11 Temmuz 2020 Cumartesi

UNUTAMADIĞIM LEZZETLER…





O

90’lı yıllarda İstanbul’da dekoratörlük yapıyordum. Piyasadan tanıdığım birkaç muteber tüccar, Kabataş’ta tam deniz otobüsleri iskelesinin karşısında bulunan Koçarslan İş hanın dördüncü katında yeni yapılacak bir ofis için teklif vermemi istediler. Gittim baktım, bir proje hazırladım ve teklifi sundum. Belki başka dekoratörlerden de teklif almışlardı, bilemiyorum ama neticede benim projemi beğendiler ve kabul ettiler.

İşe süratle başladım, çünkü zamana karşı da bir yarış vardı. Ofisi bir an önce bitirmeliydim. Öğlenleri biraz ilerideki sokakta bulunan bol kepçe lokantasına gidiyor, çok lezzetli pişirdikleri sevdiğim yemeklerle karnımı doyuruyordum. Ancak bol kepçe lokantasına varmadan sokağın baş tarafında bir iki basamak inilerek içeri girilebilen bir lokanta daha vardı. Dikkat edince tabelasını fark ettim. İstiridye Balık Lokantası… Yani Kabataş’ta, sokak içinde balık lokantası, ne olabilirdi ki? Ancak her geçtiğimde kapıda sıra bekleşen insanları gördükçe merakım artıyordu.

Sonunda bir gün merakımı yenemeyip girdim, içeride sadece beş altı masa vardı. Saat geç olduğu için herhâlde kolaylıkla boş bir yer bulup oturdum. Bir tek garson vardı. Biraz sonra yanıma geldi, asık bir suratla ben daha hiçbir şey söylemeden:

-Yalnız sarıkanat kaldı, yer misin? Diye sordu.
-Getir bakalım.
-Salata?
-Olur.

Çok geçmeden ızgara yapılmış iki sarıkanat geldi. Yanına iki yaprak roka vardı. Bir de iki iri dilim ızgara yapılmış domates. Balık inanılmaz lezzetliydi. Ve elbette çok ama çok taze. Rokalar muhteşem olmasına muhteşemdi ya, esas mesele domatesteydi. Izgaraya atılmış üzerine de yağ bırakılmış çok lezzetli Çanakkale domatesleriydi. Geç vakit olduğu için çok acıkmıştım da onun için mi her şey bana çok lezzetli geliyordu, yoksa gerçekten de süper bir öğlen yemeği yemiştim bilemedim. Çok memnun kalmıştım.

Birkaç gün sonra tekrar gittim İstiridye’ye. İçerisi tamamen dolu, neyse sonunda boşalan bir yere oturdum. Etrafıma bakıyorum, kravatlı beyefendiler, çok şık hanımlar, sanırsın ki Bebek’te lüks bir restorandasın. Bu arada asık suratlı garsona seslenirlerken duydum, adı Yılmaz’mış.

-Yılmaz, bir baksan…
-Bekle, geliyorum

Biraz bekledikten sonra geldi. Daha ben ağzımı açmadan:

-Çorba var, içer misin?
-Getir bakalım…
-Sonra dil şiş vereceğim.
-Tamam, salata da getir.

Yüzüme ters ters baktı. Sanki “salat istediğini ben bilmiyorum muyum” der gibilerde. Önce çorba geldi. Balık çorbası. Arkadaşlar, ben Kumkapı’da Kör Agop’un meyhanesinde de bu çorbayı çok  içtim, İzmir Esnaf Lokantasında da. Kendim de pişiririm. Ancak bu başka bir şeydi. Kıvamlı, tanesi bol, süper lezzetliydi. İçinde yüzen ufak ufak havuç rendeyi görüyordum, kereviz yaprağının kokusuna eşlik eden defne yaprağının rayihası muhteşem bir ikili oluşturmuşlardı. Ne diyeyim, insanı keyfe gark ediyordu. Daha bu lezzet fırtınasını yeni bitirmiştim ki, Yılmaz önüme dil şişi ile birlikte salatayı bıraktı. Yok böyle bir şey… İnanılmaz bir şiş yemekteydim.

-Yılmaz…
-Evet
-Oğlum, domates ızgaralar nerede, keşke balığın yanına koysaydın bir iki dilim.
-Izgara dolu, talihine küs…

Bu arada içeriye her gelen neredeyse daha yerine oturmadan Yılmaz’a “palamut şiş kaldı mı?” diye soruyor. O da “bu saate kalır mı” diye ters ters cevap veriyordu.

-Yılmaz, baksana bir dakika.
-Buyur?
-Neymiş bu palamut şiş, her kes onu soruyor?
-Mevsimi ya abi, pek güzel olur.
-Yarına bana ayır, muhakkak geleceğim.
-Erken gel…  

Ertesi gün gerçekten sabahtan kafama koydum, işimi gücümü ayarladım, erkenden gittim.

-Erken gel dedin, geldim, hadi getir bakalım şu palamut şişten, yanına ızgara domates koymazsan hır çıkar bak ona göre…

Nasıl olduysa hafifçe bir sırttı. Ben ne ondan evvel nede ondan sonra böyle bir balık yemedim. Yanımda pek çok insanı oraya götürdüm. Bu hepimizim ortak fikridir. Lezzetin, balığın doruğuydu. Zirve, yok bunu anlatmak mümkün değil. Ağızda dağılan, o nefis kokusu damağa yayılan, kıvamında ızgara edilmiş, kurumamış, mühürlenmiş müthiş bir palamut şiş yemekteydim. Şiş parçaları bayağı iri iri parçalardı, cömertçe kesilmişler, araya biber, domates parçaları sıkıştırılmışlardı. Tabağı silip süpürtmüştüm ki Yılmaz önüme bir küçük tabak irmik helvası koydu.

-Bu ne lan, insanları lezzetten öldürüp sonra helvasını mı dağıtıyorsun?
-Balıktan sonra tatlı yemezsen yediğin balık canlı kalır. Tatlı ye ki ölsün.
-Eyvallah…

Bir gün dekorasyonunu yaptığım ofiste bir şeyler ters gitti. Canım çok sıkılmıştı. Kendimi Yılmaz’ın lokantasına attım.

-Ne o abi, bugün suratın sirke satıyor.
-Bu günde benim kafam bozuk, olamaz mı yani?
-Tamam, tamam, bozulma, ne yiyeceksin?
-Ne soruyorsun, sanki benim dediğimi mi getiriyorsun? Ne varsa getir işte bir şey…

Biraz sonra geldi. Elinde de yarım bardak bir su.

-Bu ne oğlum?
-İlaç…

Bardağı elime alınca anladım. Rakı vermişti bana. Su buz koymadan çaktırmadan içtim. Çok da iyi gelmişti…

Bir seferinde bana yavru bir kalkan verdi. O kadar beğenmiştim ki sordum Yılmaz’a:

-Yahu Yılmaz, burası geceleri kapalı, biliyorum, ama özel bir gece yapamaz mıyız?
-Kaç kişi?
-Ne bileyim, 10-15 kişi olur herhalde.
-Herkese yavru kalkan ve salata, uyar mı?
-Uyar. Ama ızgara domates de isteriz.
-Tamam, ayarla haber ver, yapalım.  

Bir kaç gün sonra gerçekten de öyle bir gece tertip ettik. Ben unutmadım, sanırım diğer gelenlerde unutamadıkları bir lezzet şovu yaşamışlardır. Sonraki yıllar Sarıyer’de Kahraman diye bir restoranda da yavru kalkan yemek çok moda olmuştu. Fahiş fiyatına rağmen İstiridye’de yediğim kalkanın eline su dökemezdi.

Dün akşam Yaradan eksikliğini göstermesi, soframızda balık vardı, bunları hatırladım, paylaşmak istedim.

Esen kalın…

Aaron Baruch (Ankaralı)

Bu yazım, o anlatmaya çalıştığım Yavru Kalkan gecesinde masamızı onurlandıran Rahmetli Robert Sezer Abimin hatırasına gitsin…

4 Temmuz 2020 Cumartesi

HEM NALINA, HEM MIHINA…









Geçtiğimiz pazartesi akşamı Facebook’ta yaptığım bir söyleşi yayınlandı. Elbette ki bana yöneltilen sorulara verdiğim yanıtlar olumlu ya da olumsuz olarak eleştirildi. Neredeyse bütün yorumlar olumlu. Birkaç olumsuz eleştiri yalnız Türkiye’den yapıldı. Bu arada söyleşinin sonuna doğru moderatörlere “Olumsuz eleştiriler Türkiye’den mi?” diye sordum. “Evet” dediler. Programı seyretmekte olan birisi o esnada “ Bu söyleşiyi Türkçe yapıyorsanız, yorumların Türkiye’den gelmesi doğal değil mi?” diye bir yorum gönderdi. Hayır hanımefendi, hiç doğal değil,  bu yayın büyük çoğunlukla İsrail’de yaşayan Turkanozlar, Türkiye’de yaşayan Yahudiler ile Meksika, İngiltere, Kanada ve birkaç başka ülkeden, canlı ya da banttan, 3200 kişi tarafından izlendi. Ama sadece Türkiye’den birkaç olumsuz eleştiri geldi.

İlginçtir, bir sürü şey konuşulduğu halde yalnız benim hangi şartlarda aliya yaptığım, neden aliya yaptığım, söylediklerim doğru mu yanlış mı diye sorular yönelttiler. Yani bana bu eleştiriyi yöneltenler kendilerinin Türkiye’de kalma kararlarını bana doğrulatmaya çalıştılar. 

Bir densiz, gecenin saat onunda mesengerden beni ve eşimi defalarca arayıp “ben senin samimi olduğuna inanmıyorum” diyebilecek kadar işi terbiyesizliğe vurdu. Bak arkadaş, samimiyetime ister inan, ister inanma, beğendiğini al, beğenmediğini dinleme… Ama bana kalırsa sen esasında kendine inanmıyorsun. Doğrunun ne olduğunu biliyor ama kabul etmekte zorlanıyorsun. Sözünün sonunda “ben de gelmek istiyorum ama gelemiyorum, bu yaştan sonra orada nasıl yaparım?” demenden bu gerçek açık açık anlaşılıyor. (Bu arada arayan öyle çok yaşlı biri değil, benden daha genç.)   Ne yapalım, ben cesaret ettim geldim, sen korkaksan git kendi derdine yan.

Kimileri mecburen, kimileri ekonomik veya sosyal sebeplerle, kimileri kariyer peşinde, kimileri kendilerini ve en önemlisi gelecek nesilleri düşünerek ve belki de milli hislerle İsrail’e göç ettiler. Herkesin kendi özeli, kendince bir sebebi var. Kim nerede isterse orada yaşar. Herkes kendi kararını veriyor ve bunun sonuçlarını da yaşıyor ve yaşayacak. Kimse kimseye fikrini kabul ettirmeye çalışmamalı. Ancak “ben senin samimi olduğuna inanmıyorum” diye hiç tanışmadığın birine gecenin saat onunda telefon açmak çok yanlış, çok çirkin… İnanmıyorsan inanma, git kendi doğrularınla yaşa…

Bana “lütfen samimi olarak söyle, eğer ekonomik durumun bozulmasaydı Türkiye’deki dolçe vita hayatı bırakıp İsrail’e gider miydin? diye soran arkadaşıma bir iki çift lafım var. Söyleşiyi dinleyenler bu soruya verdiğim cevabı işitmişlerdir.

Benim kızlarım aliya yaptıktan sonra benim Türkiye’de ne işim var ki? Ben kızlarımın, torunlarımın peşinden cehenneme bile giderim. Onlar olmadan saraylarda yaşasam ne fayda… Para bu aşamada etken değildir, olmamalı… Tatlı hayat, zor hayat bunlar boş işler. Esas olan ailededir, birlikte her zorluk aşılır, her yer cennet olur. Evlatlarının peşinden gidemeyenler veya çocuklarına yol açmayanlar kendilerini sorgulasınlar, onlar ya alıştıkları hayatı bırakamaya korkuyorlar, ya yeni bir ülkede yeni bir hayata başlamaktan çekiniyorlar veya ebeveynlik anlayışları yeteri kadar geniş değil.  Bu sözlerimden alınanların hemen ayranı kabarmasın, bunlar doğru görüşler olduğunu siz de biliyorsunuz, kendi kendinize karşı samimi olun, gerçeği söyledim diye bana kızmayın.  

“İsrail’de hayat çok pahalı, İsrail çok zor bir ülke, politikanın da Türkiye’den farkı yok, konuşulacaksa hepsi konuşulsun, hem nalına, hem mıhına” diyen arkadaşım yorum yapmamı istedi.

Bak arkadaş, İsrail’de hayat çok ama çok pahalı. Ama asgari ücret 5350 şekel. Bunun yan gelirleri de var. Aylık en az 6500 şekele geliyor. (Dikkatini çekerim en az dedim.) Evde iki kişi çalışınca 13 bin şekel oluyor ki bu senin paranla 26 bin törkiş lira eder. Yetiyor baruh haşem… Gelecek korkusu yok, emeklilikler, kıdem tazminatlar vs. ise düşündüğünün çok üstünde. Hayat basit, çekersin üstüne bir ütüsüz teashirt, ayağına parmak arası bir terlik, olay biter. Kimse kimseye hava atmıyor. Herkes biri birine göz seviyesinden bakıyor (Avi Beto, bu lafını çok kullanır oldum, telif hakkı filan istemezsin umarım.) Bu bağlamda şunu da ifade edeyim. Türk Yahudileri her şeye para gözlüklerinin arkasında bakmaktan vaz geçmesi lazım. Her olaya bakarken para filtrelerini kullanmak yalnız Türkiye’ye mahsus. Para çok şeydir ama her şey değildir. İnsanları paralarına göre sosyal sınıflara ayırmayın. Türkiyeden gelen eleştirilerin odak noktası hep para... Paradan başka parametre yok mu? Kafeste doğan kuşlar uçmayı hastalık mı zannediyorlar? Yeter bu para muhhabbeti...  Aile bir arada oldu mu, her şey kolay olur, her şey yoluna girer. Yeter ki yaradan sıhhat versin. Gerisi boş, benim de hem kışlıkta hem yazlıkta evlerim oldu, mercedesler de kullandım teknem de vardı. Bu gün baruh haşem, bunlar olmadan da mutlu olunabileceğini öğrendim, sadece tecrübelerimi aktararak birilerine faydalı olmaya çalışıyorum. Dilerim bu yazımı okuyanların arasında yüzüme karşı “aliya yapmak için senin yazılarından da cesaret aldık” diyen birileri bu yazının altına yorumlarını yazarak beni mutluluktan ağlatırlar…

İsrail’in çok zor bir ülke olduğu doğrudur. Bunu daha aliya yaptığın gün anlarsın. Yapmayanlar bilmezler, aliya yapanlar daha geldiklerinde ilk gidecekleri yerlerden birisi misrada klitadır, yani göçmen bürosu. Duvarda seni oldukça büyük, rüzgârda sürüklenen dikenli çalılarla dolu bir çöl manzarası fotoğrafı karşılar. Altında şu yazı vardır.

WE DON’T PROMİSE YOU A ROSE GARDEN… (SİZE GÜL BAHÇESİ VAAT ETMİYORUZ.)

Yani senin İsrail zor bir ülke demene ihtiyacımız yok, bunu devlet aliya yapanlara geldikleri gün söylüyor. Biz aliya yapanlar bunu daha ilk gün devletin ağzından öğreniyoruz.  Ama ne hikmetse hala insanlar dünyanın her yerinden bu zor ülkeye(!) geliyorlar. Türkiye’de cumhuriyetin kurulduğunda kaç Yahudi vardı, şimdi kaç var? İsrail kurulduğundan beri kaç kişi İsrail’e aliya yaptı? Sen ne zannediyorsun, bütün bu insanlar ekonomik nedenlerle mi aliya yaptılar? Sen daha paralarını say, inşallah bir gün gerçek değerlerin paradan başka şeyler olduğunu anlarsın.

Orada da politikanın buradan farklı olduğunu söylerken dünyadan haberin yok mu senin? Bu ülke bir başbakanı, bir cumhurbaşkanını hapse attı. Gelmiş geçmiş bütün zamanların en başarılı, en uzun başbakanlık yapan şimdiki başbakanı da hediye aldığı purolar yüzünden yargılıyor. Wikipedia’nın yasak olduğu, Twitter,  Facebokk, Netflkix gibi sosyal ağların kısıtlanmaya çalışıldığı Türkiye’den benim ülkeme “orada da politika aynı” diyerek laf mı çarpıyorsun? Şaşarım aklına…

Ne dersin, sanırım hem nalına hem de mıhına oldu…

Bir tavsiyem daha olacak. Benim “orada çok arkadaşlarım var, benim orada çok akrabalarım var” diyerek onlardan işittiklerini bana satma. Önce burada üç beş sene yaşa, kendi fikirlerin olsun, sonra konuşuruz. Başkalarından işittiklerinle bana fikir vermeye kalkma, ben zaten on senedir bu ülkede yaşıyorum, benim bildiklerimi bana mı anlatacaksın?

İnşallah, Türkiye’de Yahudiler, İsrael’e aliya yapanları bundan böyle “parasız kaldıkları için gittiler” diyerek küçümseyerek kendilerini alçaltmazlar. 

Ebeveyniler ileriye bakmalı, şu soruyu kendilerine sormalı:

“Benim çocuğumun, torunumun geleceği nerede daha iyi olur, neresi daha güvenli , bu yaşadığım memlekette gelecek var mı?”

Soru bu, cevabını herkes kendine göre verecek ve kararının sonuçlarını yaşayacak. Unutmayın, aliya demek bir neslin kendini arkadan gelen nesilleri için yakması demektir. Çocuğunu torununu düşünüyorsan, onlar için gerçekten fedakârlık yapabilecek kadar sorumluluk sahibiysen kendini ateşe atacaksın…

Son sözüm budur.


Aaron Baruch  (Ankaralı)

6 Haziran 2020 Cumartesi

ERDOĞAN VE KUDÜS…












Erdoğan yine Kudüs üzerinden siyasi itibar aramak peşinde. TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı) kuruluşu, Kudüs’te Dua Tepesi yakınlarında bir binayı restore ederek İslam Merkezi olarak kullanıma açtı.

Yeni açılan bu merkez Müslüman Kardeşler ve Türkiye bağlantıları olan Arap turistleri ağırlıyor. Arap üçgeninden ve Netanya’nın doğusundaki Arap yerleşim yerlerinden on binlerce Arabı, Mescid-i Aksaya taşımak için servis sağlıyor. Birkaç yıl evvel de aynı paralelde Türkiye’de halka; “Mescid’i Aksa’ya gidin” diyerek yönlendirmeler yapmıştı. Bir netice alamadı, taşa çarptı,  şimdi bu yolu denemeye başladı.

Siyonizm’in babası Thedor Hertzel’e, Filistin’e Yahudi göçüne izin vermeyerek Erdoğan’ın gözünde idol olan Padişah Abdülhamid’in ve Erdoğan’ın resimleri, yeni açılan bu merkezin duvarlarını süslüyor. Türkiye Liderinin “işgal altında Kudüs” konuşmalarının klipleri merkezde VDO olarak devamlı gösterimde…

(Bu arada şunları bilmekte fayda var, padişah Abdülhamit, Hertzel’i bırakın huzurundan kovmayı, kendisine iki defa madalya vermiştir. Yahudilerin Mezopotamya’ya göç etmelerinde mahzur görmeyen Padişah Abdülhamit Selanik’te sürgünde iken 3 sene Yahudi bir aileye ait Alatini köşkünde kalmıştır.

Bu gün İstanbul Kadıköy’de bulunan sinagogun (Haydarpaşa  Hemdad Israel Sinagoku) yapılırken Rumlar sinagogun yapımına karşı çıkmışlar ve kanlı kavgalar meydana gelmiş. Abdülhamit olayı şahsi göz doktoru olan Elias Paşa’dan öğrenince ve Selimiye kışlasından asker göndererek asayişi sağlamış ve sinagog yapılmış. Anlaşılan Abdülhamit Yahudi düşmanı değil dostudur.)

Ortadoğu uzmanı Dr. Mordechai Kedar bu yeni merkez girişimini İsrail gazetelerine şu şekilde yorumladı:

“Türkiye, para ve Doğu Kudüs halkını büyük bir kucaklanma ile satın almaya çalışıyor.”

Kudüs gurubu başkanı Maor Tzemach’ın İsrael Hayom gazetesinde çıkan beyanatında şunları söyledi:

“İsrail, Kudüs’ün birliğini bozmak için tasarlanan Türk faaliyetlerini durdurmalıdır.”

Türkiye’nin Kudüs’teki faaliyetleri bununla sınırlı değil. “Miras gurubu” Filistinli çocuklara İsrail’in “yasal sahibi” olduklarını öğreten ücretsiz yaz kampları düzenliyor.  Öte taraftan Korona gibi, Ramazan gibi her fırsatta Doğu Kudüs’te Araplara yardım kisvesi altında para ve gıda yardımları yaparak halkın gözüne girmeye uğraşıyor.

Uzun lafın kısası Erdoğan  Mescid-i Aksa’da yönetime girip İslam dünyasına “halife” olmak için şimdi bu yolu deniyor. Müslüman Kardeşler örgütünü destekleyen Erdoğan, Arap Baharında aradıklarını bulamayınca Arap dünyasının ağabeyi Mısır’la da ters düşmüştü. Bunun üzerine Hamas’ı desteklemeye ve kaybettiği itibarı kazanmaya çabaladı. Müslüman Kardeşler Örgütünün Hamas ayağı bir sene boyunca Gazze İsrail sınırında eylemler yaptılar, çitlere saldırdılar, lastikler yaktılar, sonunda binlerce ölü ve yaralı Gazzeli… En ufak bir kazanç sağlayamayınca vaz geçmek mecburiyetinde kaldılar.  Erdoğan, Kudüs’ü karıştırmaya birliği düzeni ahengi bozmaya çalışıyor. Yine taşa çarpacak…

Erdoğan’ın yaptıklarının  ne din ile ne de İsrail düşmanlığı ilgisi yoktur. O halife olabilmek için İsrail ile düşman, Müslüman Kardeşler örgütü ile dost, Libya ile kardeş oluyor. Türkiye’de halktan “biz bize yeteriz” diye para toplarken bir yandan tarih boyunca Türkleri sırtından bıçaklayan Araplara milyonlarca dolar dağıtıyor… Bütün bunlar siyasi hırsın önlenemez tezahürleri…

Yapma Sayın Erdoğan, lütfen ortalığı karıştırma, yine boşu boşuna insanlar ölecek, analar ağlayacak. Lütfen çek elini YERUSHALAİM’DEN… Zaten bu yolda bir yere varabilmen mümkün değil. İsrail'i küçümseme, küçük fakat senin başa çıkamayazağın kadar büyük bir ülkeyiz. 

Erdoğan, İstanbul’un fethinin 567’nci yılı münasebetiyle yaptığı konuşmada Ayasofya’da namaz kılmanın “fetih hakkı” olduğunu söyleyebiliyor. Erdoğan, acaba yıldönümünü yaşadığımız 6 gün savaşında, Mescid-i Aksa’ya gelen İsrael askerlerine orada bir tefilla yapsalardı ne derdi?  İşte akıl, zekâ, medeniyet, hoşgörü, anlayış her dine saygı ve daha nice meziyet farkı burada Sayın Erdoğan…

1967 yılında ağlama duvarına ulaşan komutan Uzi Narkiss’in sesi kulaklarımda çınlıyor: (Ordu hoparlörü)

Alanı arayın, ateş kaynağını bulun. Her binayı koruyun. Özellikle kutsal yerlerde hiçbir yere dokunmayın.
Ta ta ta taaaaa, ta ta ta taaaaaa   (Şofar seleri…)

Mesci’i Aksa’nın yönetimi, 6 gün savaşı daha devam ederken, Kudüs’ün doğu kesimi ve özellikle Dua Tepesi İsrail’in eline geçer geçmez zamanın savunma bakanı Moşe Dayan tarafından İslami Vakıf’a verilmiştir. Yani İsrail Mescid-i Aksa'nın yönetimini kendi elleriyle Ürdün'e bağlı İslami Vakıf'a vermiştir.  Ancak Vakıf, alana Müslüman olmayanların girişini yasaklamıştır.

İsrail şimdi Suudi’ler ve ABD ile masa altından görüşmeler yaparak soruna kalıcı çözümler bulma çabasında. Ancak önümüzdeki aylarda Yahuda ve Samara’yı ilhak etmeye niyetli olan İsrail’i zor günler bekliyor. Savunma bakanı GANTZ, genelkurmay başkanı Aviv’den orduyu savaşa hazırlamasını istedi…  

Ortadoğu bildiğin Ortadoğu, balagan gadol… Değişen bir şey yok… Yaradan yardımcımız olsun.

Aaron Baruch  (Ankaralı)


Kaynak: VIKIPEDIA     https://tr.wikipedia.org/wiki/II._Abd%C3%BClhamid   


23 Mayıs 2020 Cumartesi

KÂĞITTAN KAPLANLAR !








KÂĞITTAN KAPLANLAR…

Korona bütün dünyanın altını üstüne getirdi. Değerler, yargılar değişti, gözümüzde büyüttüğümüz kocaman kocaman ülkeler meğerse kâğıttan birer kaplanmış. Avrupa, Amerika, Rusya, dünyanın en büyük ülkeleri, hepsi korona karşısında sendelediler. Ne halkları pandemi karşısında disipline uyabildi, ne de sağlık sistemleri böylesi bir felakete karşı koyabildi… Meğerse içleri boş kocaman fıçılardan ibaretmişler. Hani boş fıçılar çok ses çıkarırlar ya, bunlar da öyle işte, toz zerresinden küçük bir virüs hepsini yere serdi.  Şu aşağıdaki sayılara bir göz atın:

USA                           97.655 kişi öldü
İspanya                     28.628 kişi öldü
İtalya                          32.616 kişi öldü
UK                              36.393 kişi öldü

Bu ülkelerin sağlık sistemleri hikâyeymiş… Hele İtalya ve İspanya gibi gelişmiş ülkeler hiç beklenilmedik bir şekilde cihaz ve malzeme sıkıntısı çektiler ve insanlarını ölüme terk ettiler. İnanılmaz görüntülere şahit olduk. Bu ülkelerde 21’nci yüzyılda öyle insanlık dramları yaşandı ki akıllara sığmıyor. Ne kadar acizmişler, ne kadar beceriksizmişler, ne kadar hazırlıksızmışlar…

Türkiye için burada ayrı bir paragraf açmak istiyorum. Her ne kadar televizyonlardan cahilliğin en üst mertebesinde yaşayan insanların görüntülerini izliyorsak da Türkiye’de hiçbir hasta Avrupa’daki gibi yerlerde yatmadı. Herkese en iyi şekilde bakıldı. Hiç bir hasta suni solunum cihazı eksikliği çekmedi. Hatta acilen üretime geçildi ve kullanıma hazır. Hastanelerin doluluk kapasiteleri hep en üst seviyenin altında kaldı. Her hastanede yoğun bakım ünitelerinde ve normal odalarda boş yer var. Bütün dünyaya tıbbi araç gereç donanım gönderdiler. Bu arada İsrael’de Türkiye’den tıbbı donanım malzemesi satın aldı. Gerçi biraz sevkiyatta aksama oldu ama Türkiye’de tıbbi malzeme ihracatı yasaklanmış olduğu için bürokrasiye takılan sevkiyat kısa zamanda çözüldü ve malzemeler İsrael’e geldi. Bazı ülkeler de teberru olarak gönderilen malzemeleri standartlara uymadığı için kabul etmedi.

Sosyal bir patlama, protestolar ya da her hangi bir konuda sıkıntı çekilmedi Türkiye’de. Acemilikle maske dağıtımını beceremediler. Ama neticede aksak topal da olsa hallettiler. Şimdilerde satışı serbest. Tanesi 1 TL. Gıda ve tüketim maddeleri bol ve her yerde var. Evlere dağıtımda da sorun yaşanmadı.

Türkiye’nin pandemide en önemli problemi devlete olan güven eksikliği oldu. Halk, yabancı basın söylenenlere hep kuşkuyla baktı, inanmadı. Devlet inandırıcılığını kaybetmiş durumda.

Türkiye’nin bir başka problemi de ekonomisi. Son derece zayıf ve kırılgan. Dolar 7.30 TL. zirvesini gördü. Gerçi toparladılar ve şimdilerde doları 7 TL.nin altına indirebildiler  ama Türk ekonomisinde dolar için derler ki “doların hafızası çok kuvvetlidir, çıktığı yeri unutmaz…”

Gelelim İsrael’e, Pandemi krizi başladığında İsrael geçici bir hükümetle idare ediliyordu. Fakat hükümetin geçici olması krizi idare etme konusunda bir sorun olmadı. Belki İsrael bir hafta evvel kapanabilseydi daha iyi olabilirdi ama seçim buna mani oldu. Seçimden bir hafta sonra kapanmaya başladık.  

Halk büyük bir oranda disipline uydu. Ancak haredilerin yoğun yaşadığı Bnei Brak ve Yerushalim’in bazı mahallelerinde korona yasakları dolayısıyla dini eğitim ve dua etme aksayınca hayatları din olan bu insanlar tepki koydular, disipline uymadılar  ve hastalık bu yerlerde hızla ilerledi. Kontrol güçleşti. Bu arada kendisi de haredi olan İsrael sağlık bakanında “merak etmeyin, maşiah gelecek ve hastalık bitecek” beyanatı hafızalara kazındı.

İsrael’de markete kasaba telefon açıp siparişi birkaç saat sonra eve getirtmek imkânı yok. İnternetten sipariş verilebiliyor elbette ama en az bir-iki gün beklemek gerekiyor ve ayrıca genelde 30 şekel (60 TL) gibi bir ücreti var. Ama bu zor süreçte İsrail savunma Kuvvetleri (IDF) 9 milyonluk bu küçük ülkede 2,5 milyon adet koliyi ihtiyaç sahiplerine ulaştırdılar. O 18-19 yaşında aslan parçası çocuklar sabahlara kadar koşturdular, yerlerde kaldırımlarda biri birilerinin üzerine başlarını koyarak uyudular. Gönüllü kuruluşlar kendi aralarında organize olup masrafları da ceplerinden karşılayarak yardım kolileri hazırladılar, çiçeklere kadar, Shabbat mesajlarına kadar doldurdukları kolileri ihtiyaç sahiplerine götürdüler.

Makroekonomide güçlü İsrael ekonomisi krizi problemsiz atlattı. Dolar krizden evvel 3.45 şekeldi bu günde 3.52 şekel… Her şey yerinde, bana mısın demedi. Ben İsrael’e geldiğim 2011 yılında dolar 3.70 şekeldi.

Ancaaak mikroekonomide durum bu kadar iyi değil. 75 bin iş yerinin kapıları bir daha açılmayacak şekilde kapandı. 1 milyon 200 bin işçi işten çıkartıldı. Bunların maaşını devlet veriyor. (% 70) İşçilerini geriye alan iş yerlerine devlet yardım edecekmiş. Şimdilik bu işçilerden ancak 60 bini geriye dönebildi. Çekler ödenmiyor, çekleri imzalayanlar dört beş ay temdit istiyor. Kiraları ödemekte halk çok zorlanıyor. Emeklilerin durumu hala çok zorda. Devlet onlara da yardım ediyor ama bu ateşe kar mı dayanır? 500 şekel yardımdan ne olur? Neye yeter?

Büyük fotoğrafa bakmak lazım. Neticede İsrael sadece 279 can kaybetti. Benzer nüfusta ülkelere bakılınca pek çoğundan daha iyi, hatta en iyisi. Bu hastalığın insandan insana geçtiğini dolayısıyla dış ülkelerle temasın daha çok olduğu memleketlerde doğru orantılı olarak daha çok yayılma söz konusu oldu. Bu bağlamda İsrael gibi çok insanın seyahat ettiği  İsrael'i  çok başarılı olarak yorumlamak mümkün.  Örneğin bilim adamlarından başka kimsenin gidip gelmediği Antartika’da hiç korona yok. Şimdi Antartika çok mu başarılı…

Ülkede hiçbir hastanın bakımı eksik yapılmadı, hiçbir doktor ya da hasta malzeme, ilaç, alet, edevat, yatak veya yoğun bakım ünitesi sıkıntısı çekmedi. Belki hastanelerimiz beş yıldızlı oteller gibi değil, ama başta doktorlarımız ve tüm sağlık çalışanlarımız bilgi ve çalışkanlıklarıyla dünyanın en iyileri. Bu sayılara ve oranlara da yansımış durumda. Mümkün olan en az kaybı verdik. Keşke hiç vermeseydik.

İsrael krizi atlatma sürecini de çok kısa zamanda halletti. Neredeyse tamamen açıldık. 27 Mayısta kurallara bağlı olarak lokanta ve kafeler açılıyor. AVM’ler açıldı. Plajlar açıldı.  Okullar, yuvalar kısmen açıldı. Üniversiteler bir-iki hafta sonra açılacak.  Spor müsabakaları, konserler, tiyatrolar sinemalar kaldı.

Bu arada gerzek Araplar, özelikle Müslüman ülkelerin gönderdikleri yardımlar hava yoluyla önce İsrael’e geldiği için kabul etmeyerek geriye gönderdiler. İsrael ile Müslüman ülkelerin ilişkilerinin gelişmesinde köprü olmak istemiyorlarmış. Gerçekten aptallık sınırlarını zorluyorlar…

Forbes dergisi İsrael’i pandemi krizinde en güvenilir ülke seçti. Dünyanın her yerindeki İsrael’liler daha güvende olabilmek için ülkelerine geriye döndüler. Aliya % 20 arttı. Bu hafta Etopya’dan bir kafile geldi ve Aliya yaptı. Haftaya Ukraynalılar geliyor.

Gerek en az kaybı verme konusunda, gerek krizi atlatıp ülkeyi açmadaki çabukluğu dolayısıyla, gerek ekonomi olarak sağlam duruşuyla İsrael güven tazeledi, hatta kendisine olan güveni arttırdı. İsrael krizi başarıyla atlatmayı başardı. Dost da düşman da gördü ki 9 milyonluk bu küçük ülke dünyanın her bakımdan en güvenilir ülkesidir. Dünyanın her yerinde yaşayan Yahudiler, nerede yaşadığınız önemli değil, gurur duyun ülkenizle…

Aaron Baruch (Ankaralı)

KÂĞITTAN KAPLANLAR…



Korona bütün dünyanın altını üstüne getirdi. Değerler, yargılar değişti, gözümüzde büyüttüğümüz kocaman kocaman ülkeler meğerse kâğıttan birer kaplanmış. Avrupa, Amerika, Rusya, dünyanın en büyük ülkeleri, hepsi korona karşısında sendelediler. Ne halkları pandemi karşısında disipline uyabildi, ne de sağlık sistemleri böylesi bir felakete karşı koyabildi… Meğerse içleri boş kocaman fıçılardan ibaretmişler. Hani boş fıçılar çok ses çıkarırlar ya, bunlar da öyle işte, toz zerresinden küçük bir virüs hepsini yere serdi.  Şu aşağıdaki sayılara bir göz atın:

USA                           97.655  kişi öldü
İspanya                     28.628   kişi öldü
İtalya                          32.616  kişi öldü
UK                              36.393  kişi öldü

Bu ülkelerin sağlık sistemleri hikâyeymiş… Hele İtalya ve İspanya gibi gelişmiş ülkeler hiç beklenilmedik bir şekilde cihaz ve malzeme sıkıntısı çektiler ve insanlarını ölüme terk ettiler. İnanılmaz görüntülere şahit olduk. Bu ülkelerde 21’nci yüzyılda öyle insanlık dramları yaşandı ki akıllara sığmıyor. Ne kadar acizmişler, ne kadar beceriksizmişler, ne kadar hazırlıksızmışlar…

Türkiye için burada ayrı bir paragraf açmak istiyorum. Her ne kadar televizyonlardan cahilliğin en üst mertebesinde yaşayan insanların görüntülerini izliyorsak da Türkiye’de hiçbir hasta Avrupa’daki gibi yerlerde yatmadı. Herkese en iyi şekilde bakıldı. Hiç bir hasta suni solunum cihazı eksikliği çekmedi. Hatta acilen üretime geçildi ve kullanıma hazır. Hastanelerin doluluk kapasiteleri hep en üst seviyenin altında kaldı. Her hastanede yoğun bakım ünitelerinde ve normal odalarda boş yer var. Bütün dünyaya tıbbi araç gereç donanım gönderdiler. Bu arada İsrael’de Türkiye’den tıbbı donanım malzemesi satın aldı. Gerçi biraz sevkiyatta aksama oldu ama Türkiye’de tıbbi malzeme ihracatı yasaklanmış olduğu için bürokrasiye takılan sevkiyat kısa zamanda çözüldü ve malzemeler İsrael’e geldi. Bazı ülkeler de teberru olarak gönderilen malzemeleri standartlara uymadığı için kabul etmedi.

Sosyal bir patlama, protestolar ya da her hangi bir konuda sıkıntı çekilmedi Türkiye’de. Acemilikle maske dağıtımını beceremediler. Ama neticede aksak topal da olsa hallettiler. Şimdilerde satışı serbest. Tanesi 1 TL. Gıda ve tüketim maddeleri bol ve her yerde var. Evlere dağıtımda da sorun yaşanmadı.

Türkiye’nin pandemide en önemli problemi devlete olan güven eksikliği oldu. Halk, yabancı basın söylenenlere hep kuşkuyla baktı, inanmadı. Devlet inandırıcılığını kaybetmiş durumda.

Türkiye’nin bir başka problemi de ekonomisi. Son derece zayıf ve kırılgan. Dolar 7.30 TL. zirvesini gördü. Gerçi toparladılar ve şimdilerde doları 7 TL.nin altına indirebildiler  ama Türk ekonomisinde dolar için derler ki “doların hafızası çok kuvvetlidir, çıktığı yeri unutmaz…”

Gelelim İsrael’e, Pandemi krizi başladığında İsrael geçici bir hükümetle idare ediliyordu. Fakat hükümetin geçici olması krizi idare etme konusunda bir sorun olmadı. Belki İsrael bir hafta evvel kapanabilseydi daha iyi olabilirdi ama seçim buna mani oldu. Seçimden bir hafta sonra kapanmaya başladık.  

Halk büyük bir oranda disipline uydu. Ancak haredilerin yoğun yaşadığı Bnei Brak ve Yerushalim’in bazı mahallelerinde korona yasakları dolayısıyla dini eğitim ve dua etme aksayınca hayatları din olan bu insanlar tepki koydular, disipline uymadılar  ve hastalık bu yerlerde hızla ilerledi. Kontrol güçleşti. Bu arada kendisi de haredi olan İsrael sağlık bakanında “merak etmeyin, maşiah gelecek ve hastalık bitecek” beyanatı hafızalara kazındı.

İsrael’de markete kasaba telefon açıp siparişi birkaç saat sonra eve getirtmek imkânı yok. İnternetten sipariş verilebiliyor elbette ama en az bir-iki gün beklemek gerekiyor ve ayrıca genelde 30 şekel (60 TL) gibi bir ücreti var. Ama bu zor süreçte İsrail savunma Kuvvetleri (IDF) 9 milyonluk bu küçük ülkede 2,5 milyon adet koliyi ihtiyaç sahiplerine ulaştırdılar. O 18-19 yaşında aslan parçası çocuklar sabahlara kadar koşturdular, yerlerde kaldırımlarda biri birilerinin üzerine başlarını koyarak uyudular. Gönüllü kuruluşlar kendi aralarında organize olup masrafları da ceplerinden karşılayarak yardım kolileri hazırladılar, çiçeklere kadar, Shabbat mesajlarına kadar doldurdukları kolileri ihtiyaç sahiplerine götürdüler.

Makroekonomide güçlü İsrael ekonomisi krizi problemsiz atlattı. Dolar krizden evvel 3.45 şekeldi bu günde 3.52 şekel… Her şey yerinde, bana mısın demedi. Ben İsrael’e geldiğim 2011 yılında dolar 3.70 şekeldi.

Ancaaak mikroekonomide durum bu kadar iyi değil. 75 bin iş yerinin kapıları bir daha açılmayacak şekilde kapandı. 1 milyon 200 bin işçi işten çıkartıldı. Bunların maaşını devlet veriyor. (% 70) İşçilerini geriye alan iş yerlerine devlet yardım edecekmiş. Şimdilik bu işçilerden ancak 60 bini geriye dönebildi. Çekler ödenmiyor, çekleri imzalayanlar dört beş ay temdit istiyor. Kiraları ödemekte halk çok zorlanıyor. Emeklilerin durumu hala çok zorda. Devlet onlara da yardım ediyor ama bu ateşe kar mı dayanır? 500 şekel yardımdan ne olur? Neye yeter?

Büyük fotoğrafa bakmak lazım. Neticede İsrael sadece 279 can kaybetti. Benzer nüfusta ülkelere bakılınca pek çoğundan daha iyi, hatta en iyisi. Bu hastalığın insandan insana geçtiğini dolayısıyla dış ülkelerle temasın çok yüksek olduğu bu ülkede can kayıbının bu kadar az olması takdire şayan. Alaska'da hiç can kayıbı yok, çünkü bu mevsimde oraya ne gelen var ne giden. Şimdi orada can kayıbı yok diye en başarılı üşlke mi oluyor? Bunu da göz önünde bulundurmak lazım. 

Ülkede hiçbir hastanın bakımı eksik yapılmadı, hiçbir doktor ya da hasta malzeme, ilaç, alet, edevat, yatak veya yoğun bakım ünitesi sıkıntısı çekmedi. Belki hastanelerimiz beş yıldızlı oteller gibi değil, ama başta doktorlarımız ve tüm sağlık çalışanlarımız bilgi ve çalışkanlıklarıyla dünyanın en iyileri. Bu sayılara ve oranlara da yansımış durumda. Mümkün olan en az kaybı verdik. Keşke hiç vermeseydik.

İsrael krizi atlatma sürecini de çok kısa zamanda halletti. Neredeyse tamamen açıldık. 27 Mayısta kurallara bağlı olarak lokanta ve kafeler açılıyor. AVM’ler açıldı. Plajlar açıldı. Okullar, yuvalar kısmen açıldı. Üniversiteler bir-iki hafta sonra açılacak.  Spor müsabakaları, konserler, tiyatrolar sinemalar kaldı.

Bu arada gerzek Araplar, özelikle Müslüman ülkelerin gönderdikleri yardımları hava yoluyla önce İsrael'e geldiği için  kabul etmeyerek geriye gönderdiler. İsrael ile Müslüman ülkelerin ilişkilerinin gelişmesinde köprü olmak istemiyorlarmış. Gerçekten aptallık sınırlarını zorluyorlar…

Forbes dergisi İsrael’i pandemi krizinde en güvenilir ülke seçti. Dünyanın her yerindeki İsrael’liler daha güvende olabilmek için ülkelerine geriye döndüler. Aliya % 20 arttı. Bu hafta Etopya’dan bir kafile geldi ve Aliya yaptı. Haftaya Ukraynalılar geliyor.

Gerek en az kaybı verme konusunda, gerek krizi atlatıp ülkeyi açmadaki çabukluğu dolayısıyla, gerek ekonomi olarak sağlam duruşuyla İsrael güven tazeledi, hatta kendisine olan güveni arttırdı. İsrael krizi başarıyla atlatmayı başardı. Dost da düşman da gördü ki 9 milyonluk bu küçük ülke dünyanın her bakımdan en güvenilir ülkesidir. Dünyanın her yerinde yaşayan Yahudiler, nerede yaşadığınız önemli değil, gurur duyun ülkenizle…

Aaron Baruch (Ankaralı) 

29 Nisan 2020 Çarşamba

KUŞATMA ALTINDA (3)








 Koronalı günlerde yayınladığım KUŞATMA ALTINDA (1) ve KUŞATMA ALTINDA (2) yazılarımda 1948 özgürlük savaşında Yarushalayim’in kurtarılması için yapılan savaşları ve fedakârlıkları yazmıştım.

Yarın çalışmaya başlıyorum. Söz verdiğim gibi KUŞATMA ALTINDA yazı serisinin 3’ncüsünü yayınlamak bugüne kısmet oldu…

 HAR HaBAYİT BE YADENU...  (TAPINAK DAĞI BİZİM ELİMİZDE!)

Son bir hücum gerçekleştireceklerdi. İsrael devletinin kuruluş savaşının sonuna gelinmişti ve ateşkes 1948 yılının 17 Temmuz Cumartesi günü sabah saat 05.00 de başlayacaktı. 1 Mayıs günü takviye gelmediği için yorgunluktan biten adamlarını geri çekmek zorunda kalan Uzi Narkiss’in terk ettiği surlar o günden beri Ürdünlü Arapların elindeydi. Eski Şehri  (ağlama duvarının –Kotel ve Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Dua tepesi-Har HaBayit  de denilen kutsal alanın bulunduğu antik şehir)  almak için bu son şanstı. Yeruşalayim bölgesinin komutanı David Shaltiel askerlerine şöyle dedi:

Yeruşalayim’i kendi kuşağımıza ve gelecek kuşaklara armağan etmek bizim için en büyük zafer olur” dedi ve planı açıkladı.
Bu plan gerçekten bir kumardı fakat vakit yoktu. Eski Şehir’i çevreleyen surları üç noktadan deleceklerdi.   Bunların her birine ayrı bir isim verilmişti. İrgun’un yüz elli adamı Notre – Dam de France binasından “PARİS” adı verilen Yeni Kapıya saldıracaktı. Stern gurubunun birlikleri “MOSKOVA”  adı verilen Yafa kapısına karşı saldırıya geçeceklerdi.
Her iyi kumarbaz gibi David Shaltiel’in de bir kozu vardı Konik şeklindeki yapısı itibarıyla “KONÜS” adı verilen, bir fizikçinin yaptığı 350 kilo patlayıcı ile dolu olan dev bir mermi. Bu mermi surlara büyük bir delik açacaktı. Buraya da “BERLİN” adı verilmişti.  “BERLİN” adı verilen bu gedikten yeni kurulmuş olan beş yüz kişilik tabur Sion tepelerinden Eski Şehir’e akacak ve Yahudiler iki bin yıl sonra şehri ele geçirecekti. Saldırı 16 Temmuz gece yarısından biraz evvel başlayacaktı.  

Askerlerden biri David’e sordu: . 
“Ömer Camii’nin önüne geldiğimizde ne yapacağız?”
“Pabuçlarınızı çıkartıp savaşa devam edersiniz.”
Saldırı başlamadan biraz evvel acı bir sorunla karşılaştılar. Yahudiler her şeyi düşünmüşlerdi ama bir tek Yeruşalayim’in yüreğine varmalarını sağlayacak aracı yapmanın telaşı ile “KONÜS’ü” surlara kadar nasıl taşıyacaklarını düşünmemişlerdi. Üç yüz elli kiloluk mermi demir çubuklar üzerine kondu ve insan gücüyle taşınmaya başlandı. Elleri ayakları kan içinde kalan taşıyıcılar ateş altında koca mermiyi elleri ile taşıyorlardı.
Bu arada İrgun askerleri Yeni kapıya saldırıya geçti. “PARİS” adı verilen Yeni Kapı Yahudiler’in eline geçti. Komutan Zvi Sinai   “KONÜS’Ü” bekliyordu. Gedik açılır açılmaz “BERLİN’DEN” şehrin kalbine doğru saldırıya geçecekti.
Ne yazık ki, planladıkları gibi olmadı. “KONÜS” tam zamanında tam da istenilen yerde patlatıldı ama surları yıkamadı. Plan başarısız olmuştu. Hayallerine kavuşmak için Yahudiler 19 yıl daha beklemeleri gerekecekti.
1967 yılın Haziran ayında başlayan 6 günlük savaşın üçüncü günü İsrael Kuvvetleri Eski Şehri aldılar.  Şimdi okuyacaklarınız bu inanılmaz anları naklen anlatan radyo yayınıdır. Bu kayıt Avi Yaffe kayıt stüdyolarında bulunmaktadır.
7 HAZİRAN 1967 – SABAH SAATLERİ:
Albay Mordechai Gur (Motta): (Hoparlörde) Tüm birlik komutanları, şu anda sırtta (Sion tepeleri) bekliyoruz. Kısacası birazdan tüm kuşakların hayalini kurduğu Eski Şehre gireceğiz. İlk giren biz olacağız. Eitan’ın tankları solda ilerleyecek ve Aslanlı kapıdan girecekler. Son buluşma yukarıdaki açık alanda (Tapınak Dağı) olacak.
Askerler: Alkış sesleri
Spiker Yossi Ronen: Şimdi ana caddelerin birinde yürüyoruz. Kuvvetlerin öncüleri Eski Şehre girmek üzere…
Silah sesleri…
Spiker Yossi Ronen: Hala her yönden üstümüze ateş ediliyor. Girişe doğru ilerliyoruz.
Silah sesleri ve askerlerin ayak sesleri…
Komutan : Aralarda 5 metre mesafeyi koruyun. Buralarda dolaşmak hala çok tehlikeli, etrafta keskin nişancılar var…
Silah sesleri…
Spiker Yossi Ronen: Hepimize durması söylendi, solumuzda Zeytin Dağı, biz şu anda Eski Şehir’de Rus Kilisesinin karşısındayız. Aşağıya bakıyorum. Dağın yanında koşuyoruz. Taş duvarları görebiliyoruz. Hala bize ateş ediyorlar. İsrael tankları Aslanlı kapıda ve biz önde gidiyoruz. İçeri giren ilk birimin yanındayım. Yanımda bir Ürdün otobüsü var, tamamen yanmış. Girmek üzereyiz. Aslanlı geçidin altında duruyoruz. Geçit çökmek üzere, muhtemelen önceki bombalama yüzünden. Askerler palmiye ağaçlarını siper alıyorlar. Ben de ağaçlardan birinin altına çöküyorum. Şehre daha yaklaştık.
Silah sesleri…
Albay Mordechai (Motta) Gur ordu hoparlöründen: HAR HaBAYİT  BE YADENU… Tekrar ediyorum, HAR HaBAYİT  BE YADENU… (TAPINAK DAĞI BİZİM ELİMİZDE! Tekrar ediyorum, TAPINAK DAĞI BİZİM ELİMİZDE!
David Operasyon Odası : Tüm birimler, ateş etmeyi kesin, tekrar ediyorum, ateş etmeyi kesin.
Uzi Narkiss : Motta, senin gibi biri yok. Ömer Cami'nin yanındasın…
Spiker Yossi Ronen: Aslanlı kapıdan geçtim, hızla ilerliyorum. Eski Şehir…
Ordu hoparlöründen: Alanı arayın, ateş kaynağını bulun. Her binayı koruyun. Özellikle kutsal yerlerde hiçbir yere dokunmayın.
Ta ta ta taaaaa, ta ta ta taaaaaa   (Şofar seleri…)
Spiker Yossi Ronen: Askerler ağlıyorlar… Askerler şarkılar söylüyorlar, Yeruşalayim şel zaav…. (Yeruşalayim altından)



General Uzi Narkiss: Söyle, Batı Duvarı (Kotel-Ağlama duvarı) nerede? Oraya nasıl gidilir?
Spiker Yossi Ronen: Şu anda Batı Duvarına doğru ilerliyorum. Ben dindar bir adam değilim, hiç olamadım, ama şu anda Batı Duvarının taşlarına dokunuyorum.
Askerler : Şehiyanu ve kiyemanu…
Haham Sholomo : Dualar…
Askerler : Amen!
Bir gün olurda Yeruşalayim’in sokaklarında yürürseniz iki bin yıl bu şansı yakalayamayan soydaşlarınızı düşünün, ne kadar şanslı olduğunuzu düşünün, siz orada yürüyebilmeniz için akıtılan kanları düşünün
SENİ UNUTURSAM YERUŞALAYİM…
Aaron Baruch (Ankaralı)