10 Ekim 2020 Cumartesi

YANLIŞLAR VE DOĞRULAR…

 





Pandemi İsrail’i fena vurdu. 1800’den fazla vatandaşımız bu lanet virüs yüzünden toprağa verdik. 1967’deki 6 gün savaşında İsrail’in yaklaşık 800 askerini kaybettiğini göz önüne alırsak içinde bulunduğumuz durumun ciddiyeti daha iyi anlaşılır. Bu o savaştan daha da kötü, daha da  ciddi bir durum.

Peki ülkemiz bu zor dönemde iyi idare ediliyor mu? Devlet, milleti korumak için elinden geleni yapıyor mu? Bugün bu soruya İsrail’de hiç kimse olumlu cevap vermez, veremez.

Kilit adam Başbakan Bibi. Korananın İsrail’i dünyanın en güvensiz ülkesi haline getirilmesine sebep olan Başbakan Bibi’mi? Eğer bu soruya evet cevabı veriyorsanız o zaman koalisyondan evvel bu ülkeyi dünyanın en güvenli ülkesi haline getirenin de Başbakan Netanyahu olduğunu kabul etmeniz gerekli. Ya da tersi. Bu günlerde ülkeyi batıran Bibi değil diyorsanız, pandeminin ilk günlerinde İsrail’i dünyanın en güvenli ülkesi haline getireninde Netanyahu olmadığını kabul etmeniz gerekli. Her şey yolunda giderken “bunu yapanlar başka, Bibi değil”, durumlar kötüleşince “Bibi memleketi batırdı” demek çifte standart oluyor. Bu bence yanlış.  

Yaklaşık iki sene önce savcılar, kendisine istinat edilen suçlar dolayısıyla Başbakanın mahkemeye çıkması yönünde karar verdiler. O günden beri Netanyahu mahkemeye çıkmamak için kanunların boşluklarını kullanıyor, başbakan kalabilmek, hükümette olabilmek için 80 parende atıyor. Çok yanlış. Mahkemeye çıkması kesinleşince istifa etmeli ve aklanmalıydı. Yargılanmamak için bu kadar direnmesi akla “suçlu olduğu için mahkemeden kaçıyor” olasılığını getirmekte. Bu ülkeye zarar veriyor ve bence yanlış.

Neticede 17 yıldır İsrail’i idare eden ve bu memleket için sayısız hizmetlerde bulunan Bibi’yi sanki hiçbir başarısı yokmuşçasına karalamak doğru değil. Yaptıklarını yok saymak, görmemezlikten gelmek bence en hafif deyimiyle kadir bilmemek olur. Netanyahu henüz yargılanmadı. Hakkında suç isnadı bulunan bir kimse, savunması için gerekli bütün güvencelere sahip olarak açık bir yargılama sonucunda hukuken suçluluğu kanıtlanıncaya kadar suçsuz sayılır. (Suçsuzluk ilkesi*) Bu ülkede kendini medeni kabul eden hiç kimsenin ön yargılarla hareket edip, yargılanmamış birisini suçlu ilan etmesi, onun hakkında rüşvet aldığı, ya da kanunsuz işler yaptığı düşüncesine kapılması yanlıştır. İşimize gelince kanunun üstünlüğüne, işimize gelmeyince kanunsuzluğu seçemeyiz. Bu bence yanlış.

Bence Netanyahu’nun lider kalabilmek ve yerini korumak adına yaptığı çok büyük bir yanlış da ülkenin geleceğini düşünmeyip, başarılı olan ve sivrilen siyasetçileri yok etmesi oldu. Keşke pandeminin ilk dönmelerinde salgını idare eden başarılı insanlar bugünde iş başında olsaydı. Fakat Netanyahu başarılı olan ve göz önüne çıkarak isminden bahsettiren bütün idarecilere kemendi attığı gibi yok etti. Bu çok yanlış oldu.

Bibi’nin İsrail devletinin işleme çarklarına soktuğu önemli bir çomak var. Devleti tıkadı. Liberman istifa ettikten sonra üç seçim yapıldı ve ne sağ blok ne de sol blok biri birilerine üstünlük sağlayamadı ve koalisyon kurulamadı. Devlet bir seneye yakın bir süre azınlık hükümetiyle idare edildi. Bu çok yanlış oldu. Peşinden bu günkü hükümet kuruldu. Bu daha da yanlış oldu. Çünkü hükümete giren her milletvekili “evet” demek için mevki istedi. 120 sandalyeli mecliste 36 bakan ve 36 bakan yardımcısı var. İnsana “yok artık” dedirtiyor… Üstelik bu yamalı bohça gibi hükümette herkes biri birine karşı. Birisinin “evet” dediğine ötekisi “hayır” diyor. Hiçbir karar alınamıyor. Başbakan kesinlikle hükümetine hâkim değil. Zamanında hakkındaki suçlamalar yüzünden mahkemeye gideceği kesinleştiğinde istifa etseydi İsrail’de demokrasinin önünü böyle tıkamayacaktı. Bence bu çok yanlış oldu.

Bibi halkı ikiye mi böldü? “Rak Bibi”, ya da “rak lo Bibi”. Amerika’yı da mı Bibi ikiye böldü? Cumhuriyetçiler ve Demokratlar, ya da İngiltere’yi, işçiler ve muhafazakârlar. Belki Türkiye’yi de,  ha ne dersiniz, laikler ve Erdoğancılar? Bu ikilem bütün dünyada var. İktidar ve muhalefet. Böyle Bibi’nin İsrail’i ikiye böldüğünü düşünmek bence yanlış. Elbette ülkenin büyük bir kısmı ikiye bölünmüş durumda ya Bibi diyor ya da karşısında. Ama neredeyse bütün dünya böyle, bunu Bibi yaptı demek bence yanlış.

Şunu belirtmekte fayda var ki, Bibi’ye oy vermek diktatörlüğe oy vermek demek değildir. İsrail demokrasisi bunu aşar. Demokrasiyi güvende tutmak için pek çok kurumumuz var ve buna izin vermezler. Nasıl İsrail’deki Turkanozlar’ın hepsi Bibi’cidir görüşü yanlışsa, Bibiye oy vermek diktatörlüğe oy vermek görüşü de aynen bence çok yanlıştır.

Bir başka yanlışı da İsrail halkı yaptı ve kısmen halen yapıyor. Pandeminin birinci dalgasından sonra ülke açılmaya başladığında sanki virüs tamamen yok olmuş gibi İsrail’in “hutspan*” halkı kurallara uymadı. Halk ne gerektiği gibi maske taktı ne de sosyal mesafeye uydu. Hatta korona pozitif olan kişiler karantinadan kaçtılar, bir de uçağa binip başka ülkelere tatile gittiler, İsrail’i rezil ettiler. Eğlence yerlerinde polis gelince ona göre önlem alındı, polis gidince curcunaya aynen devam edildi. (Eğlence yerlerinde bulaşma oranı %70)  Sonunda dünyanın en güvensiz ülkelerinden biri olduk. Başbakanı, hükümeti suçlayan bu halkın hiç mi kabahati yok? Bence İsrail halkının bu gayrı ciddi ve medeniyetsiz davranışı bu günkü durumumuzun en önemli sebebi. Halk hükümeti ya da Bibi’yi suçlayacağına, protestolar yapacağına önce kendine bakmalı. Kendi kabahatini görmeden sadece hükümeti suçlamak çok yanlış.

Şimdi sözü hükümetin, daha doğrusu Bibi’nin istifa etmesi için yapılan protestolara getireceğim. Protestolar yasaklanamaz. Bu demokrasimiz için vazgeçilemeyecek bir kural. Ancak demokrasimizin birinci kuvveti, yani kanun koyucu demiş ki “iki metre sosyal mesafe, maske ve evden en fazla bir km. uzaklaşabilirsin.” Protestoysa protesto. Amenna. Ancak kurallara, kanunlara uyacaksın. Kimseye virüs bulaştıramazsın. Bugün yapıldığı gibi bu protestolar yapıldıkça salgının önüne geçilemiyor. Virüs bu protestolarda bulaşıyor. Ne kadar bulaşıyor bilmiyorum, bilen de yok. Ancak şu kesinki bulaşıyor. Bence bu çok yanlış.

Şimdi bu satırlarımdan yasamadan sonra demokrasinin ikinci kuvveti olan İsrail’in yürütme organlarına sesleniyorum. Kanunlara, kurallara uymayanlar ister hiloni, ister haredi, ister Arap olsun, lütfen hepsine  istisnasız cezaları kesin ve hatta yargıya intikal ettirin, görevinizi yapın.

Yargıçlar, hakimler, demokrasinin üçüncü kuvveti, sizler de derhal suçluları yargılayın, buna başbakan da dahil,  cezalarını çeksinler ve bu ülke artık hak ettiği sağlıklı mutlu günlerine geri dönsün. Herkes üstüne düşeni yapsın.

İsrail’in bu kural kanun tanımaz bir kısım  “hutspan” halkının ve kişisel çıkarları yüzünden gerekli kararları alamayan siyasilerin bir kısmı yüzünden    ben eve tıkıldım, bu yüzden benim iş yerim kapalı, bu yüzden İsrail vatandaşları ölüyor. Bu çok yanlış hepiniz kendinize gelin.

Sağlıklı mutlu günlere inşallah.

Hag sameah.

 

Aaron Baruch (Ankaralı)

 

*Suçsuzluk ilkesi: (Masumiyet karinesi) Masumiyet karinesinin temel mantığı suçu kesinleşmemiş bir insanın hükümlü sıfatını giyemeyeceğini belirten bir kuraldır. Masumiyet karinesi mantığına göre hukukta hüküm giydirmek için önce kişinin işlediği suçun kanıtlanması gerekmektedir. Hakkında suç isnadı bulunan bir kimse, savunması için gerekli bütün güvencelere sahip olarak açık bir yargılama sonucunda hukuken suçluluğu kanıtlanıncaya kadar suçsuz sayılır.  Bu bildirimin mantığını kabul etmiş ve bildiriye taraf olan ülkeler bu bildiride geçerli olan bu kurala uymak zorundadırlar.

*Hutspan: Küstah, saygısız, kural tanımaz

3 Ekim 2020 Cumartesi






DEMOKRASİ VE PANDEMİ

İsrail hak ettiğini buldu. Bir toplumun yönetiminde, yöneticiler kadar yönetilenler de sorumludur. 3 defa yenilenen seçimden İsrail halkı ders almadı. Kimse fikrini değiştirmedi. Ne yönetici adayları ne de seçmenler. Çok küçük farklarla her seçimden aynı sonuç çıktı ve ülke kaosa sürüklendi.

Güya koalisyon kuruldu. Bunlar koalisyon filan değil, resmen birbirilerini batırmak için hükümete girmişler. 120 üyeli meclisin yarısından fazlası ya bakan ya da bakan yardımcısı. Sanki bu mevkiler, rüşvet olarak koalisyona girmek için avanta verilmiş. Birinin beyaz dediğine öteki siyah diyor. En basit bir konuda dahi anlaşamıyorlar. İsrail özellikle pandemi konusunda hiç iyi yönetilemiyor.

Koalisyondan evvel azınlık hükümeti varken bu ülke dünyanın en güvenli ülkesiydi. Bugün ne yazık ki en kötü ülke durumundayız. Tuhaf bir ironi değil mi, en iyilerinde en kötülerin de lideriyiz. Koalisyon İsrail’e hiç yaramadı. Kabahat ülkeyi bu koalisyona mecbur eden, seçimlerde sağ veya sol bir hükümet kurulmasına olanak vermeyen İsrail seçmeninde. Sonunda mecburen sağ+sol bir hükümet kuruldu ve bu ülkeyi batırdı.

Tüm korona pozitif vakaların %40’ı harediler.(*) Bunlar yeşivaların(*) kapatılmasından sinagoglarda dualara katılan insanların sayısına kadar  kısıtlanmaya kalkılan her konuya  karşılar ve tepki veriyorlar. Hele bu mevsimde sık sık yaşanan bayramlarda çıldırıyorlar, gözleri hiçbir şeyi görmüyor.   

Korona pozitif vakaların %25’i ise İsrail’li Araplar. Bunlar da kurallara uymuyorlar. Hele düğün mevsimi olan bu aylarda düğünler, nişanlar, kınalar bol bol koronaya bayram yaptırıyor.

Bir başka problem de neredeyse iki aydır devam eden Bibi’ye karşı protesto gösterileri. Her cumartesi akşamı yapılan bu gösterilere en az 2 bin en çok 5 bin kişi katılıyor ama yine ne yazık ki bu insanlar kural tanımıyorlar. Üstelikte olmadık edepsizlikler yapıyorlar. Soyunan, dini ritüellerimizde kullandığımız tallit(*) ve tefilinleri(*) çıplak vücutlarına saran kadınlar, devletin amblemi menoranın(*) üstüne çıkanlar güya Bibi’yi protesto ediyorlar.

Devlet bunları engelleyemiyor mu? Hayır, engellemiyor, daha doğrusu engelleyemiyor. Çünkü haredileri durdurmaya kalktıklarında koalisyondaki dinciler, “bize sakın dokunma, yoksa koalisyonu bozarız” diyorlar. Protestocuları durdurmaya kalkarlarsa yüksek mahkeme “protestolar durdurulamaz” diyerek hükümeti durduruyor. Arap bölgelerinde yapılacak her operasyon çok büyük sorunlar getireceği için oralarda çok temkinli davranmak gerekiyor.

Sonuç dün itibariyle 1633 İsrail vatandaşı korona dolayısıyla (yahut başka bir deyişle koronayla) ne yazık ki hayatını kaybetti.

İsrail güya kapandı. Kapanan, halkın sokağa çıkması yasaklanan ve trafik sıkışıklığı yaşanan tek ülke İsrail’dir her halde. Ne kapandı diye soracak olurasınız, devlet daireleri kısıtlandı, işlerini görmek için gidemiyorsun, işini internetle halledeceksin veya randevu alıp gideceksin, o da çok zor.

Okullar ve yuvalar kapandı. En büyük sıkıntı burada. Özellikle küçük çocukları olan anneler işe gidemiyorlar ve delirme sınırındalar.

Alışveriş merkezleri kapalı. Oysa dükkân sahipleri o çok yüksek kiraları ödemek zorundalar ve isyan halindeler.

Kafe, lokanta bar gibi yerler açık ancak gönderi ile satış yapabiliyorlar. Müşteri kabul edemiyorlar. Onlar da isyandalar.

Özel sektör müşteri kabul edemiyor ancak açık, ister ofisten ister evden çalışmaları serbest.

İnternet üzerinden satış yapanlar, kurye şirketleri, ambarlar,  bayram yapıyorlar. Son altı ayda işlerini bayağı geliştirdiler.

Şimdi gelelim demokrasiye, pek çok insan bu kadar demokrasi çok fazla, zarar veriyor diye düşünebilir. Türkiye’de anayasa profesörü Hüseyin Nail Kübalının (1903-1981) meşhur lafıdır; “fazla demokrasi, anarşi doğurur” sözünü burada hatırlamamak elde değil. Ancak demokrasiden ödün verilemez.

1980 öncesi Türkiye’de sağ sol kavgası almış başını gidiyordu. Her gün 10-15 belki 20 genç öldürülüyordu. Peşinden Kenan Evren’in liderliğini yaptığı 12 Eylül 1980 ihtilali geldi. Olaylar birkaç ay içerisinde durdu. O dönemi yaşayan Türk Yahudilerinin pek çoğu ihtilal için olumlu fikirler besler. Hiçbiri yapılan işkenceleri, kaybolan insanları bilmezler ya da bilmezlikten gelirler. Ziver bey köşkünde yapılan insanlık dışı eziyetler, hala bugün kazılarda tesadüfen bulunan insan kemikleri o aklı almaz askeri dikta yönetiminin eserleridir.

Demokrasiden ödün veremeyiz, verirsek geri dönemeyiz. Tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi. Neredeyse 100 yıllık Türkiye Cumhuriyeti sözüm ona demokrasiyle yönetiliyor. Yalanlarla dolanlarla bir türlü huzura eremeyen kocaman bir memleket. Cennet vatanı ne hale getirdiler, Allahınızdan bulun…

Demokrasi mükemmel bir yönetim şekli değildir. Mevcut yönetim şekillerinin en mükemmelidir. Daha iyisi yok. Ödün veremeyiz. Polisiye tedbirlerle ülke yönetilemez.

Önce Haredi vatandaşlarıma yalvarıyorum. Kurallara uyun. Dininizi istediğiniz gibi yaşamanıza kimse karşı çıkmıyor. Evinizde kılacağınız namaz sinagogda kıldığınızdan daha az değerli değil.

Arap vatandaşlarıma sadece akıl ve sağduyu öneriyorum. Kurallara uyun. Etrafa hastalık bulaştırmayın.

Bir de protestocular var. Siz orada protesto filan yapmıyorsunuz, eğlenmeye gidiyorsunuz ve etrafa hastalık bulaştırıyorsunuz. Para karşılığında gidenler bile var. Ne olursunuz yapmayın, sadece zarar veriyorsunuz.

Yani önce halk kendine gelmeli, kendini ve karşısındakini korumalı. Eğer bu bilinç halka aşılanmazsa, öğretilmezse sonumuz hiç parlak gözükmüyor. Devlet bu konuda çalışmalı, yoksa yasaklarla bu iş çözülemez. Yani bana kalırsa birinci derecede kendini ve karşısındakini korumayan, kurallara uymayan İsrail halkı pandeminin ülkede bu kadar kötü duruma gelmesinden sorumludur. Sorumlu arıyorsak önce kendimize bakalım.

Yaradan hepimizin yardımcısı olsun. Dikkatli olun. Kendinizi ve karşınızdakini koruyun, savlanut…

Esen kalın.

Aaron Baruch (Ankaralı)


(*)Haredi: Ortodoks Yahudilik içindeki, modern değer ve uygulamaların aksine, din kanunları  ve geleneklere katı bir şekilde bağlı koyu dindar Yahudiler…

(*)Yeşiva: Dindar Yahudilerin okuduğu bir çeşit din okulu.

(*) Tallit : Yahudilerin dua ederken sarındıkları saçaklı şal.  Dört köşesine bağlanmış tsitsit olarak bilinen özenle dokunmuş saçakları vardır.

(*) Tefilin : Yahudi erkeklerin hafta içi sabah duası sırasında başlarına ve kollarına sardıkları özel deri kayışlardır. Tefilin, iki siyah deri kutudan ve bunları tutmak için kayışlardan oluşur. Biri pazıya takılır ve özel bir düğümle bağlanan kayışı, kullanıcı tarafından önkol ve el çevresine yedi kez, sağ elini kullananlar için sol kola, sol kolunu kullananlar için sağ kola   sarılır.  İkinci kutu alına, saç çizgisinden hizasından başlayarak takılır, kayışları başın arkasından dolanır, ense üstünden özel bir düğümle bağlanır ve önden her iki yana sallandırılır.






26 Eylül 2020 Cumartesi

DEMOKRASİ VE SİYONİZİMİN ÇIĞLIĞI…

 




10 Kasım 1975’te Türk ulusu atasının ebediyete intikalini anarken Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 3379 sayılı “Siyonizm’in; ırkçılığın ve ayrımcılığın bir türü” olduğu kararını alıyordu.

Aşağıdaki yazı bu anlamsızlığa bir isyan çığlığıdır.

*

SİYONİZİMİN ÇIĞLIĞI…

Yahudiler ve İsrail dünya tarafından baş belaları olarak görülmekte…

Doğrudur, biz Yahudiler ve İsrail baş belasıyız. Asırlardır dünyanın canını sıkıyoruz. Huyumuz kurusun, bu bizim genlerimizde var. Tek tanrısıyla Avram Avinu, (Hazreti İbrahim) on emiriyle Moşe, (Hz. Musa) diğer yanağına ikinci tokadı yemeye hazır Yeşu (Hz. İsa) daha sonra, Freud, Marx, düzen düşmanı devrimcilerdir.

Neden?

Çünkü devirlerindeki hiçbir düzen onları tatmin etmiyordu. Her şeyi tartışmak, ileriyi görmek ve kaderlerini değiştirmek için dünyayı değiştirmeye soyundular. Atalarımın kaderi buydu. Bu yüzden kurulu düzen sahipleri onlardan nefret ettiler.

Sağcı Yahudi karşıtları onları Bolşevik ihtilalinin fikir babaları olmakla suçladılar. Doğrudur. 1917’de bu akımın içerisinde pek çok Yahudi vardı.

Solcu Yahudi karşıtları bu sefer Yahudileri kapitalizmin kurucuları olarak suçladılar. Bu da doğrudur. Kapitalizmin temelleri Yahudiler tarafından atılmıştır.

(Bu günkü İsrail’e benzemiyor mu? Sağcılarla solcular…Rak Bibi – Rak lo Bibi)

Sağcısı da solcusu da Yahudileri eleştirir. Sebebi basittir. Din, kültür, devrimci idealler bir yandan, para diğer yandan, taşınabilen yegâne değerlerdir. Bunlar vatanı olmayanların tek vatanlarıdır.

Ama artık öyle değil. Şimdiki Yahudilerin artık bir vatanı var. Ve doğal olarak Yahudi karşıtlığı küllerinden yeniden doğdu ve bunun yeni ismi ANTİSİYONİZM.

Yahudi karşıtları eskiden bireylerle uğraşırlardı. Şimdi ise bir halkla, bir ülkeyle sanki İsrail bir Gettoymuşçasına, sanki Kudüs bir Varşova’ymışçasına uğraşıyorlar. Yahudileri kuşatan Naziler bu sefer Arapça konuşuyorlar. Hilalleri bazen orak şeklini alıyorsa bu dünyadaki bütün solcuları yanlarına alabilmek içindir.

Sınıf savaşına katılmakta kararsızlığımız yok. Başbakana “Bibi,” Hz.Musaya “Moşe” deriz. Herkes karşısındakine göz seviyesinden bakar. Ne kimsenin ayaklarına bakarız nede kimsenin bize tepeden bakmasına izin veririz. Ama aynı zamanda “farklı olabilme hakkını” da destekleriz.

Dünya solu biz İsraillileri kendi saflarında görmek istiyorsa bizim sorunlarımızı yok sayamaz. Bizim sorunlarımız Yahudilerin vatanlarından Romalılar tarafından sürüldükleri 1’nci yüzyıldan beri devam ediyor. Her yerde hor görüldük, itilip kakıldık, sürüldük, ezildik, pogromlara uğradık, zorla dinimizi değiştirdiler.

Neden biliyor musunuz?

Dinimiz, yani kültürümüz tehlikeliydi. Çünkü tam bir demokrasi örneğiydi. Bakın, size birkaç örnek vereyim.

·         Yahudilik Şabat’ı getirdi. Bunu piramitleri bir an evvel bitirmek isteyen Firavunların nasıl karşıladığını düşünün.

·         Yahudilik köleliği yasakladı. Eski çağlarda bedava iş gücü kullanan Romalılar elbette bunu sevmedi.

·         Tora der ki; “toprak insana değil, tanrıya aittir.” Bu kanunun Orta çağ Papalığı ve derebeylerin üzerindeki etkilerini düşünün.

Halkın gerçekleri bilmemesi gerekiyordu. Kutsal kitabın okunmasını yasakladılar. Sonra iftiralar ve Getto duvarları geldi. Peşinden Yahudiler Engizisyona, pogromlara uğradılar. Sarı yıldız takmak zorunda bırakıldılar.

Yahudiler kaçtılar, sürüldüler ve hiçbir yere ait olamadılar. Halkların arasında yetimhane çocukları gibiyiz. Ama artık evlat edinilmek istemiyoruz. Hayatımız efendilerimizin, mal sahiplerimizin keyfine bağlı olmamalı. Yaşadığımız ülkenin kiracı vatandaşları olmak istemiyoruz.

Tarihin kapısını çalıp “giriniz” denilmesini beklemekten bıktık. Giriyoruz işte ve bağırıyoruz. Artık kendi evimdeyiz ve dünya üzerinde kendi toprağımız var. Bu toprak bize en büyük makam tarafından söz verildi ve bu söz tutulacak!

Siyonizm nedir? Siyonizm’i basit bir cümleye indirgeyebiliriz.

“Gelecek seneye Kudüs’te…”

Bu basit bir slogan değildir. Kutsal kitapta “TORA’DA” yazılıdır. Dünyanın en çok satılan kitabında… Bu iki bin yıllık bir çığlıktır. Bu çığlık Kristof Kolomb’un, Kafka’nın, Chagall’in, Marx’ın, Einstein’ın hatta Kissinger’in babaları tarafından senede bir defa Hamursuz bayramında tekrarlandı.

Siyonizm özgürlük savaşının adıdır. Biz Yahudiler iki bin yıl öncesinin Filistinlileriyiz ve dünyada en eski ezilen ulusuyuz. Bu gün artık kendi topraklarımızdayız ve toprağımızı terk etmeyeceğiz.

Düşünüyorum o halde varım diyen Descartes hatalıydı.  Bu bana hiçbir şey ifade etmiyor. Biz Yahudiler beş bin yıldır düşünüyoruz ve hala yokuz.

Şimdi biz İsrailliler diyoruz ki:

“KENDİMİ SAVUNUYORUM, ÖYLEYSE VARIM.”

*

Yukarıdaki yazımın neredeyse tamamı Arap Kökenli Yahudi Fransız ozan Herbert Pagani (1944-1988) tarafından 1976 yılında kaleme alınmıştır. Bugün hala aynı gerçeklerle karşı karşıyayız.

BU KADAR DEMOKRASİ ÇOK MU?

Pandemiye yüzlerce kurban verdik, belki binlerce vereceğiz. Ama demokrasimizden vaz geçemeyiz.  Bu pandemi döneminde İsrail’deki belki de fazla demokrasiden şikâyet ederken Yahudilerin demokrasiye katkılarını yeniden düşünmeliyiz. Uzun lafın kısası biz Yahudi’yiz ve bu dünyanın öncüleriyiz…

Aaron Baruch (Ankaralı) 

19 Eylül 2020 Cumartesi

PANDEMİ DERSLERİ…

 




Yaşamakta olduğumuz pandemi ilginç dersler koyuyor önümüze. Alabilenler alıyor, alamayanlar ne yazık ki bu kıymetli öğretilerden yoksun kalıyorlar.

İki ay evvel haftalarca korona belasıyla boğuşan yaşlıca bir Yahudi yatmakta olduğu Amerika’nın ünlü bir hastanesinde nihayet sağlığına kavuşmanın mucizesini yaşamış. Taburcu olacak, işlemler tamamlanmış, tekerlekli sandalyede evine gitmek için sabırsızlıkla bekleyen adama dehşetli bir fatura vermişler. Zavallı ihtiyar Yahudi faturayı görünce şaşırmış, baka kalmış, sonra önce yavaştan, sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış. Hastanenin orada bulunan görevli personeli de durumdan elbette çok etkilenmiş ve elini adamın omuzuna koyarak:

-Üzülmeyin, ödemenizi taksitler halinde yapmanızı sağlamaya çalışacağım demiş. Adam gözlerinde biriken yaşları silerek görevliye dönmüş ve:

-Ödeme sorun değil, ben çok zenginim, üzüldüğüm bu kadar yıldır bedavaya aldığım nefeslerin kıymetini bilmemişim, ona ağlıyorum demiş.

Aldınız mı dersi? Elimizdekinin kıymetini ne yazık ki kaybettiğimizde anlıyoruz. Sağlığımızın kıymetini bilmeliyiz. Yaradan hiçbirimize bu dersi yaşayarak öğretmesin. Hiçbirimiz sağlığımızı kaybetmeyelim inşallah.

Dostlarımızın, yakınlarımızın değerini onları kaybettiğimizde öğreniyoruz malesef. Üstelik daha büyük bir hata yapıp o kırdığımız insanlarla yaşadığımız sorunlarda hep kabahati karşımızdakinde buluyoruz. Nerede öz eleştiri, kimsenin yaptığı yok. Yazık…

Elimizdekinin kıymetini bilmeliyiz. İsrail’de yaşayan özellikle Turkanozlar, Bodrum’un, Çeşme’nin, Alaçatı’nın resimlerini sosyal medyada gördükçe uzaklara bakıp off, offff çekiyorlar. Hele şimdi balık mevsimi de açıldı, palamut geldi, lüfer yolda, rakıyı koymuşlar soğuğa, beklemede… Bu yaşamı, bu lezzetleri bilen biz Turkanozlar özlemden kudurmayalım de kimler kudursun?

Dersi almadınız değil mi? Elindekiyle yetin. Elindekinin kıymetini bil. Canın deniz çektiyse git Hertzliya’nın masmavi sularına. Otur Yam Şeva’da, aç bir derin kırmızı Shiraz şarap, gelsin balıklar, kalamarlar, karidesler… Bir de üstüne üç çikolatalı dondurmalı acayip bir tatlı, kafayı bul hafiften, dalgalanmakta olan Magen Davide (*) bir göz at ve seslen ve selam çak mavi beyaz bayrağa karşı, Le hayimmm ! Hayata ve sana, şerefe…. Yapabilir misin bunu Alaçatı’da...

Yaradan kimseyi memleketsiz, vatansız bırakmasın. Yahudiler İsrail'in kıymetini yürekten bilmeli... Bütün tarih zamanlarında Yahudiler kadar hiç bir millet, kavim ırk bu kadar bunun ihtiyacını hissetmedi... 

Sevgili gençler, uzak görüşlü olun, kısa vadeli düşünmeyin, çocuklarınızın, torunlarınızın geleceğini düşünün. Sönen değil, parlayan yıldızın peşinden koşun.

UNUTMAYIN, GELECEK DE BİR GÜN GELECEK…

Kim nerede yaşıyorsa hepinize sağlıklı, mutlu, huzurlu barış dolu yaşam diliyorum. Hepimiz önce insanız, hepimiz kardeşiz, SEVGİYLE KALIN.

HAG SAMEAH SHANA METUKA…

HAYIRLI UĞURLU SAĞLIKLI MUTLU SENELER İNŞALLAH…

Esen kalın.

Aaron Baruch (Ankaralı)


(*)MAGEN DAVİD: İbranice'de Davut Kalkanı veya Magen David olarak bilinen Davut Yıldızı, modern Yahudi kimliğinin ve Yahudiliğin genel olarak tanınan bir sembolüdür. Şekli, iki eşkenar üçgenden oluşan bir heksagram şeklindedir. İSRAİL BAYRAĞININ ÜZERİNDE BULUNAN ALTI KÖŞELİ YILDIZIN ADIDIR. 

5 Eylül 2020 Cumartesi

İSRAİL’İN KORONA İLE SINAVI…















Pandemide yaşanan ikinci perdede İsrail çok fena halde çuvalladı. Nüfusa göre oranlandığında bulaştırma konusunda İsrail dünya birincisi. 4 Eylül günü 2716 yeni vaka tespit edildi. Bu konuda İsrail ile gurur duymak benim için bile mümkün değil ne yazık ki… İsrail koronadan dolayı, ya da bir başka deyişle koronayla 993 yurttaşını kaybetti. Ölenlerin % 60’ı 80 yaşın üzerinde. Bu insanların elbette o yaşlarda kronik hastalıkları vardı. Dolayısıyla koronadan değil, korona ile ölüyorlar.

Pandeminin ne zaman önleneceği ve biteceği henüz kestirilemediği için bu lanet virüsün daha kaç canımızı alacağını tahmin etmek çok güç. Aşı için WHO Mayıs 2021’i işaret ediyor. Rusya “ben buldum ve tatbik etmeye başladım, 100 kişide denedik, 100’ünde de antikor oluştu” diyor. Ama dünya Rusya’ya pek itimat etmiyor ki “hadi bize de verin” demiyor.

Nüfusa göre oranlandığında İsrail her bir milyon insanından 108’ini kaybetti. Almanya her bir milyonunun 112’sini, Hollanda 364’ünü, Fransa 471’ini, USA 580’ini, İtalya 588’ini, İspanya ise 629’unu kaybetti. Belçika ise pandemiye ne yazık ki her bir milyonunun 854 kişisini kurban verdi. Neredeyse İsrail’in 8 misli.

Türkiye’de ise koronadan her bir milyon kişiden sadece 78’i hayatını kaybetti. Doğruluğuna inanır mısınız, inanmaz mısınız bilemem ama bu hafta www.turkiye.gov.tr sitesinde 2015 ile 2019 yılı arasında Konya’da ölenlerin ortalama sayısı 193 olarak verilmiş. Aynı siteye göre 2020 yılında ise Konya’da toplam şimdiye kadar 400 kişi ölmüş. Aradaki yaklaşık 200 kişinin bariz bir şekilde korona dolayısıyla öldüğü meydanda iken istatistiklere geçen rakam sadece 37.

Nüfusa göre orantılandığında en az kayıp veren ülkelerin bazıları ise şöyle:

Japonya her bir milyonunun sadece 11 kişini kaybetti. Singapur’da bu oran sadece 5. Bu konuda en ilginç istatistik Çin’e ait. Pandeminin çıkış noktası kabul edilen Çin’de korona virüs yüzünden ölenlerin sayısı her bir milyon insandan sadece 3 kişi.


İsrail mart ayında dünyanın en güvenli ülkesi idi. Ne oldu da böyle oldu?

Öncelikle halk koronayı takmıyor. Zaten yaratılış itibarıyla İsrail halkı “hutzpadır”  Yani biraz asi, biraz saygısız, biraz kural tanımaz başına buyruk bir millettir. Takmıyorlar koronayı… Kazımıyorlar… Kurallara uyulmuyor… Ne mesafe kuralı ne da maske tatbik edilmiyor. Bunda havanın aşırı sıcak olmasının da etkisi var.  

İkinci konu ise siyaset. Aşırı dinci harediler koalisyonda. Oysa oranları yukarı çekenlerin en başında bu yobazlar geliyor. Kural tanımıyorlar. Kalabalık düğünler, yeşivalarda (din okuları) kalabalık sınıflar, sinagoglarda dip dibe dualar, kalabalık cenaze törenleri hep bunlarda. Kural tanımıyorlar. Eğer devlet polisiye önlemlere baş vurursa “koalisyonu bozarız” diye tehdit ediyorlar.

Şimdilerde tutturdular, her seneki gibi Ukrayna’daki Uman şehrine, Rabbi Nachman’ın(*) mezarını ziyarete gitmek istiyorlar.  Bilim kurulunun tavsiyeleri ile siyasiler bunların gitmelerine izin vermiyor. Ancak aşırı dinciler “Bu yolculuğa mâni olursanız bir daha bizden oy beklemeyin” diye siyasileri tehdit ediyorlar.  Yani Allah korusun, sonuçları çok feci olabilir, bir de bir uçak yetmedi, siyasi baskılar sonunda üç uçak kaldırılmaya karar verildi, fakat sonunda ziyaret galiba çok şükür yasaklandı.

Bilim kurulunun başındaki Prof.Dr.Ronni Gamzu hükümete önerdiği planda İsrail’de hastalığın bulaşma sayılarına göre yerleşim yerlerini ve şehirleri 4 ayrı renk ile işaretledi, ve her renk için ayrı önlemler önerdi. Tabii en katı önlemlerin alınacağı kırmızı renkli yerleşim yerleri aşırı dincilerin bulunduğu bölgeler ve onlar yine “bu önlemleri alırsanız koalisyonu bozarız” diye tehditlerde bulunuyorlar.

Arapların yaşadığı bölgelerde kırmızı, hatta kıpkırmızı bu arada, onu da söylemeden geçmeyeyim.

Sonuçta ne oldu de böyle oldu diye sorarsanız:

1-      Halk hutzpalık yapıp kurallara uymadı,
2-      Siyaset bilimin önüne geçti,
Siyasiler ya bilim kurulunu dinleyerek gereken önlemleri alacaklar, ya kural tanımaz insanlar yüzünden bütün İsrail kapanarak yılların birikimi ekonomimiz dip yapacak veya binlerce belki 10 bin kişi koronadan ölecek. Yaradan yardımcımız olsun.

Esen kalın.

Aaron Baruch (Ankaralı)


(*) BRESLOVLU RABBI NACHMAN
Ukrayna'nın Hımelnitski Bölgesinde 1772 yılında doğan ve değişik şehirlerde yaşayan Hasidik tarikatının önde gelenlerinden Breslovlu Rabbi Nachman, ölümünden kısa bir süre önce Uman şehrine yerleşti. Nachman, 1810 yılında hayatını kaybedince Uman Şehri tarikatın önemli merkezlerinden birisi oldu. Dünyanın dört bir yanından gelen Hasidik hareketi üyeleri, Nachman'ın mezarını ziyaret ederek burada ibadet ediyor.
1917 yılına kadar ziyarete açık olan mezarın Sovyet devrimi ile 1920'de yıkılması kararı alındı. Bu aşamada devreye giren Kievli zengin bir Yahudi araziyi satın alarak yıkımdan kurtardı. Yahudilerin 1930 yılında ülkeye girişi tamamen yasaklandı. Korunan ve gözetilen mezar Sovyet rejiminin zayıfladığı 1988 yılında tekrar ziyarete açıldı.
Kaynak: CHA

22 Ağustos 2020 Cumartesi

CUMHURBAŞKANI MÜJDEYİ PATLATTI












İki gün evvel TC. Cumhurbaşkanı Sn.Erdoğan Türkiye’ye çağ atlatacak bir müjdeyi Cuma günü (21.08.2020) açıklayacağını duyurdu. Türkiye Cuma günü haberlere kitlendi ve cumhurbaşkanımız haberi patlattı. 

“Karadeniz’de doğalgaz bulundu…”

Arkadaşlar ben 70 yaşımı biraz geçtim, ama çok fazla eskilere gitmeden sadece AKP döneminde Türkiye’de petrol bulunduğu müjdelere şöyle bir baktım, 10 kereden fazla… İşte size kaynaklarıyla tarihleriyle bir bir özet:

1- Hürriyet Gazetesi: (9 Eylül 2004)  Akçakoca açıklarında doğalgaz bulundu. TPAO Genel Müdürü Osman Saim Dinç Akçakoca açıklarında ekonomik ve ticari doğalgaz bulunduğunu, yılsonuna kadar ciddi yatırımlar yapılarak doğalgazın karaya çıkartılacağını bildirdi. 

2- Demirören Haber Ajansı: (26 Kasım 2006) TPAO Üretim Daire Başkan Yardımcısı Mehmet Kul, Türkiye’nin Karadeniz’de bulunan ilk doğalgaz üretim tesisinde sona gelindiğini açıklarda ve daha derinlerde petrol bulacaklarından emin olduklarını duyurdu. 

3- Anadolu Ajansı: (20 Mayıs 2007) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Akçakoca açıklarında çıkartılacak doğal gazın Türkiye konutlarında tüketilen doğalgazın % 10’unu karşılayacağını bildirdi. 

4- Sabah Gazetesi : (26 Ağustos 2007) Müjdeli haber önceki gün Mecliste Cumhurbaşkanlığı 2. Tur oylaması yapılırken geldi. Müjdeli haberi Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler verdi. 

5- Sabah Gazetesi: (15 Mayıs 2009) Sakarya’da doğalgaz bulundu. Kaynarca ilçesinde TPAO tarafından yapılan sismik araştırmalar sonrasında bölgede sondaj çalışmaları başlatıldı. 

6- Anadolu Ajansı: (17 Haziran 2010) TPAO’nın Batı Karadeniz açıklarında sürdürdüğü sondaj çalışmaları sırasında 1600 metre derinlikte yeni rezerv bulunduğu açıklandı. 

7- Anadolu Ajansı: (29 Mart 2011) TPAO’dan Akçakocadaki üretim platformuyla ilgili güzel haber geldi. TPAO Üretim Daire Başkan Yardımcısı Mehmet Kul, günlük 250 bin metreküp olan doğalgaz üretiminin 600 bin metreküpe çıktığını söyledi. 

8- Bakan Taner Yıldız: (25 Ağustos 2012) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız Hakkâri civarında önemli petrol bulgusuna rastlandığını ancak terör nedeni ile aramaya başlanılamadığını söyledi.

9- Milliyet Gazetesi: (10 mart 2013) Enerji savaşlarının yeni merkezi Karadeniz oluyor. Exxon-Mobil, Shall, Chevron, Total, ve başka küresel oyuncular bölgeye akın etmesi Karadeniz’de petrol var tezini güçlendiriyor. 

10- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez: (29 haziran 2020) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez  “TPAO kendi imkanları ile sondaj yaparak Akçakoca’da doğalgaz rezervi yakaladı” dedi. 

Petrol bulundu haberleri yeni değil. Şöyle bir baktım, ilk petrol müjdesi 24 Ekim 1939’da verilmiş. Yeni Mersin Gazetesi Çorum’da Petrol bulunduğunu bildirmiş.

Bunlar benim bulduklarım. Ama çok daha fazlaymış.  Dün gazeteci Deniz Zeyrek “2003 yılından beri 30 kez petrol ya da doğalgaz bulunduğu haberi verilmiş, üşenmedim saydım” diyor dünkü paylaşımında, ve şöyle devam ediyor:

“Üşenmedim saydım, 2003 yılından beri değişik bakanlar ve başbakan en az 30 kere Anadolu’nun değişik yerlerinde ya da denizlerde petrol veya doğalgaz bulunduğuna dair bilgiler paylaşmış. Bazı haberlerde Türkiye’nin 4o yıllık ihtiyacını karşılayacak kadar ifadesi dahi kullanılmış.”

Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan üretimin 2023 yılında başlayacağını müjdeledi(!) Tam da seçim yılı. Olasıdır ki “bu doğalgazı önce sıvılaştırıp büyük tanker gemilerle Akdeniz’e göndereceğiz, doğalgazımızı pazarlayabilmemiz için Kanal İstanbul şart oldu artık” da diyeceklerdir. 

Her şeyden önce derin denizlerde bulunan petrolün ya da doğalgazın çıkartılıp kullanılabilir hale getirilmesi öyle iki üç senede başarılabilecek bir iş değil. Bana pek inandırıcı gelmedi, hatta hiç inandırıcı değil. 

Bir de ne geldi aklıma biliyor musunuz? Acaba Sn. Erdoğan’ı da birileri kandırıyor mu? Malum, daha evvel de “kandırıldık” demişti. Sakın yine kandırmış olmasınlar? 

Esasında Türkiye halkı memleketimizde “kömür blumdu, petrol bulundu, altın bulundu” haberlerine alışık. Hatta o kadar tabiatta bulunmayan “neptünyum” bulundu diye bile haberler çıkmıştı. 

İnşallah doğru çıksın. Kim sevinmez ki? Zenginliğin kimseye zararı yok, hatta faydası bile var. Ancak tam doların tarihi zirveler yaptığı dönmede Akdeniz’de sahte gerginlikler yaparak, Karadeniz’den müjdeler vererek gündem değiştirme çabaları nereye kadar işe yarayacaktır bilemiyorum. Ne doların ateşi iniyor ne de bu sahte gündemler akıllı araştırmacı insanları inandırabiliyor. Tıpkı pandemi haberlerine kimsenin inanmadığı gibi ne yazık ki inandırıcılığını kaybeden Türkiye siyasileri kimseyi ikna edemiyor kanaatindeyim. 
Eğer siz okuyucularımı birazcık bu komik haberle eğlendirebildiysem ne mutlu bana. Esen kalın.

Aaron Baruch (Ankaralı)  

Kaynakça : 
Bir gün : https://www.birgun.net/haber/bulunan-ama-daha-sonra-haber-alinamayan-dogalgaz-ve-petrol-rezervleri-312804?__cf_chl_captcha_tk__=474d854a7cb9d0c55cd04b0c9217f982bbb852fa-1598079716-0-AWWv_cQ0bxRZ_e_
Gazeteci Deniz Zeyrek’in haberi : http://www.diken.com.tr/deniz-zeyrek-2003ten-beri-30-kez-petrol-ya-da-dogalgaz-bulunduguna-dair-bilgi-paylasilmis/
Ayrıca Yılmaz Özdil Usta’nın Videosundan da faydalandım. 

15 Ağustos 2020 Cumartesi

OYUN İÇİNDE OYUN…













ABD’nin arabuluculuğunu yaptığı görüşmeler sonucunda dün İsrail ile BAE, (Birleşik Arap Emirlikleri) arasında normalleşme (barış) anlaşmasına vardıklarını duyurdular…
İsrael bu sabah BARIŞA uyandı…
Uzun yıllardan beri tüm Arap ülkeleri gibi BAE de İsrail ile dost olmayan ilişkiler yürütmekteydi. Ancak bölgedeki İran tehdidi, BAE, Suudi Arabistan Umman ve diğer Arap ülkelerini ABD’nin koruma şemsiyesi altına girmeye zorlamaktaydı. Düşmanımın düşmanı benim dostumdur düsturu bu durumda İsrail’in mevzubahis Arap ülkeleri ile dost olması anlamına gelmekteydi.
İşte tam o sırada Başkan Trump iktidara geldi ve “Yüzyılın Barış Planı” adı altında Filistin ile İsrail arasında bir barış planı ortaya attı. Bu plana göre İsrail hâkimiyetinde bulunan 7 Arap şehri Filistin otoritesine geçecek, Batı Şeria’da bulunan bazı Yahudi yerleşim yerlerinin bulunduğu bölge İsrail tarafından ilhak edilecekti. Buna karşılık ABD bölgede 50 milyar dolarlık yatırımlar yapacak, 1 milyon Filistinliye istihdam sağlayacaktı. Daha bir sürü detay var ama konuyu uzatmamak için bu kadarını yazmakla yetineceğim. Esasında meğerse gerçekten yüzyılın barış planıymış, müthiş bir plan, okuyun bakın, hayret edeceksiniz…
Beklenildiği gibi İsrail tarafı bu planı kabul ettiyse de Filistin tarafı daha okumadan “kullu Filistin – hepsi Filistin” (has ve şalom, has ve halila) diyerek planı her zamanki gibi çöpe attı. Bu kimseyi şaşırtmadı.
Bu arada son seçim döneminde Bibi (17 senedir İsrail başbakanı olan NETANYAHU)  “Seçilirsem, Filistin tarafı Trump’ın barış planını kabul etse de, etmese de ben Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim yerlerinin bulunduğu bölgeyi ilhak edeceğim” diyerek özellikle İsrailli sağcı seçmenlerin oylarını toplamaya çalıştı.
Seçimlerden sonra ilk etapta koalisyonu kurmayı beceremediyse de çeşitli politik manevralarla en büyük rakibi Mavi Beyaz Partisini parçalamaya muvaffak olan Bibi, bu partinin lideri olan GANTZ ile sonunda koalisyon yapmayı başardı. Böylece üç seçimden sonra yine başbakan olmayı başararak seçim sihirbazı olduğunu bir kere daha kanıtladı.
Bu arada İsrail solu, ilhak konusuna son derece tepki göstermekteydi. İlhakın Filistin ile olası bir barışı engelleyeceği ve Oslo sürecini sona erdireceğini öne sürerek ilhaka karşı nümayişler protestolar düzenlemekteydiler. İsrail solu “Filistinlilere ne istiyorlarsa verelim, yeter ki barış olsun” diyorlardı… Sağcılar ise “ boşuna uğraşmayın, bütün İsrail’i verseniz bunlarla yine anlaşamazsınız” diyerek bu görüşe karşı çıkıyorlardı.  Laf aramızda, “aman ne verecekseniz verin, yeter ki barış olsun, bizim de buralarda rahatımız bozulmasın” diyen Türk Yahudilerinin de İsrail solu ile aynı görüşte olduklarından hiç şüphem yok.
Neticede Bibi yolundan dönmedi. Bu arada çok fazla insanın dikkatini çekmeyen bir gelişme oldu. MOSSAD başkanının görev süresi uzatıldı. Korona sürecinde İsrail’in tıbbı malzeme ihtiyaçları MOSSAD’ın gerçekleştirdiği operasyonlarla  karşılanmaktaydı ve El Al uçakları BAE’nden İsrail’e tıbbi malzeme taşımaya başlamıştı. İyi de BAE ile İsrail düşman değiller miydi? Nasıl oluyor da İsrail uçakları BAE hava-alanlarından İsrail’e tıbbi malzeme taşıyordu? Demek ki “konu sağlık olunca düşmanlık filan kalmıyor” diye düşündük o günlerde. Meğerse oyun içinde oyun varmış. Hem de ne oyun…
Birkaç ay evvel Bibi ilhak kararını 1 Temmuz’da uygulamaya koyacağını ilan etti. Trump iskemlesinde otururken bunu gerçekleştirmek istiyordu. Avrupa ilhaka karşı çıkıyor yüzlerce Avrupalı parlamenter Bibi’ye “sakın yapma” diyerek imzaladıkları bildirileri gönderiyorlardı.
Bibi yolundan dönmedi. Anlaşılan ilhakı gerçekleştirmeye niyeti vardı. Çünkü bu yapılacaksa en uygun zamandı. İsrail tarihinin en güçlü dönemini yaşamaktaydı. Gelmiş geçmiş en büyük Yahudi dostu ABD başkanı iş başındaydı. Yapılacaksa şimdi olmalıydı.
Ancak tuhaf bir şeyin varlığı gözden kaçıyor muydu acaba? Neden bu ilhaka gerek vardı? Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim bölgelerinin çoğu zaten C bölgesindeydi ve bu bölgeler İsrail’in % 100 hâkimiyeti altındaydı. Bırak C bölgesini, A bölgesi de B bölgesi de İsrail kontrolünde, oralarda da  hiç olmadığı kadar güçlüyüz, top İsraillin elinde. Ne gereği var şimdi ilhak edip bütün dünyanın düşmanlığını kazanmaya? Bir şey daha vardı ki, işte o da anlaşılamıyordu. Bir türlü ilhakın nerede nasıl yapılacağı İsrail halkı dâhil kimseye açıklanmıyordu. Tam olarak nereler ilhak edilecek, o bölgedeki Araplar ne kadar, kaç kişiler, onlar ne olacak, onlara da İsrail vatandaşlığı mı verilecek, kimsenin bir şey bildiği yoktu…
Bu arada korona dolaysıyla artan işsizliği ve bozulan hayat şartlarını bahane eden 3 ya da 5 bin kadar sol görüşlü İsrail vatandaşı her cumartesi akşamı protestolara başladılar. Terbiye sınırları zorlandı, devletin simgelerine edepsizce saldırılar yapıldı, Bibi’nin evine yürüyen protestocular polise karşı geldiler, çatışmalar çıktı, tutuklananlar oldu… Bu dönemde acaba bu kadar demokrasi anarşi mi doğruyor diye düşünüldü…
Acaba gerçekten bu kadar demokrasi kötü mü?
Neticede Bibi yolundan dönmedi. Ve birden bire, BAE ile İsrail tarihi bir açıklama yaptıl. Artık bu iki ülke normalleşme konusunda ABD aracılığı ile bir anlaşmaya varmışlardı. Dubai’deki Burj Khlifa gökdeleni İsrail bayrağına büründü. Arap gazeteciler Bibi’yi arayarak canlı telefon bağlantısı ile memnuniyetlerini bildirmeye başladılar. Dubai kraliyet ailesine bağlı bir şeyh barış onuruna parti vererek üzerinde İsrail ve BAE ait bayraklar bulunan pasta kesti. Neler oluyordu? İnanılmaz gelişmelere şahit oluyorduk.
Ve beklenen açıklama BAE’nden geldi:
BAE, İsrail’in Batı Şeria’yı ilhaktan vaz geçmesi karşılığında anlaşmaya razı gelmişti. Yani BAE Filistin’i kurtarmıştı… Güya… Yani hepsi bir oyunmuş. Ne ilhak söz konusuydu, ne bir Filistin-İsrail barışı. Konu BAE ile İsrail (ve pek yakında Suudi Arabistan) barışı imiş. Ancak BAE ve Suudi Arabistan, İsrail ile barış yapmak için ilhak planını iptal ettirme karşılığında bu anlaşmayı imzaladıklarını açıklayarak Arap Liginde kendilerini aklamış oldular.
Bibi ve Trump çok büyük bir iş başardılar. MOSSAD’ın Bibi’ye çok yardım ettiği kesin… Belki iktidar ortaklarının da kendisine destek verdiği mümkündür. Ne olursa olsun emeği geçen herkese binlerce teşekkür.
VAR MI BARIŞTAN GÜZELİ…
Bu arada BAE’ni kınayan TC başkanı Erdoğan’a yazıklar olsun, barış kınanır mı? Bir de BAE’nde bulunan Türk elçisini geri çekmekle tehdit ediyor. Tehdit etme, yapacaksan yap, biraz da daha yalnızlaş. Çok yakında Suudi Arabistan İsrail barışı da bu sinemalarda. Oradan da çek elçini geriye, bakalım nereye kadar? İsrail’in Umman ve Sudan barışlarını da hatırlatırım. Ve bir gün, inşallah ömrüm yetecek, Filistinli kuzenlerimizle de barış yapacağız, İnşallah sen de görürsün… O zaman görüşürüz…

Aaron Baruch (Ankaralı)

Bu yazdıkları mı kanıtlayamam. Kimse kanıtlayamaz, belki yıllar sonra arşivler açıldığında bizden sonraki nesiller doğruları öğrenecekler. Ancak bir şey varsa ki detayları şüpheli de olsa barış gerçekleşti. Bu bana yeter… Bunlar benim düşüncelerim. Katılanlara da katılmayanlara da SHABBAT SHALOM… HEPİNİZİ ÇOK SEVİYORUM…