22 Ağustos 2020 Cumartesi

CUMHURBAŞKANI MÜJDEYİ PATLATTI












İki gün evvel TC. Cumhurbaşkanı Sn.Erdoğan Türkiye’ye çağ atlatacak bir müjdeyi Cuma günü (21.08.2020) açıklayacağını duyurdu. Türkiye Cuma günü haberlere kitlendi ve cumhurbaşkanımız haberi patlattı. 

“Karadeniz’de doğalgaz bulundu…”

Arkadaşlar ben 70 yaşımı biraz geçtim, ama çok fazla eskilere gitmeden sadece AKP döneminde Türkiye’de petrol bulunduğu müjdelere şöyle bir baktım, 10 kereden fazla… İşte size kaynaklarıyla tarihleriyle bir bir özet:

1- Hürriyet Gazetesi: (9 Eylül 2004)  Akçakoca açıklarında doğalgaz bulundu. TPAO Genel Müdürü Osman Saim Dinç Akçakoca açıklarında ekonomik ve ticari doğalgaz bulunduğunu, yılsonuna kadar ciddi yatırımlar yapılarak doğalgazın karaya çıkartılacağını bildirdi. 

2- Demirören Haber Ajansı: (26 Kasım 2006) TPAO Üretim Daire Başkan Yardımcısı Mehmet Kul, Türkiye’nin Karadeniz’de bulunan ilk doğalgaz üretim tesisinde sona gelindiğini açıklarda ve daha derinlerde petrol bulacaklarından emin olduklarını duyurdu. 

3- Anadolu Ajansı: (20 Mayıs 2007) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Akçakoca açıklarında çıkartılacak doğal gazın Türkiye konutlarında tüketilen doğalgazın % 10’unu karşılayacağını bildirdi. 

4- Sabah Gazetesi : (26 Ağustos 2007) Müjdeli haber önceki gün Mecliste Cumhurbaşkanlığı 2. Tur oylaması yapılırken geldi. Müjdeli haberi Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler verdi. 

5- Sabah Gazetesi: (15 Mayıs 2009) Sakarya’da doğalgaz bulundu. Kaynarca ilçesinde TPAO tarafından yapılan sismik araştırmalar sonrasında bölgede sondaj çalışmaları başlatıldı. 

6- Anadolu Ajansı: (17 Haziran 2010) TPAO’nın Batı Karadeniz açıklarında sürdürdüğü sondaj çalışmaları sırasında 1600 metre derinlikte yeni rezerv bulunduğu açıklandı. 

7- Anadolu Ajansı: (29 Mart 2011) TPAO’dan Akçakocadaki üretim platformuyla ilgili güzel haber geldi. TPAO Üretim Daire Başkan Yardımcısı Mehmet Kul, günlük 250 bin metreküp olan doğalgaz üretiminin 600 bin metreküpe çıktığını söyledi. 

8- Bakan Taner Yıldız: (25 Ağustos 2012) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız Hakkâri civarında önemli petrol bulgusuna rastlandığını ancak terör nedeni ile aramaya başlanılamadığını söyledi.

9- Milliyet Gazetesi: (10 mart 2013) Enerji savaşlarının yeni merkezi Karadeniz oluyor. Exxon-Mobil, Shall, Chevron, Total, ve başka küresel oyuncular bölgeye akın etmesi Karadeniz’de petrol var tezini güçlendiriyor. 

10- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez: (29 haziran 2020) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez  “TPAO kendi imkanları ile sondaj yaparak Akçakoca’da doğalgaz rezervi yakaladı” dedi. 

Petrol bulundu haberleri yeni değil. Şöyle bir baktım, ilk petrol müjdesi 24 Ekim 1939’da verilmiş. Yeni Mersin Gazetesi Çorum’da Petrol bulunduğunu bildirmiş.

Bunlar benim bulduklarım. Ama çok daha fazlaymış.  Dün gazeteci Deniz Zeyrek “2003 yılından beri 30 kez petrol ya da doğalgaz bulunduğu haberi verilmiş, üşenmedim saydım” diyor dünkü paylaşımında, ve şöyle devam ediyor:

“Üşenmedim saydım, 2003 yılından beri değişik bakanlar ve başbakan en az 30 kere Anadolu’nun değişik yerlerinde ya da denizlerde petrol veya doğalgaz bulunduğuna dair bilgiler paylaşmış. Bazı haberlerde Türkiye’nin 4o yıllık ihtiyacını karşılayacak kadar ifadesi dahi kullanılmış.”

Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan üretimin 2023 yılında başlayacağını müjdeledi(!) Tam da seçim yılı. Olasıdır ki “bu doğalgazı önce sıvılaştırıp büyük tanker gemilerle Akdeniz’e göndereceğiz, doğalgazımızı pazarlayabilmemiz için Kanal İstanbul şart oldu artık” da diyeceklerdir. 

Her şeyden önce derin denizlerde bulunan petrolün ya da doğalgazın çıkartılıp kullanılabilir hale getirilmesi öyle iki üç senede başarılabilecek bir iş değil. Bana pek inandırıcı gelmedi, hatta hiç inandırıcı değil. 

Bir de ne geldi aklıma biliyor musunuz? Acaba Sn. Erdoğan’ı da birileri kandırıyor mu? Malum, daha evvel de “kandırıldık” demişti. Sakın yine kandırmış olmasınlar? 

Esasında Türkiye halkı memleketimizde “kömür blumdu, petrol bulundu, altın bulundu” haberlerine alışık. Hatta o kadar tabiatta bulunmayan “neptünyum” bulundu diye bile haberler çıkmıştı. 

İnşallah doğru çıksın. Kim sevinmez ki? Zenginliğin kimseye zararı yok, hatta faydası bile var. Ancak tam doların tarihi zirveler yaptığı dönmede Akdeniz’de sahte gerginlikler yaparak, Karadeniz’den müjdeler vererek gündem değiştirme çabaları nereye kadar işe yarayacaktır bilemiyorum. Ne doların ateşi iniyor ne de bu sahte gündemler akıllı araştırmacı insanları inandırabiliyor. Tıpkı pandemi haberlerine kimsenin inanmadığı gibi ne yazık ki inandırıcılığını kaybeden Türkiye siyasileri kimseyi ikna edemiyor kanaatindeyim. 
Eğer siz okuyucularımı birazcık bu komik haberle eğlendirebildiysem ne mutlu bana. Esen kalın.

Aaron Baruch (Ankaralı)  

Kaynakça : 
Bir gün : https://www.birgun.net/haber/bulunan-ama-daha-sonra-haber-alinamayan-dogalgaz-ve-petrol-rezervleri-312804?__cf_chl_captcha_tk__=474d854a7cb9d0c55cd04b0c9217f982bbb852fa-1598079716-0-AWWv_cQ0bxRZ_e_
Gazeteci Deniz Zeyrek’in haberi : http://www.diken.com.tr/deniz-zeyrek-2003ten-beri-30-kez-petrol-ya-da-dogalgaz-bulunduguna-dair-bilgi-paylasilmis/
Ayrıca Yılmaz Özdil Usta’nın Videosundan da faydalandım. 

15 Ağustos 2020 Cumartesi

OYUN İÇİNDE OYUN…













ABD’nin arabuluculuğunu yaptığı görüşmeler sonucunda dün İsrail ile BAE, (Birleşik Arap Emirlikleri) arasında normalleşme (barış) anlaşmasına vardıklarını duyurdular…
İsrael bu sabah BARIŞA uyandı…
Uzun yıllardan beri tüm Arap ülkeleri gibi BAE de İsrail ile dost olmayan ilişkiler yürütmekteydi. Ancak bölgedeki İran tehdidi, BAE, Suudi Arabistan Umman ve diğer Arap ülkelerini ABD’nin koruma şemsiyesi altına girmeye zorlamaktaydı. Düşmanımın düşmanı benim dostumdur düsturu bu durumda İsrail’in mevzubahis Arap ülkeleri ile dost olması anlamına gelmekteydi.
İşte tam o sırada Başkan Trump iktidara geldi ve “Yüzyılın Barış Planı” adı altında Filistin ile İsrail arasında bir barış planı ortaya attı. Bu plana göre İsrail hâkimiyetinde bulunan 7 Arap şehri Filistin otoritesine geçecek, Batı Şeria’da bulunan bazı Yahudi yerleşim yerlerinin bulunduğu bölge İsrail tarafından ilhak edilecekti. Buna karşılık ABD bölgede 50 milyar dolarlık yatırımlar yapacak, 1 milyon Filistinliye istihdam sağlayacaktı. Daha bir sürü detay var ama konuyu uzatmamak için bu kadarını yazmakla yetineceğim. Esasında meğerse gerçekten yüzyılın barış planıymış, müthiş bir plan, okuyun bakın, hayret edeceksiniz…
Beklenildiği gibi İsrail tarafı bu planı kabul ettiyse de Filistin tarafı daha okumadan “kullu Filistin – hepsi Filistin” (has ve şalom, has ve halila) diyerek planı her zamanki gibi çöpe attı. Bu kimseyi şaşırtmadı.
Bu arada son seçim döneminde Bibi (17 senedir İsrail başbakanı olan NETANYAHU)  “Seçilirsem, Filistin tarafı Trump’ın barış planını kabul etse de, etmese de ben Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim yerlerinin bulunduğu bölgeyi ilhak edeceğim” diyerek özellikle İsrailli sağcı seçmenlerin oylarını toplamaya çalıştı.
Seçimlerden sonra ilk etapta koalisyonu kurmayı beceremediyse de çeşitli politik manevralarla en büyük rakibi Mavi Beyaz Partisini parçalamaya muvaffak olan Bibi, bu partinin lideri olan GANTZ ile sonunda koalisyon yapmayı başardı. Böylece üç seçimden sonra yine başbakan olmayı başararak seçim sihirbazı olduğunu bir kere daha kanıtladı.
Bu arada İsrail solu, ilhak konusuna son derece tepki göstermekteydi. İlhakın Filistin ile olası bir barışı engelleyeceği ve Oslo sürecini sona erdireceğini öne sürerek ilhaka karşı nümayişler protestolar düzenlemekteydiler. İsrail solu “Filistinlilere ne istiyorlarsa verelim, yeter ki barış olsun” diyorlardı… Sağcılar ise “ boşuna uğraşmayın, bütün İsrail’i verseniz bunlarla yine anlaşamazsınız” diyerek bu görüşe karşı çıkıyorlardı.  Laf aramızda, “aman ne verecekseniz verin, yeter ki barış olsun, bizim de buralarda rahatımız bozulmasın” diyen Türk Yahudilerinin de İsrail solu ile aynı görüşte olduklarından hiç şüphem yok.
Neticede Bibi yolundan dönmedi. Bu arada çok fazla insanın dikkatini çekmeyen bir gelişme oldu. MOSSAD başkanının görev süresi uzatıldı. Korona sürecinde İsrail’in tıbbı malzeme ihtiyaçları MOSSAD’ın gerçekleştirdiği operasyonlarla  karşılanmaktaydı ve El Al uçakları BAE’nden İsrail’e tıbbi malzeme taşımaya başlamıştı. İyi de BAE ile İsrail düşman değiller miydi? Nasıl oluyor da İsrail uçakları BAE hava-alanlarından İsrail’e tıbbi malzeme taşıyordu? Demek ki “konu sağlık olunca düşmanlık filan kalmıyor” diye düşündük o günlerde. Meğerse oyun içinde oyun varmış. Hem de ne oyun…
Birkaç ay evvel Bibi ilhak kararını 1 Temmuz’da uygulamaya koyacağını ilan etti. Trump iskemlesinde otururken bunu gerçekleştirmek istiyordu. Avrupa ilhaka karşı çıkıyor yüzlerce Avrupalı parlamenter Bibi’ye “sakın yapma” diyerek imzaladıkları bildirileri gönderiyorlardı.
Bibi yolundan dönmedi. Anlaşılan ilhakı gerçekleştirmeye niyeti vardı. Çünkü bu yapılacaksa en uygun zamandı. İsrail tarihinin en güçlü dönemini yaşamaktaydı. Gelmiş geçmiş en büyük Yahudi dostu ABD başkanı iş başındaydı. Yapılacaksa şimdi olmalıydı.
Ancak tuhaf bir şeyin varlığı gözden kaçıyor muydu acaba? Neden bu ilhaka gerek vardı? Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim bölgelerinin çoğu zaten C bölgesindeydi ve bu bölgeler İsrail’in % 100 hâkimiyeti altındaydı. Bırak C bölgesini, A bölgesi de B bölgesi de İsrail kontrolünde, oralarda da  hiç olmadığı kadar güçlüyüz, top İsraillin elinde. Ne gereği var şimdi ilhak edip bütün dünyanın düşmanlığını kazanmaya? Bir şey daha vardı ki, işte o da anlaşılamıyordu. Bir türlü ilhakın nerede nasıl yapılacağı İsrail halkı dâhil kimseye açıklanmıyordu. Tam olarak nereler ilhak edilecek, o bölgedeki Araplar ne kadar, kaç kişiler, onlar ne olacak, onlara da İsrail vatandaşlığı mı verilecek, kimsenin bir şey bildiği yoktu…
Bu arada korona dolaysıyla artan işsizliği ve bozulan hayat şartlarını bahane eden 3 ya da 5 bin kadar sol görüşlü İsrail vatandaşı her cumartesi akşamı protestolara başladılar. Terbiye sınırları zorlandı, devletin simgelerine edepsizce saldırılar yapıldı, Bibi’nin evine yürüyen protestocular polise karşı geldiler, çatışmalar çıktı, tutuklananlar oldu… Bu dönemde acaba bu kadar demokrasi anarşi mi doğruyor diye düşünüldü…
Acaba gerçekten bu kadar demokrasi kötü mü?
Neticede Bibi yolundan dönmedi. Ve birden bire, BAE ile İsrail tarihi bir açıklama yaptıl. Artık bu iki ülke normalleşme konusunda ABD aracılığı ile bir anlaşmaya varmışlardı. Dubai’deki Burj Khlifa gökdeleni İsrail bayrağına büründü. Arap gazeteciler Bibi’yi arayarak canlı telefon bağlantısı ile memnuniyetlerini bildirmeye başladılar. Dubai kraliyet ailesine bağlı bir şeyh barış onuruna parti vererek üzerinde İsrail ve BAE ait bayraklar bulunan pasta kesti. Neler oluyordu? İnanılmaz gelişmelere şahit oluyorduk.
Ve beklenen açıklama BAE’nden geldi:
BAE, İsrail’in Batı Şeria’yı ilhaktan vaz geçmesi karşılığında anlaşmaya razı gelmişti. Yani BAE Filistin’i kurtarmıştı… Güya… Yani hepsi bir oyunmuş. Ne ilhak söz konusuydu, ne bir Filistin-İsrail barışı. Konu BAE ile İsrail (ve pek yakında Suudi Arabistan) barışı imiş. Ancak BAE ve Suudi Arabistan, İsrail ile barış yapmak için ilhak planını iptal ettirme karşılığında bu anlaşmayı imzaladıklarını açıklayarak Arap Liginde kendilerini aklamış oldular.
Bibi ve Trump çok büyük bir iş başardılar. MOSSAD’ın Bibi’ye çok yardım ettiği kesin… Belki iktidar ortaklarının da kendisine destek verdiği mümkündür. Ne olursa olsun emeği geçen herkese binlerce teşekkür.
VAR MI BARIŞTAN GÜZELİ…
Bu arada BAE’ni kınayan TC başkanı Erdoğan’a yazıklar olsun, barış kınanır mı? Bir de BAE’nde bulunan Türk elçisini geri çekmekle tehdit ediyor. Tehdit etme, yapacaksan yap, biraz da daha yalnızlaş. Çok yakında Suudi Arabistan İsrail barışı da bu sinemalarda. Oradan da çek elçini geriye, bakalım nereye kadar? İsrail’in Umman ve Sudan barışlarını da hatırlatırım. Ve bir gün, inşallah ömrüm yetecek, Filistinli kuzenlerimizle de barış yapacağız, İnşallah sen de görürsün… O zaman görüşürüz…

Aaron Baruch (Ankaralı)

Bu yazdıkları mı kanıtlayamam. Kimse kanıtlayamaz, belki yıllar sonra arşivler açıldığında bizden sonraki nesiller doğruları öğrenecekler. Ancak bir şey varsa ki detayları şüpheli de olsa barış gerçekleşti. Bu bana yeter… Bunlar benim düşüncelerim. Katılanlara da katılmayanlara da SHABBAT SHALOM… HEPİNİZİ ÇOK SEVİYORUM…

25 Temmuz 2020 Cumartesi

İSRAİL HALKI ENDİŞELİ…












İkinci dalga İsrail’i beklenmedik bir şekilde vurdu. Nisan ayında dünyanın en güveni ülkesi seçilen İsrail’de gündelik yeni vaka sayısı 2 binleri geçti. Toplam vefat edenlerin sayısı 450 ye dayandı.

Nasıl oldu da her şey bu kadar tersine döndü? Nerede yanlış yapıldı?

Her şey okullarda ve yuvalarda başladı. 11 Haziranda yapılan testlerde, 422 öğretmen ve öğrencide covid-19 pozitif çıktı. 144 okul ve yuva derhal kapatıldı. 23.996 öğrenci ve öğretmen karantinaya alındı. Ancak geç kalınmıştı. Öğrenciler okulda kaptıkları virüsü evlere taşıdı. Sadece 4 gün sonra 24 saatte 52 öğretmen ve öğrencide daha covid-19 testi pozitif çıktı.

Okulların kapanması ile liseyi bitiren gençler hiçbir kuralı göz önüne almadan mezuniyet eğleneceleri düzenlemeye başladılar. Virüs de bayram etmeye başladı. Yeniden bulaşabileceği onlarca hatta yüzlerce genç beden bulmuştu.

Hâlbuki Nisan ayında günlük vakalar 10 kişinin altına inmişti. İsrail, biraz da ekonomik endişelerle büyük bir hızla açılmaya başlamıştı. Ancak bu hiç iyi olmadı. İsrail halkı disiplinden vaz geçti. Maskeler çene altına inmeye hatta hiç takılmamaya başlandı. İkinci dalga süreci böylece başladı. Bu arada bildirmekten büyük üzüntü duymaktayım ama dünyanın muhtelif yerlerinde ikinci dalga başlamış bulunuyor. Dünyanın her bölgesinde yaklaşık 40 ülke korona virüs enfeksiyonlarında bir günde rekor artışlar kaydedild. Avustralya, Japonya, Hong Kong, Bolivya, Sudan, Etiyopya, Bulgaristan, Belçika, Özbekistan ikinci dalgayla boğuşmaya başladı.

Yani sizin anlayacağınız ikinci dalgada İsrail dünyaya öncülük ediyor.

İsrail yeniden kapanmayacak gibi gözüküyor. İnşallah kapanmaya da mecbur kalmasın. Halk kendini korumayı öğrenmeli. Disipline uymayanı virüs affetmiyor. Anlaşılan odur ki kendini korumadığı için virüsü kapan ve hatta başkalarına bulaştıran bu sorumsuz insanların yüzünden İsrail ekonomisi kapanarak 9 milyonu cezalandırmayacak.

Ekonomi ve virüs iki ucu pis bir değnek sanki. Ekonomi açıldıkça virüs doğru orantılı olarak artıyor. Ekonomiyi kapatırsan halk parasızlıktan inlemeye başlıyor. Açılmaya yeni başladığımız günlerde (19 Nisan 2020) 395 bin kişi yeniden işine geri dönebilmişti. İsrail’de şu günlerde 850 bin kişi işine geri dönememiş vaziyette. İşsizlik oranı pandemiden evvel % 3,6 iken ne yazık ki şimdilerde % 21’e dayandı.

İsrail’de halk siyasi olarak hala ikiye bölünmüş vaziyette. “Ne olursa olsun, sadece BİBİ” diyenlerle “BİBİ olmasında ne olursa olsun” diyenler…

Geçen hafta protestolar başladı. İsrail’e yakışmayan iğrenç protestolar. Toplasan en fazla 2 bin kişi. Kim bunlar? Neredeyse hepsi her şeye karşı olan genç deli dolu biraz da işsiz güçsüz takımı.  “Bibi gitsin” diye bağırıyorlar. İyi de senin bağırmanla olmuyor ki. Adam bağırıyor:

-Bibi gitsin.
-Niye?
-İşim yok.
-Peki, önceden ne iş yaparsın?
-Hiçbir iş yapmam, işsizim.

Bir de anlamakta güçlük çekiyorum. Protestocu hanımlar Bibi’yi göğüslerini açarak protesto ediyorlar. Yani kimi protestoculara bir itirazım yokta(!)  bazıları gerçekten estetik anlayışımı zorluyor. Bayanların göğüslerini açmasıyla, protestonun ne ilişkisi var anlayamadım doğrusu… 






Devletin sembolü menoranın üstüne çıkıp memelerini gösteren bir hanım kızımız da ayıp etti. Kendisine “neden böyle bir şey yaptın, ayıp değil mi?” diye sorulduğunda “insan vücudunda utanılacak bir şey yok, devleti idare edenler çaldıklarından utanmalıdırlar” diye cevap vermiş. Her kimi kastettiyse ki, herhalde Netanyahu’yu, şu ana kadar hiçbir mahkeme onu (ya da başkasını) suçlu bulmadı. Bu gün nimetlerinden istifade ettiği dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birinde yaşayan bu hanım kızımız bilmelidir ki bu imkânları, bu hürriyeti ona protesto ettiğini zannettiği o politikacılar vermiştir. Bu protestocular daha hayatta değilken Bibi Yom Kipur savaşında subay olarak ülkesi için savaşıyordu. Her halde 20’li yaşlarda olan protestocular daha 4-5 yaşlarında iken Netanyahu başbakandı.

Türkiye’de yayınlanan Yahudi Cemaatinin yayın organı sayılacak bir gazete var. Şalom Gazetesi.  “İsrail Halkının Netanyahu İsyanı” başlığı altında birinci sayfanın tam ortasında haberi patlatmış. Haber yalan mı, yok değil, yanlış mı, yok yanlış da değil, doğrudur. Ancak e be Allahlın kulu, o mitingde toplasan toplasan en fazla 1500 kişi vardı. Şimdi bu 1500 kişi İsrail halkı mı oluyor? Niye ülkemi kaostaymış gibi batırmaya çalışıyorsun? İsrail’e giydirecek bir fırsat buldun ya, vur bakalım, eline ne geçecekse? Haberi çarpıtmadan, yönlendirmeden  “1500 gösterici Netanyahu’yu protesto etti” diye versene…

Ayrıca bak, bu BİBİ dediğin adam var ya, son üç seçimin galibi, doğru mu, doğru. 3 milyon İsrail seçmeninin oyunu almış, doğru mu doğru.  Sen hangi halkın İsyanından bahsediyorsun? İsrail halkı hiç de öyle isyanlarda falan değil. Biz her şeyi, herkesi protesto edebiliriz. Çünkü ÖZGÜRÜZ. Bu öyle isyanlardayız falan anlamına gelmez.  Zorda olduğumuz gerçektir, belki üzüleceksin ama biz bunu da atlatırız.  Bakma öyle her kafadan bir ses çıktığında. 3 Yahudi’nin olduğu yerde 5 fikir vardır. Bu çeşitlilik bizim zenginliğimizdir. Her zaman dediğim gibi bizi anlamak için bu memlekette 3-5 sene yaşaman lazım.

DAYAN İSRAEL, BUNU DA ATLATACAĞIZ…

Aaron Baruch  (Ankaralı)


18 Temmuz 2020 Cumartesi

BAYRAM NAMAZI AYASOFYA’DA İNŞALLAH…













Yaklaşık 1500 sene önce inşa edilen ve Unesco Dünya Miras Listesi’nde bulunan Ayasofya, 85 yıldır müze statüsündeyken camiye dönüştürüldü.

Çok yaşa Reis…
Çok yaşa Cumhurbaşkanımız Erdoğan…
Bu arada Erdoğan'a FATİH ünvanı verilmesini teklif edenler de var. işta yalakalık dediğin böyle olur.

Birkaç gün sonra idrak edeceğimiz Kurban Bayramı namazını Türk halkı Ayasofya’da kılacak inşallah… O mozaiklerin altında nasıl olacaksa? Dua zamanı kapat, sonra aç, sonra yine kapa, aç kapa… Anlamıyorum, burada kılınan namaz daha mı bir kabul olacak?  Daha çok günah mı aklanacak? Cennette daha çok huri mi verecekler? Anlamak mümkün değil. Yahu burası kilise, ne yapsanız kilise. Cami olur mu, olur da, ben yaptım oldu olur… Türkiye’de 150 bin cami vardı. Şimdi 150 bin bir oldu. Büyük başarı vallahi…








Bu karar üzerine uluslararası camiadan pek çok tepki geldi. Bence tepkiler vızıltıdan ibaret. Çünkü Ayasofya’nın tasarrufu Türkiye’dedir. Ne isterse yapar. Bu Türkiye’nin iç meselesidir. Kimse karışamaz. Doğruya doğru, eğriye eğri.

Ayasofya’nın camiye çevrilmesi bu konudaki dünyadaki statüsü değiştirilen ilk dini mekân da değil. Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında ele geçirilen topraklarda pek çok kilise camiye, pek çok cami de kiliseye çevrildi. Ancak Ortodoks dünyasının merkezi sayılan Ayasofya bu denli çok önemli bir yapı olduğu için uluslararası gündeme oturdu. Ayasofya ile aynı önemdeki İspanya’da bulunan Kurduba (Cordova) camii kiliseye çevrildiği herkes tarafından biliniyor. Yani tam tersi de yapılmış. Daha çok örnekler var, ama konuyu sulandırmamak için yazmıyorum.

İşin saçmalığı orada değil. Bu mekân Fatih Sultan Mehmet zamanından beri zaten cami olarak kullanılmış. Yani yeni bir şey değil. Atatürk’ün de imzasının bulunduğu 1934 yılında çıkartılan bir bakanlar kurulu kararı ile müzeye çevrilmiş. 1967’de Papa 6.Paul İstanbul’u ziyaretinde müze statüsündeki Ayasofya’ya gelip dua etmiş.  Milli Türk Talebe Birliği kıyameti koparmış. “Vay efendim, Hristiyan papa burada dua ediyor, biz ki mekânın sahibiyiz, niye biz dua edemiyoruz” diye çok büyük tepki koymuşlar. . Bunun üzerine Ayasofya Hünkâr Kasrına bir imam atanmış. 5 vakit ezan ve namaz hatta bayram namazları dahi kılınmaya başlanmış, yani şimdi ezan sesini işitenler Ayasofya’nın önünde ayılıp bayılıyorlar ya, saçmalığın dik alası, yahu neredeyse 35 senedir burada ezan da okunuyor namaz da kılınıyor. Yeni mi haberiniz oldu ey be …(neyse ağzımı bozmayayım). Tepki koyan Papa, diğer yabancı basın ve diğerleri, sizin de mi şimdi haberiniz oldu… Yani yok artık be…

(Hünkâr Kasrı, I. Mahmut döneminde padişahların abdest alması ve dinlenmesi için Ayasofya’ya ilave edilmiş bir mekândır.)

Şimdi Danıştay bu 1934 yılındaki bakanlar kurulu kararını  (büyük bir ihtimalle Erdoğan’ın emriyle) iptal etti ya, Erdoğancılar , “Atatürk’e bir gol daha attık” diye zil takıp oyuyorlar. Atatürk’ün yaptıklarını bozmak bu devirde olağandan ve marifetten sayılmaya başlandı zaten. Ne ise, oralara da hiç girmeyeyim.

Bir başka saçmalık örneğini de bizzat Erdoğan sergiledi. 16 Mart 2019’da Yeni Zelanda’daki saldırıdan sonra yaptığı konuşmada   “bu işin siyasi boyutu var, yan taraftaki Sultanahmet’i dolduramayacaksın, “Ayasofya’yı dolduralım” diyeceksin. Büyük Çamlıca Camii’ni yaptık. 4-5 tane Ayasofya eder. Bu oyunlara gelmeyelim, bunların hepsi tezgâh, biz neyi ne zaman yapacağımızı çok çok iyi biliyoruz”  diyordu. Üstünden bir buçuk sene geçti geçmedi birden söylediğinin tersini yaparak bombayı patlattı. Yok Danıştay kararı imiş, yok bilmem neymiş, buna kargalar bile güler. Erdoğan istedi Ayasofya cami oldu. Bu kadar basit.  Yani şimdi bu saçmalık değil de nedir? 83 milyonluk Türkiye’nin lideri böyle bir saçmalık yapmamalıydı düşüncesindeyim.




Aklıma rahmetli Demirel geliyor. Gazeteciler kendisine gergin bir ortamda  “genelkurmay başkanı ile görüştünüz mü” diye sorarlar. Demirel “hayır, görüşmedim” der. Ancak Genelkurmay başkanı Semih Sancar ağzından kaçırır, “dün görüştük” der. Gazeteciler tekrar Demirel’e gelirler ve  “dün görüşmüşsünüz, ne diyeceksiniz” diye sıkıştırırlar. Demirel de o meşhur sözünü patlatır. “Dün dündür, bu gün bugündür…"

Yıllardan beri Mescid-i Aksa için konuşan, Kudüs için her fırsatta demeçler veren “Kudüs bizim kırmızı çizgimizdir” diyen Erdoğan, söz konusu Ayasofya olunca  “fetih hakkı” ya da “kılıç hakkı” gibi deyimler kullanıp, “mal da bizim, mülk de bizim, ne istersek yaparız” anlamında söylemlerde bulunuyor.  Şimdi İsrail’de, “buralar bizim, hem de öyle yeni filan da değil, binlerce yıldan beridir bizim, tasarrufu da bize aittir” deyip Erdoğan’a “sus ol, bir daha Kudüs’e de, bizim iç işlerimize de karışma” deme hakkına sahip olmuyor mu? Al sana bir saçmalık daha…

İsrail, Dua Tepesi’ni 1967’de ele geçirir geçirmez zamanın Savunma Bakanı efsanevi komutan Moşe Dayan Mescid-i Aksa’ya gelip yönetici konumundaki İslami Vakıf’a “biz sizi dışarıdan koruyacağız, içeride her türlü tasarruf size ait olacak, merak etmeyin, Mescid-i Aksa’nın statüsünde hiçbir değişiklik olmayacak” diyerek garanti vermiştir. Bu, bugün de hala böyledir.

Şunu da yazmadan geçemeyeceğim. Hristiyanlar camileri kilise yaptılar, Müslümanlar, kiliseleri cami yaptılar, hem Müslümanlar hem Hristiyanlar yüzlerce Sinagogu tahrip ettiler, toraları yaktılar yırttılar… Ama Yahudiler başka dine ait hiçbir mekânı sinagog yapmadılar, yıkmadılar, kutsal hiçbir şeye zarar vermediler. Yahudilikte içinde toralar olmadığı müddetçe sinagoglar kutsal değildir. Bina binadır, o kadar.

Erdoğan birden bire bu hamleyi neden yaptı? Bence oy kaybediyor. Ali Babacan Parti kurdu, az çok AKP’nin tabanından oy çalıyor. Ahmet Davutoğlu da parti kurdu. O da çalıyor. Kısmen uyanmakta olan Türk halkı da artık Erdoğan’a eskisi kadar inanmıyor. Erdoğan da elbette olanın bitenin farkında. Böyle bir hamleye gerek gördü. Ne diyelim vatana millete hayırlı olsun.

Diyeceklerimi dedim. İşte size Ayasofya’nın kısa bir kronolojisi: 

·         360 yılında Bizans İmparatoru İkinci Konstantin tarafından Ortodoks âleminin merkezi olarak yapıldı.
·        
Tahta çatısı 404 yılında yandı ve büyük bir tamirat yapıldı.
·         532 yılında Birinci Jüstiyen zamanında 5 sene süren büyük bir onarım yapıldı. İnşaatta yaklaşık 6 sene sürdü ve 10 bin işçi çalıştı. Yapı bugünkü şeklini aldı ve tarihçiler o dönem dünyanın en büyük yapısı olduğunu yazdılar.
·         Yapımında altın kullanılan kilisenin mozaikleri 565-578 yılında tamamlandı.
·         1204 yılına kadar pek çok depremler ve yangınlar atlatan yapı bu tarihte doğu seferine giden haçlıların eline geçti ve Roma Katolik kilisesine çevrildi. 1261 yılında İstanbul’a hâkim olan Bizans Ayasofya’yı yeniden Ortodoks kilisesi olarak kullanmaya başladı. Katolikler çekilirlerken Ayasofya’yı yağmaladılar.
·         Fatih Sultan Mehmet 29 Mayıs 1453’de İstanbul’a girdiğinde Ayasofya yaralı Bizans askerlerin, kadınların ve çocukların sığınma yeriydi.  Papazlar fetihten sonra birkaç gün daha ibadetlerine devam ettiler.
·         1 Haziranda Fatih ilk Cuma namazını Ayasofya’da kıldı. Bundan böyle Ayasofya’nın Cami olarak kullanılacağını buyurdu. Mozaikler örtüldü. Çan ve haçlar kaldırıldı. Mihrap ve minber yapıldı.
·         1481’de ilk minare inşa edildi. İkinci Bayezid zamanında ikinci bir minare daha yapıldı. 1509 de ilk minare depremde yıkıldı. Yerine tuğladan yeni bir minare yapıldı. Sultan Selim zamanında Mimar Sinan tarafından 2 minare daha yapıldı. Bu sebepten Ayasofya’nın dört minaresi birbirinden farklıdır.
·         Padişah İkici Selim’in Türbesi Ayasofya’daki ilk türbedir. Daha sonra padişahların, eşlerinin ve şehzadelerin yer aldığı 43 Türbe Ayasofya’da yer aldı.
·         1739’da camiye medrese aşevi kütüphane şadırvan ilave edildi.
·         Padişah ikinci Mahmut zamanında padişahların dinlenmesi ve abdest alması için Hünkâr kasrı ilave edildi.
·         1847-1849 yılları arasında ibadete ara verildi ve yenileme çalışmaları yapıldı.
·         Cumhuriyetin ilanından sonra Ayasofya Cami olarak kullanılmaya devam etti. 1931 de Amerikalı arkeolog Thomas Whittmore mozaikleri ortaya çıkarmak için izin istedi. 1931’de Atatürk bu izni verdi. Çalışmalar 15 yıl sürdü ve 1947’de sona erdi.
·         Çalışmalar devam ederken 1934 de bakanlar kurulu kararı ile Ayasofya müzeye dönüştürüldü. 1 Şubat 1935’de ziyaretçilere açıldı.
·         1996 yılında Dünya Anıtları Fonu tarafından izlenmeye alınan Ayasofya’da,  bu fonun desteğiyle 2002 yılına kadar süren bir yenilenme çalışmaları yapıldı.
·         Bu sene bir kaç gün evvel Danıştay 1934 yılındaki Atatürk’ün de imzası bulunan bakanlar kurulu kararını iptal etti. Başkan Erdoğan’ın da imzasıyla Ayasofya yeniden Cami statüsü kazandı ve önümüzdeki hafta ibadete açılacak.


Aaron Baruch  (Ankaralı)





11 Temmuz 2020 Cumartesi

UNUTAMADIĞIM LEZZETLER…





O

90’lı yıllarda İstanbul’da dekoratörlük yapıyordum. Piyasadan tanıdığım birkaç muteber tüccar, Kabataş’ta tam deniz otobüsleri iskelesinin karşısında bulunan Koçarslan İş hanın dördüncü katında yeni yapılacak bir ofis için teklif vermemi istediler. Gittim baktım, bir proje hazırladım ve teklifi sundum. Belki başka dekoratörlerden de teklif almışlardı, bilemiyorum ama neticede benim projemi beğendiler ve kabul ettiler.

İşe süratle başladım, çünkü zamana karşı da bir yarış vardı. Ofisi bir an önce bitirmeliydim. Öğlenleri biraz ilerideki sokakta bulunan bol kepçe lokantasına gidiyor, çok lezzetli pişirdikleri sevdiğim yemeklerle karnımı doyuruyordum. Ancak bol kepçe lokantasına varmadan sokağın baş tarafında bir iki basamak inilerek içeri girilebilen bir lokanta daha vardı. Dikkat edince tabelasını fark ettim. İstiridye Balık Lokantası… Yani Kabataş’ta, sokak içinde balık lokantası, ne olabilirdi ki? Ancak her geçtiğimde kapıda sıra bekleşen insanları gördükçe merakım artıyordu.

Sonunda bir gün merakımı yenemeyip girdim, içeride sadece beş altı masa vardı. Saat geç olduğu için herhâlde kolaylıkla boş bir yer bulup oturdum. Bir tek garson vardı. Biraz sonra yanıma geldi, asık bir suratla ben daha hiçbir şey söylemeden:

-Yalnız sarıkanat kaldı, yer misin? Diye sordu.
-Getir bakalım.
-Salata?
-Olur.

Çok geçmeden ızgara yapılmış iki sarıkanat geldi. Yanına iki yaprak roka vardı. Bir de iki iri dilim ızgara yapılmış domates. Balık inanılmaz lezzetliydi. Ve elbette çok ama çok taze. Rokalar muhteşem olmasına muhteşemdi ya, esas mesele domatesteydi. Izgaraya atılmış üzerine de yağ bırakılmış çok lezzetli Çanakkale domatesleriydi. Geç vakit olduğu için çok acıkmıştım da onun için mi her şey bana çok lezzetli geliyordu, yoksa gerçekten de süper bir öğlen yemeği yemiştim bilemedim. Çok memnun kalmıştım.

Birkaç gün sonra tekrar gittim İstiridye’ye. İçerisi tamamen dolu, neyse sonunda boşalan bir yere oturdum. Etrafıma bakıyorum, kravatlı beyefendiler, çok şık hanımlar, sanırsın ki Bebek’te lüks bir restorandasın. Bu arada asık suratlı garsona seslenirlerken duydum, adı Yılmaz’mış.

-Yılmaz, bir baksan…
-Bekle, geliyorum

Biraz bekledikten sonra geldi. Daha ben ağzımı açmadan:

-Çorba var, içer misin?
-Getir bakalım…
-Sonra dil şiş vereceğim.
-Tamam, salata da getir.

Yüzüme ters ters baktı. Sanki “salat istediğini ben bilmiyorum muyum” der gibilerde. Önce çorba geldi. Balık çorbası. Arkadaşlar, ben Kumkapı’da Kör Agop’un meyhanesinde de bu çorbayı çok  içtim, İzmir Esnaf Lokantasında da. Kendim de pişiririm. Ancak bu başka bir şeydi. Kıvamlı, tanesi bol, süper lezzetliydi. İçinde yüzen ufak ufak havuç rendeyi görüyordum, kereviz yaprağının kokusuna eşlik eden defne yaprağının rayihası muhteşem bir ikili oluşturmuşlardı. Ne diyeyim, insanı keyfe gark ediyordu. Daha bu lezzet fırtınasını yeni bitirmiştim ki, Yılmaz önüme dil şişi ile birlikte salatayı bıraktı. Yok böyle bir şey… İnanılmaz bir şiş yemekteydim.

-Yılmaz…
-Evet
-Oğlum, domates ızgaralar nerede, keşke balığın yanına koysaydın bir iki dilim.
-Izgara dolu, talihine küs…

Bu arada içeriye her gelen neredeyse daha yerine oturmadan Yılmaz’a “palamut şiş kaldı mı?” diye soruyor. O da “bu saate kalır mı” diye ters ters cevap veriyordu.

-Yılmaz, baksana bir dakika.
-Buyur?
-Neymiş bu palamut şiş, her kes onu soruyor?
-Mevsimi ya abi, pek güzel olur.
-Yarına bana ayır, muhakkak geleceğim.
-Erken gel…  

Ertesi gün gerçekten sabahtan kafama koydum, işimi gücümü ayarladım, erkenden gittim.

-Erken gel dedin, geldim, hadi getir bakalım şu palamut şişten, yanına ızgara domates koymazsan hır çıkar bak ona göre…

Nasıl olduysa hafifçe bir sırttı. Ben ne ondan evvel nede ondan sonra böyle bir balık yemedim. Yanımda pek çok insanı oraya götürdüm. Bu hepimizim ortak fikridir. Lezzetin, balığın doruğuydu. Zirve, yok bunu anlatmak mümkün değil. Ağızda dağılan, o nefis kokusu damağa yayılan, kıvamında ızgara edilmiş, kurumamış, mühürlenmiş müthiş bir palamut şiş yemekteydim. Şiş parçaları bayağı iri iri parçalardı, cömertçe kesilmişler, araya biber, domates parçaları sıkıştırılmışlardı. Tabağı silip süpürtmüştüm ki Yılmaz önüme bir küçük tabak irmik helvası koydu.

-Bu ne lan, insanları lezzetten öldürüp sonra helvasını mı dağıtıyorsun?
-Balıktan sonra tatlı yemezsen yediğin balık canlı kalır. Tatlı ye ki ölsün.
-Eyvallah…

Bir gün dekorasyonunu yaptığım ofiste bir şeyler ters gitti. Canım çok sıkılmıştı. Kendimi Yılmaz’ın lokantasına attım.

-Ne o abi, bugün suratın sirke satıyor.
-Bu günde benim kafam bozuk, olamaz mı yani?
-Tamam, tamam, bozulma, ne yiyeceksin?
-Ne soruyorsun, sanki benim dediğimi mi getiriyorsun? Ne varsa getir işte bir şey…

Biraz sonra geldi. Elinde de yarım bardak bir su.

-Bu ne oğlum?
-İlaç…

Bardağı elime alınca anladım. Rakı vermişti bana. Su buz koymadan çaktırmadan içtim. Çok da iyi gelmişti…

Bir seferinde bana yavru bir kalkan verdi. O kadar beğenmiştim ki sordum Yılmaz’a:

-Yahu Yılmaz, burası geceleri kapalı, biliyorum, ama özel bir gece yapamaz mıyız?
-Kaç kişi?
-Ne bileyim, 10-15 kişi olur herhalde.
-Herkese yavru kalkan ve salata, uyar mı?
-Uyar. Ama ızgara domates de isteriz.
-Tamam, ayarla haber ver, yapalım.  

Bir kaç gün sonra gerçekten de öyle bir gece tertip ettik. Ben unutmadım, sanırım diğer gelenlerde unutamadıkları bir lezzet şovu yaşamışlardır. Sonraki yıllar Sarıyer’de Kahraman diye bir restoranda da yavru kalkan yemek çok moda olmuştu. Fahiş fiyatına rağmen İstiridye’de yediğim kalkanın eline su dökemezdi.

Dün akşam Yaradan eksikliğini göstermesi, soframızda balık vardı, bunları hatırladım, paylaşmak istedim.

Esen kalın…

Aaron Baruch (Ankaralı)

Bu yazım, o anlatmaya çalıştığım Yavru Kalkan gecesinde masamızı onurlandıran Rahmetli Robert Sezer Abimin hatırasına gitsin…