9 Eylül 2022 Cuma

İSRAİL – TÜRKİYE – SEVİNMEK İÇİN ACABA ERKEN Mİ?








 

Bir süredir İsrail Türkiye ilişkileri müspet yönde gelişme gösteriyor. Önce her iki ülke yeniden eskiden olduğu gibi karşılıklı büyükelçi atama kararı aldı. Türkiye dış işleri bakanı İsrail’i ve İsrail cumhurbaşkanı Türkiye’yi ziyaret etti. Casuslukla suçlanan iki İsrailli turistin çok fazla problem yaşamadan salıverilmesi bu yönde atılmış çok iyi bir adım oldu. İranlı teröristler Türkiye’de İsrail vatandaşlarına eylem yapma hazırlığındayken iki ülkenin ortak çalışmaları sonucunda başarısız oldular ve yakalandılar. Şimdilerde yıllardan sonra yeniden El-Al İsrail hava yolları kuyruğunda Magen David’le Türkiye’ye uçmaya başlayacak. Ne güzel…

Elbette İsrail’de yaşayan Turkanoslar, hatta neredeyse İsrail Türkiye ilişkilerinin iyi olmasının her iki ülkenin menfaatine olduğunu inanan herkes bu gelişmelerden çok memnun. Ancak acaba sevinmek için çok mu acele ediyoruz?

Neden derseniz; unutmayalım ki pek çok büyükelçiliğin olduğu gibi Türkiye büyükelçiliği hala Tel Aviv’de ve Türkiye her fırsatta İsrail’in başkentinin Kudüs olduğunu ret ediyor ve ısrarla başkentin Tel Aviv olduğunu vurguluyor.

Sayın Erdoğan, sayın Türkiye dış işleri bakanı, İsrail’in başkenti, hatta değişmez, bölünmez başkenti KUDÜS’tür. Türkiye İsrail’le iyi geçinmek, iyi komşuluk yapmak, birlikte hareket etmek istiyorsa bu gerçeği kabul etmek zorundadır. Atanacak olan büyükelçi Tel Aviv’de oturabilir, problem yok, ancak güven mektubunu Cumhurbaşkanı Herzog’a sunmak için Kudüs’e gelecek, İsrail’in başkentine… Bunun kaçarı yok. İsrail devleti, atanacak olan Türk büyükelçiyle her görüşmek istediğinde onu Kudüs’e çağıracak, orada görüşecek.

Bunu Türkiye ne kadar çabuk kabul ederse ilişkilerin düzelmesi adına o kadar iyi olur.

Çok önemli bir konu daha var. İsrail Türkiye ilişkilerinin yoluna girmesi için muhakkak Hamas’ın ve aktivistlerin Türkiye’den kovulması lazım. Hamas pek çok ülke tarafından terörist olarak kabul edilmiştir.

Hamas, Kanada, Avrupa Birliği, İsrail, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde terör örgütleri listesine alınmıştır. Örgütün askeri kanadı, İzzeddin el Kassam Tugayları, Avustralya ve Birleşik Krallık'ta terör örgütleri listesinde yer almaktadır.

Türkiye’nin bu teröristleri ülkesinden kovması gerekmektedir. Yalnız kovması değil, aynı zamanda desteğini de çekmesi gerekmektedir. İsrail, Tel Aviv’de PKK ofisi açsa, onlara istihbarat, silah, para yardımı yapsa Türkiye ne der? Bunun kabul edilmesi mümkün mü?

Bunu Türkiye ne kadar çabuk kabul ederse ilişkilerin düzelmesi adına o kadar iyi olur.

Türk politikacılar İsrail üzerinden siyasi nemalanma yolundan vaz geçmeleri lazım. Halka İsrail düşmanlığı aşılayarak, İsrail’i şeytanlaştırarak bir yere varılmayacağını Türk siyasilerinin anlaması lazım. Türkiye’nin İsrail’den öğreneceği çok şey var. Çok büyük faydalar sağlayabilir. Türkiye bugün dünyanın en büyük İHA üreticilerinden biri oldu. Bu teknolojiyi nereden öğrendiler? İsrail'in de Türkiye’den siyasi, ticari, turizm ve daha pek çok alanda faydalanabileceği alanlar var. Türk siyasilerinin her alanda İsrail düşmanlığı yapmalarına artık bir son vermeleri gerekli.

Bunu Türkiye ne kadar çabuk kabul ederse ilişkilerin düzelmesi adına o kadar iyi olur.

İran konusunu pas geçmemeliyiz. Türkiye’nin İran’la çok büyük sınırı var. İran ortak düşman. Adamlar Türkiye’ye terör timi gönderiyorlar. Bunu Türkiye nasıl kabul edebilir? Türkiye’nin burnun dibinde nükleer bir ülke olmak üzere olan İran Türkiye için de tehdit değil mi? Bu ortak düşmana karşı birlikte hareket edilse çok daha iyi olmaz mı? Eğer Türkiye bir şeytan arıyorsa şeytan burunun dibinde, bu gerçeği kabul edip ona göre hareket edilse çok daha iyi olmaz mı?

Bunu Türkiye ne kadar çabuk kabul ederse ilişkilerin düzelmesi adına o kadar iyi olur.

Bir de şu var, diyelim ki, haydi tamam, Türkiye bütün gerçekleri gördü ve kabul etti. Yarın Cumhurbaşkanı Erdoğan karar değiştiriverir de aniden Gazze’ye bir Lacivert Marmara gemisi göndermeye kalkar mı? Alınan kararların devamlı olacağına, ikide bir de rotanın değişmeyeceğine İsrail nasıl güvenecek? Güven yıllardan sonra tesis edilebiliyor, devamlılık esastır, iktidarlar değişir ancak devletler arası politikalar kolay kolay değişmez, değişmemeli.  Birileri aklına gelince bu hayati politikalarda değişiklik yapmaya kalkarsa ülkeler birbirilerine nasıl itimat edebilirler?

Oysa Türkiye Ortadoğu’nun en kıdemli, en büyük ülkelerinden biridir. Hatta Ortadoğu’nun abisi sayılabilir. Kendisinden beklenildiği gibi, demokrasi ve sağ duyu sahibi bir ülke olarak pek ala Filistin meselesinde arabulucu olarak etkin bir rol oynayabilir. İsrail Türkiye ticareti, turizmi olumlu yönde çok büyük gelişmeler gösterebilir.

Haydi Türkiye, haydi İsrail, Gerçekleri görün, kabul edin, hazmedin ve birlikte güzel bir Ortadoğu yaratın. Ben görür müyüm bilmem, ama çocuklarım, torunların görsün istiyorum, çok istiyorum. Haydi…

Aaron Baruch (Ankaralı)

6 Eylül 2022 Salı

6-7 EYLÜL 1955

 



1927 yılında yapılan sayıma göre Türkiye’de 82 bin Yahudi yaşamaktaydı. Bu nüfus bugünlerde yaklaşık 15 bine, belki de daha da altına düşmüştür. Yahudiler Türkiye’den göç ettiler. Neden?

Yahudiler en çok hangi olaylardan etkilenerek göç etmeye başladılar? Türkiye’de bu göçü tetikleyen olayları ben, mahşerin dört atlısına benzetiyorum.

1934 Trakya olayları 

Varlık vergisi

20 sınıf ihtiyatlar

6-7 Eylül olayları

“Bazılarının sandığı gibi, durmadan tarihimizin, yüz kızartıcı dönemlerini anlatmaktan zevk alıyor değilim. Aksine her seferinde “keşke bunlar olmasaydı da yazmak zorunda kalmasaydık” diyorum. Sağlıklı bir toplum olmak için geçmişle yüzleşmek gerektiği inancıyla, bazı okuyucuları üzmek ve kızdırmak pahasına yazmaya devam ediyorum. AYŞE HÜR – TARİHÇİ - GAZETECİ - YAZAR”

Türkiye’de, İsrael’de Amerika ya da Kanada’da nerede yaşıyorlarsa yaşasınlar, Yahudiler tarihlerini bilmeleri gerekmektedir ve buna hakları vardır. Bilgi herkese aittir, paylaşılmalıdır.

Elza Niyego cinayetini yazdığım zaman çok sayıda “bilmiyordum” yorumu almıştım. Daha bilmediğimiz o kadar çok şey var ki... Urfa’da boğazları kesilerek öldürülen Yahudileri ’de yazacağım, Maraş’ı da yazacağım, Dersim’i de… Yeter ki Yaratan izin versin. Okuyan oldukça yazacağım…

 

6-7 EYLÜL OLAYLARI - 1955

 

Kıbrıs’ta, Türkler ve Rumlar (Yunanlılar) birlikte yaşamaktaydılar. İngilizler ’in de adada askeri üsleri bulunmaktaydı. Yunanlılar, Kıbrıs halkının “kendi kaderini tayin etme” hakkının tanınması için Birleşmiş Milletlere başvuruda bulundu. Müracaatı kabul edilmedi. Bunun üzerine Yunanlılar adada EOKA adlı bir terör örgütü kurdular. Liderleri Albay Grivas’dı. EOKA İngilizlere ve Türker’e karşı eylemlere başladılar.

Garantör devlet konumunda bulunan Türkiye ve Yunanistan adanın güvenliği için 29 Ağustos 1955 de Londra’da toplandılar. Görüşmeler Türkiye açısından iyi gitmiyordu. Bir kamu baskısı gerekmekteydi. Yunanlılara “erkekçe” bir yanıt verilmeliydi

Gerek Türk basınında gerek Yunan basınında, tarafları birbirlerine düşürecek korkunç yazılar çıkmakta ve çeşitli iftiralar atılmaktaydı. 6 Eylül günü Türk Milli Haber Alma Örgütü (MİT) tarafından Selanik’teki Atatürk evinin bahçesine bomba atıldı. Olayı gerçekleştirenler sanki Yunanlılardı. Oysa o bombayı atan adam Oktay Engin idi ve MİT hesabına çalışıyordu. Selanik’te burslu okuyordu. Olaydan sonra Yunan makamlarınca sorgulanmaya alındı. Yunanistan’ı terk etmesi yasaklanmıştı. Ama bir şekilde Türkiye’ye kaçtı. (Daha sonra Çankaya kaymakamı ve peşinden Nevşehir Valisi oldu. Kadere bak.)

Atatürk’ün evinin bombalandığını o gün radyolar öğlen haberlerinde duyurdular. İstanbul Expres gazetesi “Yunanlılar Ata’mızın evini bombaladılar” diyerek yaygaraya başladı. Örgütlenmiş bulunan talebe cemiyetleri ve özellikle Kıbrıs Türk Cemiyeti harekete geçti. Cıvar illerden de kamyonlarla insanlar İstanbul’a getirildi. Ellerine odunlar verildi. Ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karanlık sayfaları yazılmaya başlandı. Bu bir pogromdu, yağmaydı. Olay güya Rumlara karşıydı ama cahil halk Rum, Yahudi, Ermeni ayırmıyordu. Hoş olayı örgütleyenler de ayırmamışlardı. Yağmacıların ellerindeki listelerde Rumlarında Yahudilerinde Ermenilerinde mekânlarının adresleri vardı. Nasıl olsa hepsi “gâvurdu”. Taksim’de toplanan kalabalık İstiklal caddesine girdi ve gayrimüslimlerin iş yerleri tahrip edilmeye, yağmalanmaya başlandı. Daha sonra olaylar Müslüman olmayan halkın yoğun olarak yaşadıkları yerlere de sıçrayacak, hatta İzmir’de de benzeri hadiseler görülecekti.

YAŞANLAR ANLATIYOR

“Bir Rum arkadaşımın evinin önünde elimde Türk bayrağı ile nöbet tutuyordum. Ellerinde bir listeyle geldiler. Onlara bu dükkânın bir Türk’e ait olduğunu söyledim. Bunun imkânsız olduğunu listede belirtilmiş olduğunu iddia ediyorlardı. Listede bir hata olmuştur dedim. Ellerindeki listelerde tüm cadde isimleri ve ev numaraları vardı. Kendi aralarında sürekli birbirlerine talimat veriyorlardı. Bu ev Rum’un, şu Ermeni’nin, bu dükkânı yağmalayın, şu eve girin …”

“Yüksekkaldırım’da bir Yahudi, o kargaşada kendi levhasını bir Türk dükkânının tabelasıyla değiştirdi. Yahudi’nin dükkânına hiçbir şey olmadı. Türk’ün mağazası ise yağmalandı. Sonradan Yahudi, Türk komşusuna “ne yapalım bunu yapan senin insanların” dedi.”

“Garip hatalar da oluyordu. Bir profesör arkadaşım vardı. Muayenehanesinin tabelasında Doçent Dr. …. yazıyordu. Doçent kelimesini gayrimüslim ismi zanneden cahil yağmacılar muayenehaneyi tahrip ettiler.”

“Tünel’de Cevat Bey’e ait bir kumaş dükkânı vardı. Adam Türk’tü. Onun da dükkânını yağmalamaya başladılar. Adam hemen pantolonu indirdi ve sünnetli olduğunu gösterdi. Böylelikle dükkânını kurtardı.

“Bizim evimiz Beyoğlu Kalyoncu Sokak’taydı.  Şiddet olayları patlak verdiğinde, kapıcımız Mehmet Efendi anneme “korkmayın Madam, bizim evde saklanabilirsiniz” dedi. Eline bir Türk bayrağı aldı, dış kapıyı kilitledi ve binanın önünde durdu. İlk saldırganlar geldiğinde, onlara burada Rum oturmadığını söyledi. Adamlar evimizi yağmalamadan gittiler. 2.kattaki Madam Katina’yı, 3.kattaki Marina’yı ve 4.kattaki Anton’u korumuş olan Mehmet Efendi, sonra binadan çıktı, Türk bayrağını bıraktı, eline bir odun alıp caddenin karşısındaki gayrimüslimlere ait dükkân ve evlere saldırmaya başladı. Ben onu evimizin penceresinde izleyebiliyordum.”

Son anlatacağım olay, Ayşe Kulin’in KANADI KIRIK KUŞLAR romanında aynen mevcut.

“Olaylardan sonra yayamın (anneannemin) evinde gördüklerime inanamadım. Kapılar ve pencereler artık yoktu. Buzdolapları, dolaplar, aynalar parçalanmış ve evin önüne yığılmıştı. Yataklar, yorganlar kesilmiş, yünler her tarafa yayılmıştı. Elbiseler, ayakkabılar, örtüler, halılar lime lime kesilmiş, yığınlar halinde tabak çanak binlerce parçaya bölünmüştü. Somyalar parçalanmış, avizeler, vitrinler, masalar, sandalyeler ve koltuklar baltayla parçalanmıştı. Yerde odun, kömür, gaz, tuz, şeker, yağ ve yumurtadan bir birikim oluşmuştu. Soba tahrip edilmiş, bazı valizlerin içindekiler dahi kesilerek kullanılamaz hale getirilmişti.

Olaylardan sonra Yunanistan’da yayınlanan “Vradini” gazetesinin 9 Eylül 1955 tarihli nüshasındaki şu ifadelere pek çok bakımdan ilginçtir.

“Zaman geçer fakat insanlar değişmez. Büyük Kemal (Atatürk) köylü vatandaşlarını medeni insanlar haline sokmak istedi. Fakat bunda muvaffak olamadı. Onlar yine barbar olarak kalmıştır. Kilise yakmak, ev yağma etmek onların milli endüstrisi olarak kalmıştır.”

Ne yazık ki doğru bir tespit. 15 Temmuz darbe teşebbüsü sırasında havaalanında bulunan bir arkadaşımın anlattıkları ile müthiş benzerlikler bulmaktayım.

“Kıbrıs’tan yurda dönmüş Atatürk Hava Limanındaydım. Valizlerimi almıştım fakat kimseyi dışarı bırakmıyorlardı. Birden içeriye bir güruh girdi. Çıldırmış gibiydiler. Ellerinde odunlar vardı. Kimisi yarı çıplaktı. Üzerlerinde sadece atletler bulunan bıyıklı sakallı insanlar vahşiler gibi koşuşturuyorlardı. İkide birde birisi “Tekbiiiir” diye bağırıyor, anında güruh hep bir ağızdan “Allah-u Ekber” diye karşılık veriyordu. Bize yere yatın diye bağırıyorlardı. Ağzından salyalar çıkartarak bağıran birisi "siz burada iseniz, seyahat edebiliyorsanız bu bizim sayemizdedir” diye haykırıyordu. Yere yatmış vaziyette neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.”

Kıskançlığı, servet düşmanlığını, barbarlığı hissedebiliyor musunuz?

Yunanlı yazar ne yazık ki haklıymış. Zaman geçiyor ama insanlar değişmiyor.

6-7 Eylül olaylarının bilançosu korkunçtur. Türk basınına göre 11 kişi ölmüştür. 300 kişi yaralanmıştır. Sadece balıklı Rum Hastanesinde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştür. Gayrı resmi kayıtlar tecavüze uğrayan kadınların 200 civarında olduğunu ifade ederler. Oysa tecavüze uğrayan kadın sayısı 400 civarındadır. Dehşeti yaşayanları düşünemiyorum.  

Olaylara 200 bin kişilik bir güruh katılmıştır.  Resmi kayıtlara göre 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika otel bar gibi yerlerin bulunduğu 5317 mekân saldırıya uğramıştır. Gayrı resmi kayıtlara göre saldırıya uğrayan mekânlar 7 binin üzerindedir.

Tarihçiler olayları hükümetin planladığı hususunda hemfikirdirler. Hatta bu olayların gayrimüslimlerin ekonomik güçlerini zayıflatılmasının da hedeflendiği de yine tarihçiler tarafından dile getirilmektedir. Nitekim Celal Bayar İstiklal Caddesindeki hasarı görünce etrafındakilerin duyacağı bir sesle iç işleri vekili Namık Gedik’e “galiba dozu kaçırdık” demiştir. Olayları hükümetin tertip ettiği konusunda bir başka delil de Özel harp Dairesi başkanlığı yapmış Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun bir röportajda söyledikleridir.

“6-7 Eylül de bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?”

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hükümetlerin pek çok kez böyle olayları organize ettiği bilinmektedir. İşte bunun için Türk milletinin, kendi hükümetinin doğruları söylediği konusunda her zaman şüpheleri vardır.  15 Temmuz darbe teşebbüsü ile ilgili pek çok komplo teorisinin ortaya atılmıştır. Pek çok soru üretilmiştir. Sebebi budur. Halk hükümetin söylediklerine şüphe ile yaklaşmaktadır. Hükümete itimatları yoktur.

6-7 Eylül olayları Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karalık günleridir. Ne yazık ki bugün bile bu kadar yıl sonra akıllanmayan cahiller İsrael – Gazze ilişkilerinden Türk Yahudilerini sorumlu tutarak “maazallah, 6-7 Eylül gibi bir akıl tutulması yaşayabiliriz” diyebilmektedirler…

Aaron Baruch  (Akaralı)

 

Kaynakça:

Ayşe Hür – 6-7 Eylül’de devletin “muhteşem örgütlenmesi” (Sayın hocama yer yer alıntılar da yaptığım bilgilendirici yazısı için teşekkürlerimi sunuyorum.)

Dilek Güven – 6-7 Eylül olayları

10 Eylül 1955 tarihli Demokrat İzmir Gazetesi

Haziran 1991 tarihli Tempo dergisi – Türk Gladyosu İçin Bazı İp Uçları Sayfa 24

6-7 Eylül olaylarının İstanbul Rum Basınındaki Yankıları a.g.y. Sayfa 15-24

Tempo dergisi Haziran 1991 Sayfa 24 Türk Gladyosu İçin Bazı İp Uçları-

25 Mart 2022 Cuma

  

 

 




AMELİYATHANEDE ZOR SAATLER…

 

9 Nisan Cumartesi akşamı saat 20.30 da Bat Yam’daki Türkiyeliler Birliği’nde KALEM, FIRÇA VE NEŞTER kitabının imza günü var. Kendi sahasında dünyaca tanınmış Üroloji Profesörü Daniel Yachia (Yahya) anlattı, ben de yazdım. O geceye katılmanız önemli, çünkü kitabın geliri Türkiyeliler Birliği’nin öğrencilere dağıttığı bursa bağışlanmış bulunuyor. Belki bu kitabı edindiniz, belki okudunuz, önemli değil, o gece lütfen gelin, Daniel Hoca ile benim sohbetimize katılın ve imzalı bir kitap alın, çorbada sizin de tuzunuz olsun.

Hocanın bana anlattıklarından küçük bir bölümü aşağıdaki satırlarda okuyabilirsiniz…

 

-Daniel, gördüğüm kadarıyla Bankalar Yokuşu’ndaki elektrikçi çırağını artık üroloji dünyası tanıyor, senin yöntemlerini kullanıyor ve hastalar senin keşiflerinle şifa buluyorlardı. Bağışlarsan bir şey sormak istiyorum, ameliyat bu, hiç işlerin ters gittiği de olmadı mı?

-Olmaz olur mu? Hayatta hiçbir şey her zaman düz gitmez. Bazen bir yerlerde pürüzler oluşur. Benim de mesleki hayatımda nadir de olsa bazen işlerimin ters gitmişliği olmuştur.

-Bir örnek versene?

-Şu anda aklıma gelen birini anlatayım:

1990 yılında hastaneye üreter taşı olan çok genç bir hasta geldi. Hastanın sağ üreterinde (böbrekten mesaneye giden kanalında) bir taş vardı. O yıllarda laparoskopik yöntemle ürolojik ameliyatlar daha yeni yeni başlamıştı. Bu yeni yöntemin özelliği de hastanın karnına birkaç ufak delik açarak kalemden ince kalınlıktaki aletlerle ameliyatların yapılmasıydı. Bu deliklerin birinden de ufak bir kamera sokularak yapılan ameliyat ekrandan takip edilir. Ben, o güne kadar laparoskopik ameliyatları sadece simülatörlerde yapmıştım. Hastanın genç, sağlıklı ve zayıf olduğunu gördüğüm için ilk laparoskopik yöntemle taşı çıkarma ameliyatımı bu genç hastada yapmaya karar verdim.

Ameliyatın ilk safhalarında her şey son derece düzgün bir şekilde ve planlandığım gibi gitmekteydi. Taşın olduğu yeri buldum. Taş büyük bir atardamar ile üreterin çaprazlandığı bir yerdeydi. Kolaylıkla alınabilecek bir taştı. Normal anatomiye göre üreter, atar damarın üzerinden geçer. Laparoskopik bisturiyi hastanın karnına soktum. Yapacağım şey taşın üzerindeki üreter cidarında 5-6 milimetrelik boyuna bir kesit yapıp taşı çıkarmaktı. Kesiği yapmak için bisturinin ucunu üreterin cidarına batırır batırmaz yaptığım kesitten şiddetle kan fışkırmaya başladı. Meğer üreter yerine atardamarı kesmişim. Böyle bir hata olamazdı. Ancak, o anda bunu düşünecek vakit yoktu ve düzeltilmesi gereken çok acil bir durum vardı, yoksa kanamadan hastayı kaybedebilirdik. Sonradan ortaya çıktı ki, bu hastada normal olmayan, nadir bir anatomik bir yapı varmış. Atar damar üreterin altından geçmesi gerekirken üstünden geçiyordu. Ben de de taşı çıkarmak için üreterin cidarını keseceğime atar damarın cidarını kesmişim.

Genellikle ameliyatlarda bir ana atar damardan böyle büyük kanama olduğu zaman kanamayı durdurmak için çok az bir zaman vardır. O kısa zamanda kanama durdurulamazsa hastayı kaybedersin. Ameliyathanedeki herkes, ameliyatın gidişatını bütün detaylarıyla ekrandan görüyordu. Anestezi doktoru paniğe kapıldı. Yüksek sesle derhal damar cerrahlarının gelmesini gerektiğini haykırmaya başladı. Oysa buna vakit yoktu.

Ben ise sakindim. Derhal, hastanın karnına soktuğum laparoskopik aletleri çıkardım ve yumruğumu kesilen damarın bulunduğu karın bölgesine bastırarak kanamayı kontrol altına almaya çalıştım. Savaş meydanlarında ameliyatlar yapmıştım, sayısız tecrübem vardı, o güne kadar pek çok acil problemi çözmüştüm. Etrafın paniğe girmesine rağmen ben, sakin bir sesle hemşireden açık ameliyat yapma aletlerini hemen getirmesini istedim. Bu arada bastığım yumruk kanamayı tamamen kesmemekle birlikte oldukça yavaşlatmıştı. Aletler gelir gelmez asistanımdan aynı şekilde yumruğunu basarak kanamayı kontrol altında tutmasını istedim ve ben açık ameliyata geçtim. Anestezi doktoru halen panikte, damar cerrahlarını beklemekteydi.

Hastanın kasık bölgesini açtım, biriken kanların arasından sol elimi kullanarak el yordamı ile kesiğin üst kısmındaki atar damarı buldum ve hemen oraya bir pens koyup kanamayı durdurdum. Kanamayı kontrol altına almıştım. Karında biriken kanları temizledikten sonra da damarın kesik yerine ulaştım. Zamanında HaSharon Hastanesi’nde Dr. Kimhi’den damar dikmeyi öğrenmiştim. Kesiğin alt tarafına da bir pens koyduktan sonra damar cerrahisinde kullanılan alet ve yöntemlerle kesiği dikkatli bir şekilde diktim ve pensleri çıkardım. Diktiğim bölgede hiç kan sızıntısı yoktu. Yanlışlıkla kestiğim atar damar hastanın sağ bacağına kan götüren damardı. Pensler çıktıktan sonra ameliyatı seyreden başka bir asistanım da hastanın ayağında nabzın olduğunu söyleyince problemin hallolduğundan ve tehlikeli durumun atlatıldığından emin olduk. Demek ki, diktiğim damardan hastanın bacağına ve ayağına kan geliyordu. Damar ile olan işim bitmişti ve yapığım hatayı düzeltmiştim. Acil olan bu kısmı bitirdikten sonra atar damarın altındaki üreteri buldum ve taşı da çıkardım. Ameliyatın sonunda hastanın derisini dikerken nihayet damar cerrahları geldiler. Her şeyin düzeldiğini görünce hiçbir şey yapmalarına lüzum kalmadığı için geldikleri gibi aynen geriye döndüler. Bütün bunlar 10 dakika içinde olup bitmişti. İstenmeyen bir durum gelişmiş ve anestezyologun anlamsız paniğine rağmen ekibimin benimle sakin ve senkronize çalışması sayesinde yaptığım hatanın yarattığı karmaşayı sorunsuz atlatmıştık. Ameliyatın sonunda hem ameliyat hemşireme hem de asistanlarıma teşekkür ettim. Yüzü halâ bembeyaz olan anesteziste de bir bardak soğuk su getirmelerini söyledim. Ekibim benim kadar sakin ve sistematik çalışmasalardı, böyle bir sonuca varamayabilirdik.

Çalıştığım bütün hastanelerdeki ameliyathane personeline ilk günden beri benimle çalışırken nasıl her şeyin düzenli olması gerektiğini, her yaptıkları hareketin bir amacının olması gerektiğini ve böylelikle ameliyatların daha başarılı ve hepimiz için daha az yorucu olacağını anlattım. Onlardan, özellikle benimle çalışırken bir İsviçre saati gibi düzenli ve dakik olmalarını istedim ve öğrettim. Bütün bunların önemi bu vakada kendini doğruladı.

Tıpta çok kullanılan bir deyiş vardır, iyi cerrah ile kötü cerrah arasındaki fark, iyi cerrahın yaptığı hatayı görüp düzeltmesini bilmesidir.

-Müthiş bir anı, macera filmi gibi…

 

Aaron Baruch  (Ankaralı)



12 Mart 2022 Cumartesi

SAVAŞ ALANINDAKİ CERRAH…

 



Üroloji profesörü, sanatçı, mucit, yazar, girişimci Profesör Daniel Yachica (Yahya) bana hayatını anlattı. KALEM, FIRÇA VE NEŞTER onun roman gibi hayatının kitabıdır.  Aşağıdaki satırlar kitaptan alınmıştır…

Ellerime ameliyat eldivenleri geçirip teker teker battaniyeleri açmaya başladım. Her bir battaniyenin içinde, ölmüş gencecik askerlerin cansız bedenleri vardı. Bazıları tanınmaz haldeydi. Battaniyelerin içinden parçalanmış cesetler, uzuvları kopmuş gencecik çocukların cansız bedenleri çıkıyordu. Korkunç bir manzaraydı. Her torbayı açtığımda anlatılmaz duygular yaşamaya başladım. Her birinin boynundaki madeni kimliği, arayıp bulduktan sonra tespitimi kaydediyordum. Harbin ne olduğunu idrak bile edemeden ölen 26 gencecik askerin hüviyet tespitini yapmıştım. Gördüklerimi hayatım boyunca unutmam mümkün değil. Bu sanki uyanık iken yaşanılan bir kâbustu… Bugün bile bazen bu cehennemi manzarayı rüyalarımda görürüm.

Üroloji profesörü Daniel Yachica (Yahya) ile 9 Nisan Cumartesi akşamı saat 20.30 da İsrail’deki Türkiyeliler Birliği’nin Bat Yam’daki lokalinde birlikte söyleşi yapıp kitapları imzalayarak dağıtacağız. Kitabın tüm geliri derneğimiz tarafından burs olarak dağıtılacaktır. Lütfen gelin, okuduysanız dahi imzalı bir kitap alın ve bursa katkıda bulunun.

Sevgi ve saygılarımla…

AARON BARUCH (ANKARALI)

NOT: Türkiye'de kitap Gözlem Kitap Evi, Remzi Kitap Evi veya D&R'dan temin edilebilir...

28 Ocak 2022 Cuma

ENTELEKTÜEL İNSANLARIN ÜLKESİ


 

 


Finlandiya veya resmî adıyla Finlandiya Cumhuriyeti, Kuzey Avrupa'daki bir İskandinav ülkesi. Doğuda Rusya, kuzeyde Norveç ve batıda İsveç'le komşudur. Batıda Botniya ve güneyde Finlandiya körfezlerine kıyısı vardır. Yüzölçümü 338.455 km² ve nüfusu 5,5 milyondur. Helsinki ülkenin başkenti ve en büyük şehridir.

Bu küçük ülkenin gayrı safi milli hasılası kişi başına yılda 48.461 dolardır. (2020) 189 ülkeyi kapsayan listede bu gelirle Finlandiya 14’ncü sırada yer almaktadır. (Türkiye 7.715 dolarla 73’ncü, İsrail 41.560 dolarla 20’nci sırada yer almakta-2020 yılı-Vikipedia)

Finlandiya’da hava çok soğuk. Kış aylarında sıcaklık genellikle sıfır derecenin altında ve ülkenin güneyinde bazı zamanlar -20 dereceye, kuzeyinde ise -30 dereceye kadar düşebiliyor. Bu yüzden genellikle kar yağıyor ve buzlanmalar kaçınılmaz oluyor. Kış aylarında hava genellikle karanlık oluyor ve güneş sabah geç doğup öğleden sonra erkenden batıyor. Hatta Finlandiya’nın en kuzey kısmında güneş birkaç hafta boyunca hiç doğmuyor. Ülkede üç camlı pencereler kullanılıyor. Bu pencereler soğuğu dışarıda tutmak için tasarlanmışlar ve böylece kapalı ortamlar her zaman sıcak kalabiliyor.

Bir de Finlandiya’da ev fiyatlarından bahsedeyim. 100 m2.lik bir evin kirası ortalama 2000 avro. Böyle bir evi satın almak isterseniz fiyatı 230.000 avrodur.

İnsanların yaşam standartları genel olarak oldukça iyidir. Alkol, uyuşturucu kumar bağımlı değilse kimse Finlandiya’da muhtaç duruma düşmez. Gerekirse devletten barınma ve geçinme desteği alır.

Gıda, giysi eşya israf edilmez. Çok gerekli olmadıkça bir şey satın alınmaz. Artık kullanılmayacaksa ya ihtiyaç duyabilecek birine verilir ya da ikinci el mağazalarında veya internetten satılır.

Örneğin çocukları olan bir aile ne kadar varlıklı da olsa ikinci elden kıyafet alır. Bir yıl sonra küçülenleri satar ve yeniden ikinci el kıyafet alır. Bazen bir şey almayacak olsa bile bit pazarında dolaşmaktan hoşlanır. Bu arada fincede kirppu bit, tori ise pazar demek. Aynı bizdeki gibi bitpazarı dedikleri kirpputori’den giyinmek hiç gocunulacak bir şey değildir. Aksine sizin sınırsızca tüketim çılgınlığından imtina edecek entelektüel seviyede olduğunuzu ve alçakgönüllülüğünüzü ortaya koyar.

Finlandiya’da gösterişli arabalar ve gösteriş düşkünlüğü yadırganır. Belki de soğuk iklim yüzünden gösterişli giyinen birine pek rastlamazsınız. İnsanlar iklime uygun ve rahat şeyler giyerler. Mesela yazın naylon terlikle gezen insanlar görürsünüz. Çünkü naylon terlikle plaja da gidersiniz, alışverişe de tiyatroya da. Kolayca yıkanır, kolayca kurur. Kimse sizi yadırgamaz, ayıplamaz. Bir öğretmen de derse terlikle gelebilir hatta terlikleri de çıkarıp hoşlanıyorsa yalınayak ders anlatabilir ve artık terliklerini kullanmak istemiyorsa çöpe atmaz. 1 avroya satabilir. O bir avroya ihtiyacı olduğundan değil, terliğin ona ihtiyacı olan birini bulması için. Eğer bu terlik kullanılamayacak kadar eskimişse de geri dönüşüme atar ki doğayı kirletmek yerine yeniden bir ihtiyacı karşılayabilecek bir şeye dönüşebilsin.

Derginin birine bir okur soru köşesine neden “matematikçiler hep eskimiş gömlekler giyerler” diye bir soru göndermiş. Dergi editörü de “henüz bitmemiş bir gömleği neden atsınlar ki” diye cevap vermiş. Kimin ne diyeceğine takılmayıp üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyarak yaşayalım.

Ne kadar az satın alıyorsak o kadar olgunuz. Ne kadar az çöp atıyorsak o kadar olgunuz. Emek verilerek üretilmiş her şey değerlidir. 1 lira değer biçilse bile o bir lira değerlidir.

 

Aaron Baruch (Ankaralı)

 

Kaynak : Vikipedia

             METIC – Finlandiya Göçmenlik Hizmetleri –

8 Başlıkta Finlandiya Da Yaşamak - Metic - Finlandiya Göçmenlik Hizmetleri        (finlandiyagocmenlikhizmetleri.com)

             Aydın İzbudak – Eller neden bolluk içinde –

 https://www.pressturk.com/yazarlar/aydin-izbudak/eller-neden-bolluk-icinde/2306/

22 Ocak 2022 Cumartesi

  

 



                                              1956 - METEOR MK13 AVCI SAVAŞ UÇAĞI 

 

TEK DARBEDE YOK EDİLEN MISIR GENEL KURMAYI 

Cemal Abdülnasır Hüseyin Mısır’da Ocak 1956'da tek partili siyasi sisteme dayalı yeni anayasayı yürürlüğe koymuştu.  Haziranda da tek aday olarak, oyların yüzde 99,95'ini alarak cumhurbaşkanı seçildi. Nasır milliyetçi, sosyalist, devrimci asker kökenli bir devlet adamıydı ve halkı tarafından çok seviliyordu. Arap liginin tartışılmasız lideriydi.

26 Temmuz 1956’da neredeyse bütün dünya için en önemli su yolu olan Süveyş kanalını millileştirdi. Bu karardan en çok etkilenen üç ülke vardı. Su yolunu işleten oldukça karlı bir şirketin büyük hisseleri İngiltere’ye ve Fransa’ya aitti. Bu iki ülke böyle bir oldu bitiğe razı değillerdi. Kanal şirketinin hisselerinin değerini sahip devletlere ödeyeceğini açıkladıysa da bu karar Birleşik Krallık ve Fransa'dan çok büyük tepki aldı. Çünkü bu iki devlet için Süveyş Kanalı, Basra Körfezi'ndeki devletlerden aldıkları petrolün taşınması için çok önemliydi.

Kızgın olan üçüncü ülke İsrail’di. Süveyş İsrail’e kapanmıştı. Bu pek çok açıdan kabul edilebilir değildi. Üç ülke aralarında gizli bir anlaşma yaptılar. Buna göre İsrail, Mısır'a saldıracak; Birleşik Krallık ve Fransa ise savaşanları ayırmak bahanesiyle bölgeye asker çıkartıp kanalı işgal edeceklerdi. İki ülke arasındaki çatışmalar durdurulduktan sonra ise “daha başka çatışmaları önlemek ve dünya ticaretinin bölge savaşlarından etkilenmemesini sağlamak” amacıyla bölgede kalıcı bir Britanya-Fransız birliği konuşlandırılacaktı.

Harekât tarihi 29 Ekim 1956 olarak tespit edildi. Harekât gününden kısa bir süre evvel İsrail istihbaratı Aman, Mısır’ın kudretli genel kurmay başkanı Feldmareşal Abd al-Hakim Amer ve çok sayıda üst düzey komutanın Şam’a gitmek için uçakla Mısır’dan ayrıldığını öğrenmişti. Fırsat bu fırsattı. Bütün Mısır Genel Kurmayı tek atışla yok edilebilir miydi?

İsrail kolları sıvamaya başladı. Operasyona HOROZ OPERASYONU adı verildi.

O günkü koşullarda havada bir uçağın yolunu kesmek öyle kolay bir iş değildi. Hatta neredeyse imkansızdı. Üstelik uçak teknik bir problem dolayısıyla düşmüş gibi gösterilmeliydi.

Mısırlılar Şama iki adet İlyuşin İL-14 uçağıyla gitmişlerdi. Bu uçakları belirleyip izlerini sürme görevi o zamanki ismi SIGINT olan bugün İsrail’de Ramat HaSharon’da bulunan birim 8200’e verilmişti.

SIGINT Mısır Delegasyonunun Şam’a doğru yola çıkmadan birkaç gün önce Mısırlıların Kahire’ye dönmek için yapacakları uçuş esnasında kullanmaları beklenen radyo sinyallerini ayrıştırmayı başardı. Bunu yapanların neredeyse hepsi 25 yaşının altında gencecik çocuklar, ellerinde manikürleriyle pırıl pırıl genç kızlardı.

Birim İsrail’in büyük komutanlarının müthiş bir baskısı altındaydı. Harekât 29 Ekim sabaha karşı başlayacaktı ve halen Şam’da bulunan Mısır genel kurmayından hiçbir haber alınamıyordu.  Acaba döndüler de kimsenin haberi olmamış mıydı?

Telsiz operatörleri gençler 24 saat telsiz başındaydılar ama tık yoktu. Endişeli bekleyiş, sürüyor sinirler keman teline dönüyordu. 28 Ekim güneş battıktan sonra SIGINT telsiz operatörlerinden biri heyecanla bağırmaya başladı:

-İşittim! İşittim! İlyuşin havalanmak için izin istiyor…

Operasyon için bir soru işareti vardı. Havalanmaya hazırlanan sadece bir İlyuşin vardı. İkinci uçak henüz Şam’da bekliyordu. Komutanlar bütün Mısır genel kurmayının havalanmaya hazırlanan uçakta olduğunu düşünüyordu. Yeşil ışık yakıldı. Horoz Operasyonu yapılacaktı.

Mısır genel kurmayını taşıyacak olan İlyuşin uçağının yolunu kesme dramatik görevi 119’ncu filo komutanı ve o zamanlar İsrail’in en iyi pilotu olan Matias (Chatto) Birger’e verilmişti. Chatto’nun radarcısı Elyashiv (Shivi) Brosh’tu. Karar verilir verilmez hazır olan pilotlara “derhal havalanın” emri verildi. Hazır bekleyen Chatto ve Shivi Meteor MK13 tipi savaş uçağına atladıkları gibi arkalarından ateşler çıkartarak havalandılar.

Chatto 10 bin feete çıkıp düz uçuşa başladı. Radar yaklaşmakta olan bir uçak tespit etti. Chatto Shivi’ye “bağlan, bağlan, bağlan” diye bağırmaya başladı. Shivi bağlandı ve:

-Saat iki yönünde, irtifamızda, üç mil ileride, saat üç yönüne hareket ediyor, dört yaptı, tam sağ yap, yavaş, çok hızlı yaklaşıyorsun.

Tam karanlık zifiri bir geceydi. Ufuk bile gözükmüyordu. Shivi beklenen rotada İlyuşin’i yakaladı. Chatto şimdi İlyuşin’in egzozundan çıkan turuncu kıvılcımları görüyordu. Derhal telsizden “vur emri” istedi. Karşısında İsrail hava kuvvetleri komutanı Dan Tolkowsky vardı:

-Uçağı doğru teşhis ettiğine dair kesin rapor istiyorum.

-Buldum onu. Göz teması kurdum.

-Kesin teşhis ettin m?

-Evet. Bu boy pilot pencereleri yalnız İlyuşin’de var. Üstelik içeride askeri kıyafetli insanlar da görüyorum.

-Kesin teşhisse ateş serbest. Vur onu, vur onu…

Chatto uçağın burnundaki dört 20 mm.lik topları ateşledi.

İlyuşin vuruldu ve kontrolsüz bir şekilde düşmeye başladı. Chatto bir kere daha ateş açtı. İlyuşin patladı ve alev topuna döndü. Tek bir atışla Mısır genel kurmay kademesi yok edilmişti.

Sonradan anlaşıldığına göre Mısır genel kurmay başkanı Amer ikinci uçakla dönmek için ilk uçağa binmemişti. Chatto tekrar havalanmak istediyse de buna izin verilmedi. Çünkü açığa çıkarlardı.

Ertesi sabah harekât başladı. Savaş komutansız kalan Mısırlılar için tam bir bozgun oldu ve İsrail çok kısa zamanda (İngiltere ve Fransa’nın yardımıyla) Sina Yarımadasını işgal etti. ABD ve Rusya olaya karıştı ve İsrail dahil bütün yabancı kuvvetler bir sene sonra Mısır’dan çekildiler. Mısır bedelini ödeyip Süveyş’i millileştirdi. Nasır milli kahraman oldu. İsrail savaşı kesin kazanmıştı. Fakat politik zafer Mısır’ın olmuştu.

Bu savaş bütün dünyaya bir uyarıydı. İsrail Oğulları artık çok önemli askeri bir güçtü, İsrail Oğullarıyla uğraşan belasını buluyordu…

 

Aaron Baruch (Ankaralı)

 

Kaynak : Ronen Bergman – KALK VE ÖNCE SEN ÖLDÜR  

               VİKİPEDİA           

4 Kasım 2021 Perşembe

 






LANET OLSUN MENFAATİ İÇİN VATANINI SATANLARA…

NEREDE İSTİYORSAN ORADA GEBER AMA İSRAİL’E GELME LİNET…

 

İkinci dünya savaşı sona erdiğinde Fransa’da işgal sırasında, Alman subayları ile düşüp kalkan kadınlar yakalandıkları yerde saçları kazınarak cezalandırıldılar…

Bugün yaşadıkları vatanın aleyhinde davranışlarda bulunanlara, ülkesinin sırlarını satanlara, vatanı hakkında düşmanca beyanatta bulunanlara böyle bir ceza verilmiyor. Ancak “vatan haini” deniyor.

Linet nam şarkıcı, İsrail’de Eurovision seçmelerine katıldı. Hangi kösele yüzle katıldı anlamak mümkün değil.

O Linet ki 11 yıl önce “İsrail vahşetine isyan mitinginde” Filistin bayraklı kürsüde İsrail’i protesto etti.

Şarkıcı Linet! sanatın beni hiç ilgilendirmiyor. Ama İsrail karşıtı bir mitingde Filistin bayrakları önünde “bu saldırıyı (Mavi Marmara) şiddetle kınıyorum” dersen sen bizden değilsin. Sen İsrail düşmanısın.

O Linet ki, daha taze taze verdiği bir beyanatta "İsrail'de doğdum. 5 yaşımdan beri şarkı söylüyorum. Bir Türk sanat müziği sanatçısı kızıyım. Türk bayrağını, Türk müziğini her yerde gururla taşıyorum. Ne zaman okul bitti, 'Askerlik vakti' dediler.
Ben de Türkiye'ye geldim. Asker kaçağıyım bu arada. Dedim ki ne olursam olayım Türkiye'de olayım, Türkiye'de öleyim"
diyor.

Nerede istiyorsan orada geber, ama benim ülkemi kirletme, git nerede istiyorsan orada çürü…

2016 yılında Yıldız Tilbe namlı ırkçı Yahudi düşmanı “bu Yahudilerin sonunu Müslümanlar getirecek, Allah Hitler’den razı olsun, az bile yapmış adamcaaz” diye attığı tweetler yüzünden reklam filmi yayından kaldırılmıştı. O Linet ki onu affetmiş, bir de yemeğe götürmüş. Sen kimsin ki kimi affediyorsun?..

Lanet olsun sana Linet… Menfaatin için yapacaklarının sınırı yok mu?

“Mecburen yaptı,” “biz Türkiye’de ne kadar zor şartlarda yaşıyoruz” diyen hemşerilerime de bir çift lafım var. Kendinizi aldatmayın. Kimse onun alnına silah dayayıp o miting alanına getirmedi. Bu menfaatçi kadın Türkiye’de sahneye çıkabilmek için, Türk seyirciye “ben de sizin gibi İsrail düşmanıyım” mesajı vermek için çıktı o kürsüye. Gelin İsrail’de yaşayın da zor şartlar neymiş görün. Roketlerin altında, her gün teröristlerle beraber, sabahın saat beşinde kalkıp işe giden 60-70 yaşında insanlar, gölgede 40 derecede koşuşturanlar… Ama mutluyuz. Bu sene de dünyanın en mutlu 12’nci ülkesi seçildik. Hiç şikâyetimiz yok. Dünyada en çok göç alan ülkeyiz.

Bu soysuz Linet’e arka çıkanlar, konserine gidenler, siz cahil misiniz, bu vatan hainine nasıl arka çıkarsınız, nasıl konserine gidersiniz? Sizdeki nasıl bir mide, nasıl bir vicdan, nasıl bir aidiyet duygusudur? Bu kadınla aynı havayı nasıl solursunuz?

Sınırda evlerimizi korumak için bekleyen, çarpışan askerlerimizden de mi utanmıyorsunuz? Güneyde roketler yüzünden hayatlarını sığınaklarda geçiren İsrael’li kardeşlerimin yüzüne nasıl bakacaksınız?

Bu kadına arka çıkanlar, konserine gidecek olanlar, çıkın benim sayfamdan, çıkın benim arkadaşlığımdan, benim için İsrailli değilsiniz… Beni okumayın bile, selam da vermeyin… Gidin Gazze’ye, geçin karşı tarafa, lastik yakın, taş atın, yaralanırsanız Hamas’tan para alın, size ancak bu yakışır…

Yuh be… Yazıklar olsun…

Linet; işgal altındaki Fransa’da, bir Alman subayı ile aşk yaşayan ve “kalbim Fransız, kıçım uluslararası” diyen Fransız sanatçı Arletty ile kendi küçük, sanatı ve yüreği dev “kaldırım serçesi” Edith Piaf’ın hayatlarını oku. Belki ne demek istediğimi anlarsın…

 

Aaron Baruch  (Ankaralı)

 

Kaynakça:

 

Yıldız Tilbe’nin tweetleri : http://www.turkyahudileri.com/index.php/tr/haber-ve-duyurular/basindan/160-yildiz-tilbe-yildizztilbee-adli-twitter-hesabi-ile-ilgili-basin-aciklamasi

Turkceel’in ırkçı açıklamaları nedeniyle Yıldız Tilbe’nin reklamını kaldırdığı haberi: https://www.haber3.com/medya/yildiz-tilbe039nin-reklami-yayindan-kaldirildi-haberi-3787680

Linet Yıldız Tilbe’yi affetmiş : https://www.karar.com/linet-yildiz-tilbeyi-affetti-73836

Linet’in asker kaçağıyım açıklaması : https://www.ntv.com.tr/yasam/sarkici-linet-israilde-asker-kacagiyim,b0lOdffBgUGgXlO_8_dowQ

Linet’in katıuldığı İsrail vahşeti mitingi : https://www.dailymotion.com/video/xdl191

Linet İsrail'de doğup büyüdü.  Annesi Leyla Özgecan (leya Bonana İbranicesiלילהolarak da bilinir), Bursalı Klasik Müzik şarkıcısı. [3] Babası Shmuel Menashe İstanbul'da ikamet ediyordu. İki kız kardeşi var. 3 ay boyunca İsrail Ordusu'nda görev yaptığı yönündeki haberlere rağmen, Linet 2021'de orduda görev yapmaktan kaçındığını ve daha sonra Türkiye'de ikamet ettiğini belirtti.  Vikipedia: Linet (şarkıcı) - Vikipedi (wikipedia.org)