20 Ocak 2018 Cumartesi

İVO MOLİNAS'A CEVABIMDIR...








İsrael askeri mahkemesi, Ahed et-Tamimi’nin gözaltı süresini uzattı. Şalom Gazetesi başyazarı sıfatlı İvo Molinas aşağıdaki tweet’i attı:

“Ne yapmış olursa olsun, 16 yaşındaki bir kızdan çekinilmesi İsrael’in geleneksel devlet refleksi değil”

E yuh sana İvo Molinas !

Ahed et –Tamimi 16 yaşında Batı Şeria’daki Beni Salah Arap köyünde yaşayan bir Filistinli kız. Babası Besim et-Tamimi’nin bir TV stüdyosu var. Bu ailenin işleri güçleri devamlı İsrael askerlerini kışkırtmak, ondan sonra olanları filme çekmek ve dünyaya “bakın bize neler yapıyorlar” diye Filistin reklamı yapmak. Birkaç sene evvel bu kızın abisi yine böyle bir kışkırtıcı olay sonrasında tutuklandı. Babasının öne sürdüğü o zaman 12 yaşında olan bu kız, yumruklarıyla İsrael askerlerini tehdit etti. Görüntüler Filistinliler için mükemmeldi. Silahlı, tam donanımlı İsrael askerlerine karşı koyan 12 yaşındaki Filistinli kız. Elbette bütün dünya basını bu görüntülerin üstüne atladı. Kız, o zamanlar başbakan olan RTE tarafından Türkiye’ye davet edildi. “Filistin’li cesur kıza” Hanzala cesaret ödülü verildi.

Bu gelişmelerden sonra Temimi ailesi daha da cesaretlenerek hepten gemi azıya aldılar. Aralık 2017’de yine benzeri bir eylem, bu kızın babasının çekimleriyle basında konu oldu. Ahed ve kuzeni,  İsrael askerlerini tokatlıyor, hakaretler ediyor, tükürüyor her türlü kışkırtıcı hareketi yapıyordu. Bu oyuna gelmemeye çalışan o aslan gibi askerler de kendilerini savunmuyorlar, olağan üstü sabırlı davranıyorlardı.

Ama buraya kadardı. İsrael’in sabrının da bir raf ömrü var.

19 Aralık’ta artık 16 yaşında olan Ahed tutuklandı. Daha sonra annesi ve kuzeni de tutuklandı. Askeri mahkeme birkaç defa gözaltı kararını uzattı. Bu haftaki son mahkemede, hâkim, mahkeme süresince Ahed’in tutuklu kalmasına karar verdi.

İvo Molinas da yukarıda okuduğunuz tweeti attı.

Bak İvo Molinas, İsrael demokratik bir ülkedir. Kuvvetler ayrılığı tamdır ve bunun sonucu olarak da mahkemeler tam bağımsızdır. Cumhurbaşkanını da, başbakanı da suçları varsa cezalandırırlar. Bu bağlamda Ahed ile ilgili kararı veren hâkimin tamamen kanunlara uygun davrandığından hiç kimsenin şüphesi olmasın. Sen, bunu anlamakta zorluk çekebilirsin. Sadece bir hastaneye, 5 ay içerisinde 18 yaşın altında tecavüze uğrayan ve hamile kalan 115 kız çocuğu getiriliyor ve bu hastane personeli tarafından bu saklanıyorsa sen, o ülkede elbette bunu anlayamazsın. Bundan daha vahimi, nihayet cesur birisi olayı açığa çıkarttığında, bu defa ilin en yüksek idare mercii olan valilik olayda “soruşturmaya gerekli bir durum yoktur” diyorsa elbette çocukları koruyamayan böyle bir Türkiye’de yaşayan senin bunu anlamanı kimse bekleyemez.

Burası İsrael İvo Molinas… Karıştırma…

İnsanların yakılarak infaz edildiği, üç ya da dört yaşındaki çocukların canlı bomba olarak kullanıldığı, katillerin hapishanede yatarken ailelerinin, onların mahkûmiyetleri derecesine göre maaş aldığı, her yolun mubah sayıldığı bir cehennemin ortasında yaşıyoruz biz.

Burası İsrael İvo Molinas…

Hiç tanımadığı 6 çocuk babası bir din adamını 22 kurşun sıkarak öldüren terörist girdiği silahlı çatışma neticesinde öldürülünce senin yaşadığın Türkiye’nin yayın organları bunu “İsrael askerlerinin açtığı ateş sonucunda bir Filistinli genç öldü” diye bildiriyorsa, sen bizi bu Türk kafasıyla anlayamazsın.

İsrael devleti askerini korur. Verdiği eğitimle, teçhizatla, istihbaratla onu gözü gibi korur. 16 yaşında bir kızın askerlerimizi rahatsız etmesine izin vermeyiz. Sonra o askerler hangi moralle bu devleti koruyacaklar? Sen yetiştirdiğin evladını askere bunun için gönderir misin? Hangi anne gururla, hayır duaları ile askere gönderdiği evladının böyle bir kışkırtıcı kız tarafından tokatlanmasına tahammül eder?

AB ya da ABD ya da kim olursa olsun, bu kararı “endişe ile” karşılıyorlarsa İsrael hastanelerinde, Suriye’den gelen çocukların hayatlarını nasıl kurtardığımıza baksınlar.

Sen de gel bak İvo Molinas. Burası İsrael.

Anlayamıyor musun, bu kız kışkırtma elemanı, onun kız olması, ya da yaşının 16 olması kanunları uygulamamızı engellemez. Cezası neyse çekecek.

Ne yazık ki sen de ben de Türkiye Yahudi’siyiz. Senden utanıyorum.


Aaron Baruch  (Ankaralı) 

6 Ocak 2018 Cumartesi

SONER YALÇIN’A CEVABIMDIR :













Değerli Soner Yalçın, sanki Türkiye deki gayrimüslimlerin son yüzyılda yaşadıklarının belgesi gibi yazdığın yazıda kendi kendinle bilmem kaç defa çelişkiye düşmektesin:

“Çok acılar çektiniz.
Linç edildiniz, idamla cezalandırıldınız.
Sinagoglarınız bombalandı… Suikastlara uğradınız…
Kan iftiralarına maruz kaldınız…
Kıyafet zorunluğuna tabii kılındınız…6 metreden yüksek ev yapmanız yasaklandı…
150 yıldır basında görmediğiniz-işitmediğiniz hakaret kalmadı…
1934’de Trakya’da, 1955’de İstanbul’da evleriniz iş yerleriniz yağmalandı, tecavüze uğradınız… Varlık Vergisi ile yıkıldınız… Ön yargıların kurbanı oldunuz…
Hep saklandınız…
Uğradığınız felaketler yazmakla bitmez…” diyorsun…

Sonrada yazının sonunda diyorsun ki “GİTME.”
Ben de sana soruyorum:  NİYE KALAYIM?

Her gün basının hakaretlerine uğramak için mi kalayım?

Her İsrael – Türkiye gerginliğinde hedef haline getirilmek için mi kalayım?

Yetmedi mi çektiklerim, sustuklarım, söyleyemediklerim, haykıramadıklarım, söylesene Soner Yalçın, ben niye kalayım?

Tarihten dem vurarak burası senin ülken diyorsan gel ben sana İsrael’de 3000 yıllık Yahudi tarihi göstereyim, canlı canlı, David’in şehrini gezelim, Yeruşalayim gerçeği neymiş bir gör…

“Anadolu seni korur” diyorsun. Aziz Nesin’i Sivas’ta koruduğu gibi mi? Alevileri Maraş’ta koruduğu gibi mi? Yoksa sen mi gelip Yahudileri koruyacaksın?

“Yahudisiz (ve kuşkusuz Rumsuz-Ermenisiz) eksik kalırız” diyorsun.

Derken güzel gibi gözüküyor da Soner Yalçın, o Rumlar’ı; “20 dolar, 20 kilo, hepsi bu, hadi yallah” diyerek 15 gün içinde sınır dışı eden TC değil mi? Sen bizim ağzımıza bir parmak bal mı çalıyorsun?

Bak Soner Yalçın, Trakya’da Kırklareli hahamı çırılçıplak soyulup sakalı yolunurken, ailesine tecavüz ediliyordu, ben oradaydım.

20 sınıf amele taburları ellerinde kazma kürekle sıtmadan kıvranırken ben oradaydım.

Varlık vergisi yüzünden Aşkale’de insanlar ölürken ben oradaydım. 

Varlık vergisinde gayrimüslimlerin kaybettikleri yalnız paraları değildi. Onlar ülkelerine olan güvenlerini kaybettiler. Biliyorum, çünkü oradaydım.

6-7 Eylül’de yalnız Balıklı Rum hastanesine gelen tecavüze uğramış kadın sayısı 200’den fazla idi. O kadınlar oturamıyorlardı bile. Sen yoktun, ama ben oradaydım.

Mavi Marmara’dan sonra Yahudi tüccarlara “sana olan borcumuzu Gazze’ye gönderdik” dendiğinde de ben oradaydım.

Ben kim miyim? Ben bir Türk Yahudi’siyim.

Benim yaşadığımı bana anlatma… Anlatamazsın da…  

“4500 Yahudi vatandaşın Türkiye’den gitmesine canım sıkıldı” diyorsun. Nereden çıkarttın bunu? Amma da salladın be kardeşim…

Bak ben sana söyleyeyim de bilgin olsun. 2015, 2016 ve 2017 yılında toplam 500 Türk Yahudi’si İsrael’e göç etti. Üç aşağı beş yukarı hepsi bu. Bunların bir kısmı da üniversite öğrencisi. İsrael’e göç eden Yahudiler, çocuklarına Türkiye’de eğitim veremedikleri için göç etmekteler. Çok küçük bir miktarda da ekonomik sebeplerden veya aile durumlarından dolayı göç edenler vardır. Yani senin gözümüze sokmaya çalıştığın gibi antisemitizmden korktuğu için, ya da AKP’den çekindiği için ve yahut İsrael’e milliyetçi hislerle bağlı olduğundan dolayı göç eden Yahudi neredeyse yoktur.

2500 Yahudi İspanya pasaportu aldı. İspanya yüzyıllar evvel kovduğu Sefaradlar’a böyle bir hak tanıdı. Yahudiler de bu haktan istifade ettiler. İspanya’ya göç eden bir tek Yahudi yok. Bu pasaportları yurt dışına çıkarken vize ile uğraşmamak için aldılar.

Sen Yahudiler’e “gitme” diyene kadar bizzat Türklere “gitme” desene. 2017’nin sadece ilk çeyreğinde Barcelona’da binden fazla Türk ev aldı.

Sendeki bu değişikliğe de anlam veremedim. Sabetaistler’i deşifre edip Türkiye’de antisemitizmi körükleyenlerden biri idin. Kitaplarını satmak için kendine yeni yollar mı açmak istiyorsun?

En iyisi Soner Yalçın, sen İsrael’e gel. Bak burada gazetecilere çok büyük hürriyet var. Hapis filan tehlikesi de yok. Mis gibi…

Esen kal…


Aaron baruch (Ankaralı) 

30 Aralık 2017 Cumartesi

GELECEĞİN DÜNYASINA YATIRIM











Birkaç hafta evvel Palma De Mollarca’da bir fuar düzenlenmiş. Fuarın konusu tıbbi kremler, dermatoloji ürünleri gibi şeyler. Çok güzel bir sistem yaratmışlar. Fuarın esas amacı alıcılarla satıcıları bir araya getirmek, yeniliklerden sektörü haberdar etmek.

Konularında değişik ürünler, yeni firmalar, yeni teknolojiler arayan alıcı firmalar fuara gelmişler. Ürünlerini pazarlamak isteyen firmalar da temsilcilerini yollamışlar. Satıcılar, kendi konularıyla ilgileneceğini düşündükleri alıcılar ile görüşme talebini fuar organizasyonuna bildiriyor. . Alıcı da görüşmeyi isterse, buluşma gerçekleşiyor. Kim kiminle ne zaman görüşecek,  bütün organizasyon fuar yöneticileri tarafından yapılıyor.

Bir İsrael’li satıcı konumundaki firma da bu fuara katılmış. İlginç olan, alıcı pozisyonundaki bir Avrupalı firma temsilcisi, İsraelli firma ile görüşme talebinde bulunuyor. Görüşme gerçekleşiyor. İsraelli firma temsilcisi bakıyor ki tanıtmaya çalıştığı ürün bu firmanın konusu değil. Biraz da şaşkınlıkla “bizim ürünlerimizle niye ilgilendiğinizi anlayamadım. Bu sizin konunuz değil ki” diyor. Karşısındaki alıcı firmanın yetkilisi bunun üzerine “siz İsraellisiniz, muhakkak bir bildiğiniz vardır” diyor. Şaşıran İsraelli biraz gururlu, biraz şaşkın gülümsemekle yetiniyor. İşin daha da ilginç tarafı bu sürpriz görüşmeden gerçekten bir sonuç çıkıyor, bugün iki firma birlikte neler yapabileceklerini araştırmaktalar.

İşte İsraellilerin iş dünyasındaki gerçek imajı bu:
“Siz İsraillisiniz, muhakkak bir bildiğiniz vardır.”

Geçtiğimiz aylarda İsrael’de çok ilginç bir gün yaşandı. Bir günde üç İsrael startup firması aynı günde satıldı. Compass 100 milyon dolara el değiştirdi. Yotpo 51 milyon dolara alıcı buldu. Mitrassit ise 31 milyon dolara gitti. Bir günde tam 181 milyon dolar. Bu parayı yatırımcılar İsraelli firmaların fikirlerine ödediler. Mülk, ya da toprak parası değil bu. Sadece zekâ ürünü fikirler için ödenen paralar bunlar. rakamın ne kadar ciddi olduğunu anlatabilmek için şu örneği vereyim: Türkiye’de Gebze’de bulunan Honda otomotiv fabrikası 50 milyon dolara kuruldu.

İsrael’in nasıl dünya statrup devi haline geldiği konusunda birkaç notu size aktarayım. İsrael’de binlerce startup şirketi var. Fikirler, yenililer geliştiriyorlar. Bilgi konusunda üniversiteler onları destekliyor. Para konusunda da eğer fikirleri ilginç bulunursa devlet tarafından kredilendiriliyor. Bilgisayar ve yazılım konusunda merkez Hertzliya. Tabii Tel Aviv de merkez konumunda. Bu yüzden Tel Aviv’e artık Titan Tech (teknoloji devi) deniliyor.  Nasdak teknoloji borsasında İsrael’in 86 firması işlem görmekte. (Türkiye’nin hiçbir firması yok. Merak edenler için yazayım dedim.)

Ar-Ge konusundaki gelişmeler dev şirketleri bu topraklara çekiyor. Microsoft, Apple, Google, Facebook, İntel İsrael’de ar-ge ofisleri kuran dünya çapındaki şirketlerden bazıları. Bunlar sadece İsrael’deki araştırmaları ve gelişmeleri yakından izlemek için buradalar.

Son yıllarda otomotiv dünyası, İsraelli startup firmalarıyla çok yakın ilişkiler kurdular.

Dünya devi İntel, İsraelli Mobileye firmasını 15 milyar 300 milyon dolara satın aldı.

Volkswagen, İsrael merkezli bir bilişim şirketi olan Gett’in taksi çağırma servisi ve mobil uygulaması için 300 milyon dolar yatırım yapacağını açıkladı.

Ford, kendi kendine öğrenen sistemler, makineler geliştiren İsrael startup firması Saips’i satın aldı.

Renault-Nissan ittifakı, Tel Aviv’de bir ar-ge ofisi açma kararı aldı.

Keza Mercedes de Tel Aviv’de bir ar-ge ofisi açıyor. Mercedes, araçlarının teknolojik gelişimine yönelik olarak İsrael’li startup firmaları ile işbirliği yapmak niyetinde. 

Tesla, otomosyon ekipmanları üreticisi İsrael’li Perbix’i satın aldı.

İsrael, teknolojinin geleceği konusunda dünya merkezi konumunda. Üniversiteleri ile, yazılım konusundaki müthiş gelişmeleri ile,  çalışkanlığı ve üretme kabiliyeti ile devlet desteği ile İsrael gençlerin ilgi odağında. Yarını yaşamak isteyenlerin buluşma yeri.

Esen kalın dostlarım.

Aaron Baruch (Ankaralı)

16 Aralık 2017 Cumartesi

ATOM BOMBASI VE ISRAEL









II.Dünya savaşında yaşanan soykırımın bir daha asla yaşanmaması için, İsrael’i kuran siyasetçiler, bir önlem olarak  nükleer silah edinme gereğine inanıyorlardı. 1952 yılında IAC (Israel Atom Enerjisi Komisyonu) kurulur. 6 yüksek lisans sahibi öğrenci bu konuda üst düzey eğitim almak için Chicago Üniversitesine gönderilir. Negev çölünde bulunan uranyumu fosfattan ayırarak ağır su elde etme teknikleri geliştirilir.

O yıllarda Fransa Kuzey Afrika’daki sömürgelerinde büyük sorunlar yaşamaktadır. Genç Israel devleti Fransa’ya istihbarat yardımı yapmaya başlar. Bunun karşılığında Fransa da Israel’e nükleer konularda yardım etmeyi vaat eder. Fransa’nın Marcoule’de kurduğu reaktörde İsrael’li bilim adamları çalışmaya başlarlar.

SÜVEYŞ KRİZİ

Cemal Abdül Nasır 1952de Mısır’da iktidara gelir ve Süveyş Kanalını millîleştirir. İngiltere ve Fransa bunu kabul etmezler. İsrael’e, Mısır’a saldırmasını önerirler. Onlar da yardım edeceklerdir. Fransa bunun karşılığında Israel’e küçük çaplı bir atom reaktörü satmayı kabul eder. Zamanın Israel savunma bakanı müsteşarı Simon Perez teklifi kabul eder.

Israel Mısır’a saldırır. Sina yarım adasını ele geçirir. İngiliz ve Fransızlar uçak gemileriyle yardım ederler. Kahire bombalanır. Gelişmeler üzerine ABD ve Ruslar olaya müdahale ederler ve savaş durur. Fransız İngiliz ve Israel askerleri geri çekilir.

Plan başarısız olmuştur. Mısır yenilmiş ancak ABD ve Rusya’nın müdahalesiyle topraklarını koruyabilmiş ve kanalı da millileştirmiştir. Bu başarısızlığa rağmen Fransa Israel ile olan antlaşmasının kendisine düşen şartları yerine getirir ve reaktörü verir. Bu dönemde Israel devleti, olağanüstü Israel yanlısı Fransız hükümetinden, büyük ölçüde yardım görür.

REAKTÖR

Fransa taahhüt ettiği gibi nükleer tesisi Dimona’da kurar. Dünyaya bu reaktörün 24 megavat gücünde olduğu ve tamamen barışçıl maksatlarla kurulduğu açıklanır. Israel bu tesisten elde ettiği enerjiyi Negev çölünün ıslah edilmesinde kullanacaktır.

Oysa reaktör, açıklanan gücünün neredeyse 3 hatta 4 misli kapasitededir. Ayrıca nükleer silah yapımının en önemli unsuru olan plütonyumdan yılda 22 kg. üretme kabiliyetine sahiptir. İnşaat 1957 yılında başlar.  Reaktörün yapımında binlerce Sefarad Yahudisi çok ağır şartlarda çalışırlar.

Süreç inişli çıkışlı olarak 1966 yılına kadar devam eder. Bu süre içerisinde İngiltere’nin de, Israel’e bir Norveç firmasını paravan olarak kullanarak teknik yardım yaptığı ve nükleer malzeme temin ettiği daha sonradan anlaşılacaktır.

Israel Dimona tesislerinde yeterli teknik donanıma ve bilgiye sahip olmuştu. Ancak dünya atom enerjisi komisyonu rahat bırakmıyordu. Sık sık denetim istekleri yüzünden Israel zor zamanlardan geçmekteydi. Sonunda denetime geldiler ve bütün tesisi gezdiler. Bu nükleer tesis tamamen barışçı amaçlarla kullanılacak bir tesisti. Sakıncalı hiçbir şey yoktu. Fakat denetçiler çok fena halde atlamışlardı. Yeraltındaki tesislere giden asansörler özel bir duvar ile saklanmış ve onlar bunu görememişlerdi. Tesisin kalbi yeraltındaydı ve kimse bunu fark etmemişti. Kimse bir şey bilmiyordu. Taa ki bir vatan haininin Israel’in en büyük sırrını satıncaya kadar…

SARI KEK

Esas mesele sarı kek denilen uranyum oksidin nasıl temin edileceğiydi. Dünya Atom Enerjisi Komisyonu bu maddeyi çok sıkı denetim altında tutuyordu. Mossad pek çok girişimde bulunduysa da başarılı olamamıştı. Sonunda eski bir Luftwaffe (Nazi Almanya’sının hava kuvvetleri) pilotunu buldular. Adam soykırıma dolaylı da olsa yardımcı olduğu için vicdan azabı çekmekteydi. Mossad, savaştan sonra bir kimya şirketi kuran bu adamla temasa geçti. İnceden siparişler vermeye başladılar. Eski pilot Herbert çok mutluydu. İsrael’e davet ettiler. Pek bir güzel ağırladılar. Siparişler yağmur gibi yağıyordu. Adam kıvama gelmişti. Nihayet esas hedef olan 200 ton uranyum oksit siparişi verdiler. Herbert siparişi hemen, maden üreticisi bir Belçika’lı şirkete geçti. Bu miktar tabii ki derhal Atom Enerjisi Komisyonunun dikkatini çekti. Yapılan incelmelerde her şey yolunda gözüküyordu. Sabun üretmek ve yeni bir petrokimya işlemi için bu miktarda sarı keke ihtiyaç vardı.  Şirketin banka hesaplarında 5 milyondan fazla nakit vardı. Elbette bu parayı Mossad yatırmıştı. Bir şeyden şüphelenmediler. Okey verdiler.

Malzeme Anvers’ten gemiye yüklendi. Gemi İsviçre’li bir nakliye şirketine aitti. Güya Cenova’ya gidecekti. Ancak gemi yola çıkar çıkmaz rotasını değiştirip Hamburg’a yöneldi. Hamburg’da bütün personele gemini satıldığı ve yeni patronun gemiye kendi personelini gönderdiği açıklandı. Eski çalışanlar süper bir primle ödüllendirildiler ve kendilerine katkıları için teşekkür edildi. Yeni personel tuhaf insanlardı. Hepsi esmerdi ve değişik bir lisan konuşuyorlardı. Birbirilerine, selamlaşmak için  “şalom” diyorlardı. Ne demekti şalom? Neyse, gemi hemen hareket etti. İşte ondan sonrası çok acayipti. Gemi 200 ton uranyumla birlikte ortadan kayboldu. Yetkililer önce geminin battığını düşündüler. Sonra İsviçre’ye, geminin sahibi olan acenteye gittilerse de bomboş bürolardan başka bir şey bulamadılar. Gemi, 15 gün sonra Türkiye’nin İskenderun Limanında ortaya çıktı. Gümrükçüler gemide hiçbir yükün olmadığını gördüler.  Soruşturulacak bir durum yoktu. Gemi ikmal yaptıktan sonra Sicilya’nın Palermo limanına doğru yola çıktı. Birkaç gün sonra Palermo’ya geldi. Tüm personel karaya çıktı ve bir anda yok oldular. Dünya casusluk tarihinin en büyük operasyonlarından biri olan “plumbat” operasyonu sona ermişti. Gemi İskenderun limanına uğramadan evvel Kıbrıs açıklarında yükü olan 200 ton sarı keki başka bir gemiye aktarmıştı. Daha onlar İskenderun’a varmadan evvel uranyum Dimona’ya varmıştı…

Tesis, hammadde, teknik bilgi, artık her şey tamamdı. Çalışmaya başladılar ve İsrael’i dünyanın 6 nükleer ülkesinden biri haline getirdiler. Bunu uzun yıllar saklamaya da muvaffak oldular. Vanunu’ya kadar…

VANUNU

Vanunu Dimona’da çalışan bir teknik adamdı. 9 sene hiç kimse ondan şüphelenmedi. Oysa arkadaşları komünistler, anti-siyonist Rakah partisinin Arap üyeleriydi. Isarel’in iç güvenlik teşkilatı Şabak çok fena halde atlamıştı.
Vanunu bir gün yalnız 150 kişinin çok özel giriş kartlarıyla girebildiği en gizli tesislere bir fotoğraf makinesiyle geldi. Hiçbir engelle karşılaşmadan 2 bobin film çekti. Her şeyi görüntüledi.

9 senenin sonucunda Vanunu’yu işten attılar. Sebep sadece bütçede kısıtlamaydı. Hayal kırıklığı içerisinde evini ve arabasını satıp sırt çantasını aldığı gibi uzak doğuya seyahate çıktı.

Fas’ta doğan, yeşivada (Yahudi din okulu) eğitim alan Vanunu dinin değiştirip Hristiyan oldu. Bir gün kilisede basit bir gazeteci olan Guerrero ile tanıştı. Ona filmlerden bahsetti. Guerrero bu fotoğrafların önemini anlamıştı. Pek çok gazete ve derginin ajanslarına gittilerse de kimse ilgilenmedi. Çünkü gerçek olabileceğine kimse inanmıyordu.

Birlikte Londra’ya gittiler. Sonunda “London Sunday Times” inandı ve haberi yaptı. Vanunu’ya 100.000 dolar ödediler. Haber yayınlanınca dünya yerinden oynadı.

Mossad derhal harekete geçti. Londra’da hiçbir şey yapamazlardı. İngiltere başbakanı Demir Leydi lakaplı Margret Thatcher Şimon Perez’i uyarmış İngiltere sınırları içerisinde bir operasyona kalkışmamasını istemişti. Mossad bunu göze alamazdı.  Vanunu’nun zayıf tarafı kadınlardı. Mossad ajanları Londra’da Vanunu’yu takibe aldılar. Gideceği yerleri önceden belirlediler. Bir gün Vanunu müthiş bir sarışınla karşılaştı. Kadın sanki kendisine gülümsemişti. Cesaretini toplayıp konuşmaya çalıştı. Tanıştılar. Flört etmeye başladılar. Sık sık ve uzun uzun öpüşüyorlardı ama daha ileri gidemiyorlardı. Sonunda kız Vanunu’yu Roma’ya gelmesi için ikna etti. Aşk sarhoşu Vanunu kız arkadaşı ile birlikte el ele Roma’ya uçtu. Güya kızın kız kardeşine ait bir eve gidiyorlardı. Bindikleri taksi küçük bir evin önünde durdu. Birlikte indiler. Eve ilk Vanunu girdi. Birdenbire kapı arkasından kapandı. Üzerine atlayan iki adam Vanunu’yu yere indirdiler ve hemen sıkıca bağladılar. Birisi koluna bir iğne yaptı. Vanunu çooook derin bir uykuya daldı. Kendine geldiğinde İsrael’deydi.





Mahkeme onu 19 yıl hapse mahkûm etti. Dışarı çıkınca yasak olmasına rağmen, gene Dimona konusunda bir gazeteciyle söyleşi yaptı. Tekrar tutuklandı ve 4 ay daha hapis yattı. Bugün serbest ve gazeteler evlenmek istediği hakkında ilan vererek kendisine bir eş arıyor. Tek şartı kadının İsrael’li olmaması…

Lanet olsun sana Vanunu…

Bu hafta da bu kadar sevgili dostlarım. Esen kalın.
Aaron Baruch  (Ankaralı)


Kaynakça : Vikipedia – İsraelin nükleer silahları:
Serenti – İsrael nasıl nükleer güç oldu?
http://www.serenti.org/plumbat-operasyonu-israil-nasil-nukleer-guc-oldu/
MOSSAD – Michael Bar Zohar – Nissim Mıshal 



2 Aralık 2017 Cumartesi

IRAK YAHUDİLERİ - AL FARHUD



İlk tapınağın ve Yaruşalayim’in yıkılmasından sonra Babil asırlarca Yahudiliğin merkezi haline gelmişti. MÖ.586 yılında gerçekleşen Babil sürgünü belgelenmiştir. Babil’de iki Yahudi akademisi kurulmuştu. Çift liderli Babil Akademileri uzun yıllar boyunca uyum içerisinde var olması Babil Yahudiliğini şekillendirmiştir. Babil Talmudu bu dönemde yazıldı. Düzenlenmesi 250 sene boyunca devam etti.
Irak Yahudileri bu uzun zaman içerisinde iyi günleri olduğu gibi zaman zaman da zor günler yaşadılar. Osmanlı 1638 de Irak’ı Persler'in elinden aldı. O günü Yahudiler  “yom nes” yani “mucize günü” adıyla bayram olarak kutlandılar. Bazı kaynaklar Irak’ın fethi sırasında Osmanlı Ordusunun % 10unu Yahudilerin oluştuğunu yazar. 1900lü yıllarda Bağdat’ın nüfusu 200.000 kişi idi ve bunun 50.000i Yahudi’ydi.
Birinci dünya savaşının ardından orta doğu İngiliz Mandasının yönetimine girmişti. O yıllarda Irakta Yahudi karşıtlığı yoktu. Yahudiler kendilerini Yahudi dinine bağlı Iraklılar olarak görüyorlardı. Hatta bu yüzden Avrupa’da esen Siyon rüzgârları o topraklarda hiç rağbet görmemekteydi. Filistin’deki Arap Yahudi kavgası, ya da bağımsız Yahudi devleti kurma çabaları Iraklı Yahudileri pek ilgilendirmiyordu.
1932 de Irak’ın bağımsızlığa kavuşmasında Yahudiler önemli roller üstlenmişlerdi. Hukuk ve posta sistemini kurdular. Finans ve ticaretin temellerini attılar. Bağdat Ticaret Borsas'na kayıtlı 19 şirketten 10u Yahudiler'e aitti. Irak’ın ilk maliye bakanı Yahudi Sassoon Eskell idi. O yıllarda çoğu Bağdat’ta olmak üzere Irak’ta 120 binden fazla Yahudi yaşamaktaydı ve mutlu bir hayat sürüyorlardı. Bağdat’ta 28 Yahudi eğitim Enstitüsü vardı. Bunların 16sı cemaate bağlıyken geriye kalanları özel kuruluşlardı. Bu okullara giden öğrencilerin sayısı 12.000 civarındaydı. Diğer öğrenciler ise yabancı veya devlet okullarında eğitim görüyorlardı. Yaklaşık 400 öğrenci tıp, hukuk, ekonomi eczacılık veya mühendislik okuyordu. Yahudilerin körlere hizmet veren bir okulu vardı ve bu okul Bağdat’ta türünün tek örneğiydi. Yahudilerin Bağdat’ta iki hastanesi vardı, fakirler bedava tedavi ediliyordu. Başka hayır kurumları da vardı. 1950deki 60 sinagogdan ancak 7 tanesi 1970i gördü. Bu gün belki onlarda tarih olmuşlardır. Ya hükümet tarafından komik paralarla satın alındılar ya da el konuldular.
Yahudiler için zor günler Nazilerin Almanya’da iktidarı ele geçirmesi ile başladı. Bütün dünyada Nasyonal Sosyalizm yükseliyordu. Buna paralel olarak Irakta da Yahudi düşmanlığı hızla artıyordu.
Bu arada İkinci Dünya savaşı başlamış,  İngilizler ile Almanlar Irak’ta, petrol yüzünden kıyasıya savaşıyorlardı.
KALLEŞ İNGİLİZLER
1941 yılına gelindiğinde savaş İngilizler için iyi gitmiyordu. Tam bu dönemde İngilizler beklenmedik bir çıkış yaptılar. Filistin’de kendilerine karşı mücadele eden Yahudi  İrgun gurubuna yanaştılar. Hapiste tuttukları sabotaj konularında uzman İrgun lideri Raziel’den, Irak petrol altyapısını yok etmesini istediler. Almanların Petrolden yararlanmaması gerekiyordu.  Raziel bir şart karşılığında teklifi kabul etti. Bu operasyon karşılığında İngilizler,  Irak’ta bulunan Nazi’den fazla Nazi yanlısı, azılı Yahudi düşmanı Müftü Emin El -Hüseyni’yi Filistin’de Yahudilere teslim edeceklerdi. Anlaşma olmuştu.
17 Mayıs 1941de Raziel üç arkadaşıyla Irak’a indirildi. Ancak yolda İngilizlerin planı değişmişti. Almanlar kara savaşını kaybetmeye başlamışlardı. Geri çekiliyorlardı. İngilizler fikir değiştirdiler. Petrol ve alt yapısı sağlam kalmalıydı, çünkü İngilizlerin buna ihtiyacı vardı. Raziel üç arkadaşı ile birlikte İngilizler ’in verdiği araçla Bağdat yolunda ilerlerken nereden geldiği belli olmayan bir uçak arabayı vurdu. Raziel ve arkadaşları kurtulamadı.
SAVAŞI İNGİLİZLER KAZANIYOR
30 Mayıs 1941de İngilizler Bağdat kapılarına gelmişler, Almanlar Irak’ta savaşı kaybetmişlerdi. Ertesi gün savaş sırasında Irak’tan kaçan eki Irak kralı,  Bağdat’a doğru yola çıktı. Yahudiler sevinç içindeydiler. Almanlar gitmişti ve kral geri geliyordu. Her şey yoluna giriyordu.
Ne yazık ki durum gerçekte hiç de öyle değildi. Müftü Emin El-Hüseyni bir haftadan beri Iraklıları kışkırtıyor, her kötülüğün arkasında Yahudilerin olduğunu etrafa yayıyor ve katledilmeleri gerektiğini söylüyordu. Iraklılar içerindeki kıskançlığı harekete geçiren bu adama inanıyor ve katliama hazırlanıyorlardı.
AL FARHUD
1941 yılının Şavuot bayramı 1 Haziran gününe denk geliyordu. Kralı karşılamaya giden Yahudi heyeti geri dönerken Al Kuhr köprüsüne geldiklerinde çeteler arabaları durdurdular. Yahudileri araçlardan indirdiler ve dövmeye başladılar. Peşinden çoğunu vahşice linç ederek öldürüldüler. Saldırılar kısa sürede tüm Bağdat’a yayıldı. Gözü dönmüş saldırganlar ele geçirdikleri Yahudileri Sokak ortasında öldürüyorlardı. Bütün şehir “muat al Yahud – Yahudilere ölüm” çığlıklarıyla inliyordu. Yahudiler ’in evleri sembolik “hamsa” figürü ile işaretlendi. Peşinden saldırganlar evlere girmeye başladılar. Kızlara ve kadınlara tecavüz ve yağma başladı. Ellerinde kılıç, hançer, satır ve balta ile saldırıyorlardı. Ailelerini korumak isteyenler vahşice öldürülüyorlardı. Ufak çocuklar ailelerinin gözleri önlerinde katledildi. Yahudileri işkence ile öldürüyorlar, sonra da cesetleri parçalıyorlardı. Bazı Müslüman Iraklı Araplar Yahudi komşularını korumak için hayatlarını bile tehlikeye atıyorlardı. İçlerinden ölenler oldu.
Evlerden sonra, Şavuot bayramı dolayısıyla kapalı olan Yahudilerin iş yerleri yağma edilmeye başlandı. Sinagoglara girildi. Toralar parçalandı ve yakıldı. Cinayetler, ateşe vermeler bütün gün ve gece devam etti. Olaylar başka kentlere de yayıldı.
Tarihçi Tony Rocca, Anılar – Off Eden kitabında İngiltere’nin Bağdat Büyükelçisi Sir Kinahan Cornwallis’in kendi nedenleri ile Sir Winston Chuchill’den gelen “kenti ele geçirme ve güvenliği sağlama” emirleri bekleterek o gece mum ışığında yemek yiyip daha sonra da “briç” oynadığını yazmıştır.
Ertesi gün katliam aynen devam ediyordu. Nihayet öğleden sonra İngilizler kente girdi ve saldırganlara ateş açmaya başladılar. Bazı Yahudiler İngilizlere sıktıkları her mermi için para ödemeye başladı. Saat 17.00 de sokağa çıkma yasağı konuldu. Saat 19.00a doğru olayların önü alınmıştı. Iraklı Yahudiler için geri dönüşü olmaya bir süreç başlamıştı.
Bu olay aynen Almanya’daki Crystal Night gibiydi ve tarihe Al Farhud adıyla geçti. Resmi kayıtlara göre 180 ya da 200 Yahudi öldürülmüş 2000 den fazlası yaralanmıştı. Yüzlerce kıza ya da kadına tecavüz edilmişti. Iraklı Yahudilere göre ölü sayısı 1000den fazlaydı. Yahudilere ait binlerce bina,  yakılmış ve tahrip edilmişti. Bu olaydan sonra Yahudiler bir daha asla rahat yüzü görmediler. Her fırsatta saldırıya uğradılar, aşağılandılar ya da boykot edildiler. 125 bin kişilik Irak Yahudi cemaati için Irak’ta hayat bitmişti. Kurtulmalıydılar ama nasıl?
IRAKLI YAHUDİLERİN ZOR GÜNLERİ
1948 yılında Irak çıkardığı kanunlarla Yahudilerin hayatı zorlaştırılırken diğer Arap ülkeleri gibi İsrael’in güçlenmesini önlemek için Yahudi göçünü yasakladı. Eylül ayında ger türlü Siyonist faaliyet yasaklandı. Ülkenin Yahudi ileri gelen zenginleri tutuklandı ve varlıklarına el kondu. Bunların arasında Şefik Ades’de vardı ve ilginç olarak kendisi Siyonizim karşıtlığı ile tanınıyordu. Ades tutuklandıktan kısa bir süre sonra idam edildi. Yahudiler şoktaydılar.
1948 yılında Yahudilerin bankacılık ve döviz işlemleri yapmaları ve finans sektöründe çalışmaları yasaklandı. Posta işleri demiryollarında ve kamuda çalışmaları engellendi. Yahudi okullarında tora dersi ve İbranice yasaklandı. Yahudi iş yerlerine boykotlar başladı. 1930larda Almanya’da ne oluyorsa Irakta da aynısı olmaya başlanmıştı. Ancak bir fark vardı. Artık İsrael kurulmuştu.
KAÇIYORLAR
1949 yılında Iraklı Yahudiler İsrael’in gönderdiği ajanların yardımıyla örgütlenmeye başladılar. Hillel bu örgütlenmeyi organize ediyordu. (Daha sonraları İsrael’de çok önemli bir siyasetçi olacak ve Irakta yaşadıklarını kitaplaştıracaktı.) 1000 kadar Yahudiyi İsrael’e kaçırmayı başardılar. Irak hükümeti Yahudilerin mal varlıklarının kaçırılmasını önlemek için 1 yıllık geçici bir kanun çıkarttı. Irak vatandaşlığından çıkma ve mal varlığını bırakma karşılığında göç etmelerine izin verildi.
Ancak Irak’lı Yahudiler hala kararsızdılar. Gitsinler mi, kalsınlar mı? 1950 Nisanında Pesah bayramının son gününde Masuda Şemtov sinagoguna bir bomba konuldu. 3 ya da 5 kişi öldü. Daha sonra cemaate ait yerlere başka bombalar da konuldu. Bu olay tarihe Bağdat Bombalamaları diye geçti. Bombalar, göçü kuvvetlendirmek için korku yaratmak amacıyla Siyonistler tarafından mı konuldu,  yoksa Yahudi karşıtı Iraklı Araplar mı koydu, bu gün hala tam olarak aydınlatılmış değildir.
Sonuçta göç yasası çıkınca kayıtlar başladı. Iraklı yetkililer ilk etapta 8000 bin kişinin kayıt edileceğini düşünüyorlardı. Ancak 50.000 kişi kayıt oldu. Bağdat bombalamalarının peşinden kayıt olanların sayısı 80.000 e çıktı. Bu arada Siyonistler “eyy Siyon, Babil’in kızından kaç, İsrael sizi çağırıyor, Babil’den çıkın” yazılı bildiriler dağıtıyorlardı. 
İsrael de şoktaydı. Yüz binden fazla Yahudi’nin bir anda ülkeye gelmesi söz konusuydu. Üstelik İsrael Kuzay Afraka’da sıkışmış Yahudiler ile Avrupa’da soykırımdan kurtulan soydaşlarını vatana getirmek için elinden geleni yapmaktaydı. Daha kurulalı bir iki yıl olmuştu. Kaynaklar çok kısıtlıydı.  Fakat şoku kısa zamanda üzerlerinden attılar. Ma baa, baruh aba (kim geliyorsa hoş geldi.)
Ve operasyon başlatıldı. Hava köprüsü kuruldu.
EZRA VE NEHEMİAH OPERASYONU.
1950 ile 1951 yılları arasında 121.623 Yahudi Irak’ı terk etti. Kurulan hava köprüsü ile önceleri Kıbrıs üzerinden, daha sonra doğrudan LOD hava alanına getirildiler. Arkalarında 2500 yıllık bir tarih ve muazzam bir servet bıraktılar. 15.000 Yahudi Irak’ta kalmayı seçti. 1952 de yeniden göç yasaklandı. Yahudilerin üzerindeki baskı her geçen gün artarak devam etti. 1970 de uluslararası baskıya dayanamayan Irak yeniden göçe izin verdi. Bu gün Irak’ta 10 kişiden az sayıda Yahudi yaşamaktadır.
İsrael, dünya Yahudilerinin anasıdır ve bu topraklarda her Yahudi’ye yer vardır.
Bu hafta da bu kadar sevgili dostlarım. Esen kalın.
Aaron Baruch  (Ankaralı)
Kaynakça : Değerli Facebook arkadaşım Sarp Obay’ın FARHAD yazısı. (Teşekkürlerimle)
Değerli gruptaşım M.Gormezin temin ettiği Philippe Boukara’nın yazısı. (Teşekkürlerimle)
Vikipedia
Şalom gazetesi Arşivleri Dellevi – Almaleh yazısı