi itirazlarla bu sisteme karşı çıkanları da susturacağa benziyor. Çünkü hepimiz bunların gerekli olduğuna inandırılacağız. 

Yazıma George Orwell’in kült romanında  1984’de geçen bir pasajla son vermek istiyorum:
“Biz, zorla boyun eğilmesinden hoşlanmayız. Bize kendi isteğinle uymalısın. Biz bize başkaldıranları yok etmeyiz. Akıllarını ele geçirip değiştirir, yeniden biçimlendiririz. Ondaki tüm kötülüğü yok eder, onu yalnız görünüşte değil, tüm gönlü ve tüm ruhuyla kendi tarafımıza çeker, sonra öldürürüz.”

NURETTİN AKÇAY
SANGHAY ÜNİVERSİTESİ – AKADEMİSYEN – ÇİN UZMANI




 (*)Kaspersky Lab, merkezi Moskova, Rusya'da bulunan ve İngiltere'de bir holding şirketi tarafından işletilen çok uluslu bir siber güvenlik ve virüsten koruma sağlayıcısıdır. 1997 yılında Eugene Kaspersky, Natalya Kaspersky ve Alexey De-Monderik tarafından kuruldu;

4 Nisan 2020 Cumartesi

MOSSAD VE KORONA








Bütün dünya gibi İsrael’de korona belasına karşı bir savaş veriyor. Elbette bu savaşta en önemli silah tıbbi malzeme…


Dünyada hiçbir ülke CoVit19 virüsünün yarattığı böylesi bir pandemiye hazır değildi. Ancak 17 yıl evvel Uzakdoğu ülkeleri akut solunum yolu sendromu  SARS- severe acute respiratory syndrome” virüsüyle karşı karşıya kalmıştı. SARS koronavirüsü (SARS-CoV) 2003 yılında tanımlanmıştı. Misk kedilerinden veya yarasalardan gelen bir hayvan virüsü olduğu düşünülmektedir. Başlangıç noktası Çin’in Guangdong eyaletidir. Dünya çapında 8 bin kişiye bulaşmış ve 800 kişinin ölümüne sebep olmuştur. Bu salgın uzak doğu ülkelerine böylesi bir pandemide neler yapılması gerektiği konusunda bir hayli tecrübe kazandırdı.

Japonya’da ilk CoVit19 vakası 15 Şubatta görülmesine rağmen bu gün (04.04.2020) toplam vaka sayısı 2935 ve ölü sayısı sadece 69’dur. (Japonya’nın nüfusu yaklaşık 130 milyondur.) Aynı şekilde Güney Kore’de ilk vaka 15 Şubatta görülmüş, bugün (04.04.2020) toplam vaka 10.156 olup total ölüm sayısı 177’dir. Güney Kore’de salgın 12 Marttan sonra kontrol altına alınmış ve ortalama günlük yeni vaka sayısı 100’lere hatta 80’lere inmiştir. (Güney Kore’nin nüfusu yaklaşık 39 milyondur.)

Ne Avrupa’nın ne Amerika’nın böyle bir salgında neler yapılması gerektiği, önceden neler hazırlanması icap ettiği hakkında bir fikri yoktu. Elbette İsrael’de aynı durumdadır. Hiçbir ülkede tıbbi maske, önlük, gözlük, ilaçlar veya ham maddeleri, dezenfektanlar,  en önemlisi suni solunum cihazları ve bunları kullanacak personel bu salgınla başa çıkabilecek düzeyde olmaktan çok uzakta. İşte tam bu noktada MOSSAD devreye giriyor.

Yukarıda adını saydığım ya da saymadığım CoVit19 savaşında ihtiyaç duyulan malzemeler elbette bu gün bütün dünyada bulunamıyor. Neredeyse her ülke bu malzemelerin ihracatını yasaklamış durumda. En çok ihtiyaç duyulan şeylerin başında suni solunum cihazları gelmekte. Dünyanın en büyük otomobil üreticileri, Türkiye’de Arçelik, İsrael’de demir kubbeyi yapan Refael firması ve başkaları şimdi bu cihazı yapmaya soyundu.

İtalya ve İspanya’da suni solunum cihazları yaşlılardan sökülerek gençlere takıldı. O zavallılar boğularak öldüler. Kimin yaşayacağına kimin öleceğine doktorlar karar veriyorlardı. Dünya bu görüntüleri kolay kolay unutamayacak.

MOSSAD yetkilisi “dünyada suni solunum cihazları eksikliği yüzünden ölüyorlar, İsrael’de bu olmayacak” dedi.  Tel-HaŞomer hastanesindeki toplantıda MOSSAD yetkilisi “diğer ülkelerin sipariş ettikleri ekipmaları elde etmek için bağlantılarımız var” şeklinde bir açıklama yaptı. MOSSAD sağlık sistemini kurtarmak korona savaşında eksik olan donanımı sağlamak için bu ülkenin bu en büyük savaşında üstüne düşeni her zamanki gibi fazlasıyla yapıyor. Belki neler yaptıklarını hayatta kalanlar yıllar sonra öğrenecekler.

Bizlerin şu anda bildiğimiz ilk etapta 100 bin, sonra 400 bin test kitinin MOSSAD tarafından İsrael’e getirildiğidir. Bunların hangi ülkelerden getirildiği bilinmiyor. Ancak açıklamalarda “diplomatik ilişkilerin zayıf olduğu ülkelerden” deniyor. Sanki “Birleşik Arap Emirlikleri” işaret ediliyor ama bilemeyiz tabii. Ancak bir başka skandal habere göre ilk gelen 100 bin kit yanlış gelmiş. MOSSAD “ne istedilerse onu getirdik” şeklinde bir açıklama yaptı.

Kombine bir orduyu yöneten H. Sekiz gün öncesine kadar suni solunum cihazını neye benzediğini dahi bilmiyordu. Başbakanlık ve sağlık bakanlığı önümüzdeki günlerde İsrael’in ihtiyacı olan listeyi masaya koymuş bulunuyor. Listede tam 130 milyon kalem malzeme var ve bunlar şu anda hiçbir ülkede resmen satılmıyor. MOSSAD bu malzemeleri tedarik edip ülkeye getirmesi gerekli. Çok değişik bir savaş bu…

İnsanların üstüne düşen, ülke bu savaşta pozisyon alana kadar koronaya yakalanmamaktır.  Savaşçılara (sağlıkçılara) zaman kazandırmalıyız. Bu koronaya ve zamana karşı bir savaş. Sağlıkçılar günler ilerledikçe, malzemeler ülkeye geldikçe daha donamlı, daha tecrübeli ve daha başarılı olacaklar. Sonunda ilaç ya da aşı bulunacak ve dünya bu beladan kurtulacak. Ancak savaşın sonunu görebilmek için hayatta kalmalıyız.

Her savaşta senaryolar hazırlanır. Korona savaşında MOSSAD’ın İsrael için hazırladığı senaryoya göre Mayıs sonunda İsrael’de toplam 1 milyon vaka olacak. Hastalarla başa çıkabilmek için 10 bin suni solunum cihazı o tarihten evvel hazır edilecek. Bunun yanında 50 milyon korona ilacı, 700 bin cerrahi maske, 2 milyon tulum ve gözlüğe ve başka malzemelere ihtiyaç var. MOSSAD tugay komutanı H. Diyor ki:
“Dünyada insanlar donanım ve malzeme eksikliği için ölüyorlar ama İsrael vatandaşlarının hiçbir şeyi eksik olmayacak.”

Kolay gelsin MOSSAD, ülkenin sana şimdi her zamanki gibi çok ihtiyacı var ve güvenimiz sonsuz… Yolunuz kolay olsun, açık olsun, yaradan sizlerle olsun…

Bütün bu donanımı kullanarak kendi canlarını ortaya koyan İsrael’de ve tüm dünyadaki sağlık çalışanlarını yürekten kutluyorum, teşekkür kelimesi yetmiyor, bütün dünya sağlıkçılara MİNNETARDIR.  Yaradan sizleri korusun. AMEN…

Bu uğurda bütün dünyada hayatını kaybeden sağlıkçılara ve diğer personeleTanrı rahmet eylesin, yolları ışık mekânları cennet olsun. AMEN…

Aaron Baruch (Ankaralı)


Kaynak:

World Health Organization - https://www.who.int/ith/diseases/sars/en/
Ilana Dayan röportajı