8 Kasım 2019 Cuma

ATALARIMIN MİRASI…










Yahudiler 1948 yılında İsrail kuruluncaya değin, topraksız, vatansız bir millet olarak düşünülür. Oysa öyle değildir. Yeryüzünün ilk toprak sahipleri İsrail oğullarıdır ve her Yahudi’nin bu mirasta hakkı vardır. Bunun delilleri vardır, belgeleri vardır, tanıkları vardır.  Mesele bu davaya bakacak mahkemeyi bulmakta… 

“Abraham’ın karısı Sara yüz yirmi yedi yıl yaşadı. Ömrü bu kadardı. Kenan ülkesinde bugün Hebron (el-Halil) denilen Kiryat Arba’da öldü. Abraham yas tutmak ve ağlamak için Sara’nın yanına geldi. Sonra ayağa kalkıp Hititliler’e seslendi:
-Ben aranızda konuk ve yabancıyım. Bana mezar yapabileceğim bir toprak satın. Ölümü kaldırıp gömebileyim.
Hititliler cevap verdi:
-Efendim, bizi dinle. Sen aramızda güçlü bir beysin. Ölünü mezarlarımızdan en iyisine göm. Ölünü gömmen için hiç kimse senden mezarını esirgemez.
Abraham Hititliler’e bir kez daha seslendi:
-Eğer ölümü gömmemi istiyorsanız, benim için Sohar oğlu Efron’a ricada bulunun. Tarlasının dibindeki MACHPELAH MAĞRASINI (ATABABALAR MAĞRASI) bana satsın. Fiyatı neyse huzurunuzda eksiksiz ödeyip orayı mezarlık yapacağım.
Tarlanın sahibi Hititli Efron halkının arasında oturmaktaydı. Abraham’ın sözlerini duydu ve kent kapısında toplanan herkesin duyacağı biçimde karşılık verdi:
-Efendim, beni dinle, mağarayla birlikte tarlayı da sana veriyorum. Halkımın huzurunda onu sana veriyorum. Ölünü göm.
Efron, Hititliler’in önünde sözünü ettiği dört yüz şekel gümüşü tüccarların ağırlık ölçülerine göre tarttı ve satışı yaptı. Böylece Machpelah tarlası, çevresindeki bütün ağaçlar ve mağara Abraham’ın mülkü kabul edildi. Abraham öldükten sonra sahip olduğu her şeyi oğlu İsaac’a bıraktı.”
(Book of Genesis-Bölüm 23)

Machpelah mağarasında Abraham ve eşi Sara’nın mezarlarının yanı sıra oğlu İsaac ve eşi Rebbaca’nın da ikiz mezarları ve iç avlunun karşı tarafında Abraham’ın torunu Jacop ve Eşi Leah’ın ikiz mezarları  da bulunmaktadır.

Kutsal Kitap Tanah bütün bunları teyit etmektedir. Böyle yazılıdır ve bu yazılı bir belgedir. Çok önemli tarihçi Paul Johnson Yahudi Tarihi isimli kitabında olayı şöyle yorumlar:

 “Machpelah Yahudilerin sahip oldukları ilk topraktır. Yaradılış Kitabının (Book of Genesis) 23 üncü bölümünde Abraham’ın ölen eşi Sara için ve daha sonra kendisinin gömülmesi için Machpelah mağarasını nasıl satın aldığı anlatılmaktadır. Bu bölüm İncil’de de aynen geçer. Hatta İncil’de anlatılan olayların belki de en gerçek olanıdır. Zira tanıkları vardır ve otantik ayrıntıları ile sözlü olarak da teyit edilmiştir. Satın alma töreni en ince teferruatına kadar anlatılmıştır. Bu sadece bir mülkiyet devri değil aynı zamanda bir statü değişikliğidir.” 

Machpelah’ın bulunduğu Hebron ya de el-Halil kenti bugünkü Filistin ya da Batı Şeria olarak adlandırılan bölgededir. Kudüs’ün 35 km güney doğusunda Lut gölünün (Ölü Deniz) batısındadır. Denizden yüksekliği 940 metredir. Dağlıktır.

Şehri M.Ö.3500 yıllarında Kenaniler kurmuştur. Kenaniler burayı Karyetu Erba olarak adlandırıyorlardı. Şehrin Yahudi bölgesine de bugün Kiryat Arba denmektedir.

MÖ. 11 nci yüzyılda Yahudi Kralı David Ameleh  (Hz.Davut)  buraları ele geçirir. Oğlu Şlomo Ameleh’de (Hz.Süleyman) burada krallık yapmıştır. Şehir sırası ile Babil, Persler, Büyük İskender ve Roma imparatorluğunun işgaline uğrar. Daha sonraları şehir Müslümanlar ile Haçlılar arasında defalarca el değiştirir. En sonunda 1517 yılında şehir Osmanlı egemenliğine girer.

Osmanlı hâkimiyeti 1918 yılına kadar sürdü. Sonra İngilizler geldi. Ve Yahudiler atalarının topraklarına geri dönmeye başladılar. Kalabalık olmayan Yahudi toplumu 1929 yılında Arapların saldırısına uğradı ve Araplar, 63 Yahudi’yi hunharca katlettiler. Olaydan sonra İngilizler duruma hâkim olamayacaklarını anlayınca 1500 kadar Yahudi’yi tahliye ettiler ve Kudüs’e naklettiler. 1936 yılındaki ikinci bir Arap saldırısında nerede ise tüm Yahudiler yok edilirler.

1948 yılındaki Arap-İsrail savaşından sonra şehir Ürdün’ün kontrolüne geçti.  

1967 senesinin 8 Haziran günü 6 günlük savaş sırasında İsrail oğulları atalarının mirasını, babalarının hakkını geri aldılar. Hebron İsrail kontrolüne geçti. Fakat ne yazık ki şehirde neredeyse bir nesilden beri hiç Yahudi yaşamamaktaydı. 1968 yılında yerleşimciler Hebron’a geri dönmeye başladılar. El-Halil’in doğusunda Kiryat Arba’ya yerleştiler. Bugün Kiryat Arba’nın nüfusu 6 bin civarındadır.  

Eğer bir gün Hebron’a gidersen, ne olur, bir dakika dur ve düşün:

“Bir zamanlar burada olanlar nerede? Kenanlılar, Edomitler, Helenler, Bizanslılar nerede? Memluklular, Haçlılar, Osmanlılar nerede? Hepsi zaman tünelinde kayboldular, buharlaşıp yok oldular. Ama Yahudiler burada,  hala Hebron’da.”

İşte Yahudi azminin gerçek tanıkları 4000 yıldan sonra hala burada. Kanlı ve canlı. Bak ve gör. Bu güne kadar hiçbir ırkın, dünyanın hiçbir köşesine, böyle bir bağlılık gösterdiği görülmemiştir. Keza hiçbir ırkta, bu kadar azimli bir göç dürtüsü ile bulunduğu yerden köklerini söküp, başka yere yeniden dikme cesareti görülmüş şey değildir.

İŞTE ALİYAH RUHU BUDUR VE HER TÜRLÜ SAYGIYI HAK ETMEKTEDİR.  
BU BİR İÇGÜDÜDÜR.
ALİYAH YAPMAK KOLAY DEĞİLDİR, ÇOK ZORDUR,
BELKİ DE YAHUDİ OLMANIN BİR GEREĞİDİR, MECBURİYETİDİR.
ATALARINA BORCUDUR, VARLIĞININ SEBEBİDİR…
ZORDUR YAHUDİ OLMAK, YAHUDİ OLARAK DOĞULUR SORADAN DA OLUNMAZ, OLUNAMAZ.
BİR GÜN, ENİNDE SONUNDA BÜTÜN YAHUDİLER İSRAEL’DE YAŞAMALARI GEREKTİĞİNİ ANLIYACAKLAR VE GELECEKLER. HER SENE BİR EVVELKİ SENEDEN DAHA FAZLA ALİYA OLMAKTADIR. 2019 DA BÜTÜN YILLARDAN DAHA FAZLA ALİYA GERÇEKLEŞİYOR…
.
Şehir bugün Müslüman bölgesi ve Yahudi bölgesi olarak ikiye ayrılmış durumdadır. Müslüman bölgesine El-Halil, Yahudi bölgesine ise Kiryat Arba deniyor. Şehir İsrail denetimi ve kısmen Filistin denetimi altındadır fakat sık sık olaylar çıkmaktadır.

Machpelah’a gelince, bugün üzerinde bulunan Halilurrahman Camii, sinagog ve camii olarak ikiye ayrılmış durumdadır. Defalarca sinagog, kilise ve camii olarak değişikliğe uğramıştır. Roma döneminde, Roma tarafından atanmış Yahudi Kral Büyük Herod (73-4) peygamberlerin mezarlarını gizlemek için devasa bir duvar inşa etmiş. Hebron’un Haçlılar tarafından fethinden sonra (1099) bu muhafaza klise haline sokulmuş. Ardından Selahaddin Eyyubi 1187 de şehri tekrar ele geçirdikten sonra yapıyı camiye çevirmişt. İçeride ceviz ağacından oyulmuş bir minber mevcuttur ve İslam dünyasının en eski ahşap minberi olduğu düşünülüyor.

25 Şubat 1994 tarihinde Purim bayramı sırasında Amerikalı - İsraelli bir doktor olan Baruch Goldstein, camide namaz kılmakta olan Müslümanların üzerine otomatik tüfekle ateş açar. 29 kişi ölür, 125 IDF askeri yaralanır. Goldstein linç edilerek öldürülür. Bu hadiseden sonra cami ibadete kapatılır. Daha sonra hem Yahudilerin hem de Müslümanların birlikte ibadetlerini yapabilecekleri şekilde yeniden düzenlenir.












Sevgiyle kalın, hoşça kalın.
Aaron Baruch  (Ankaralı)


Kaynakça :
Book of Genesis
Vikipedia ansiklopedisi

2 Kasım 2019 Cumartesi

BAK ŞU İZMİRLİNİN YAPTIKLARINA…











Ege Üniversitesinin Ziraat Bölümünden mezun olan 23 yaşındaki Şlomo ve İsrael’e ALİYA (göç) yapmaya karar veren dört arkadaşı, 1963 yılının güneşli bir bahar günü İzmir kordon boyunda heyecanlı bir şekilde konuşmaktaydılar:

“Ne olur beni de götürün, sizlerle geleyim.”
“Seve seve, ama nasıl be oğlum, pasaportun yok, biletin yok, paran yok.”
“Bilet alabilecek kadar param var. Siz onu düşünmeyin.”
“Peki ama pasaport ne olacak? Vizen de yok.”
“Eğer yardım ederseniz şansımı denemek istiyorum.”
“Tamam lan, gel o zaman, elimizden geleni yaparız.”

Karar verilmişti. Arkadaşları yardım edecek, pasaportu ve vizesi olmayan Şlomo, ailesine bile veda etmeden cebindeki çok az para ve bir çanta ile ALİYA yapacak, hayatının bundan sonrasını Yahudilerin vatanı İSRAEL’de yaşayacaktı. Becerebilirse elinden geldiği kadar yeni ülkesine katkıda bulunacaktı.

Henüz kendisi bile bilmiyordu ama İzmir’li  ŞLOMO NAVARO,  o katkıyı yapacaktı, daha fazlasını da, Yalnız İsrael’e değil bütün dünyaya, bütün insanlığa müthiş bir hediye verecekti…

Arkadaşlarının kamarasında saklanan Şlomo, Gemi hayfa limanına yanaşınca, İsrael gümrük polisine durumunu anlattı. Şefiyle görüşen polis ona gemiden inebileceğini söyledi. İsrael’e ayak basar basmaz uzaktan akrabaları olan Mizrahi ve Kastro ailelerini buldu. Bu aileler ona yardım ettiler, barınacak yer buldular, ilk zamanlar yiyeceklerini bile verdiler ve hatta ona iş de buldular. O zamanlar Turkano aileler arasında müthiş bir dayanışma vardı.

İsrael’deki ilk yıllarında Bitki Koruma Hizmetlerinde çalışan Şlomo, Aliya yaptıktan iki sene sonra  kendisi gibi Türkiye’den göç eden lise aşkıyla evlendi ve üç çocukları oldu.  1967 savaşına giden ve evine sağ salim geri dönen Şlomo’nun ne yazık ki Lübnan savaşında şansı bu kadar yaver gitmedi. Bir havan mermisi bacaklarını mahvetti. Hastanede 8 ay belden aşağısı alçılı vaziyette yaşadı, sonunda iyileşti ama hafif bir topallığı kaldı. Arkadaşları bu yüzden ona takılmak için bazen “ağır çekim” derlerdi.


Hastane günleri ona etkileyici bulduğu iki konuda çalışmak için zaman yaratmıştı, ısı yöntemi ve bitkisel ürünleri hava geçirmez “hermetik” depolama… Bu konuların her ikisi de 1974 yılında Yeruşalayim İbrani Üniversitesinde tarımsal böcek bilimi (entomoloji) dalında yaptığı doktora eğitiminin esasını oluşturdu.

Tahıl saklama, yetiştirmekten daha zor bir iştir. Böcekler yumurtalarını tahılın tanelerine bırakır. Sonra yumurtadan çıkan böcekler ürünü mahveder. Böceklere karşı kullanılan tarım ilaçları insan sağlığına ve çevreye son derece zararlıdır. Ayrıca küflenme yüzünden de tahılı kullanılamaz hale gelir.

Hastaneden taburcu olduktan birkaç yıl sonra Şlomo Navaro, İsrael tarımsal Araştırmalar Örgütü’ne bağlı Volcani enstitüsünde çalışmaya başladı ve araştırmaları sonucunda  “TAHIL KOZASI” adını verdiği buluşunu bu merkezde geliştirdi. Deneylerini laboratuvarında bitirdikten sonra İsrael Ticaret Bakanlığına giderek onlara:


“Bir fikrim var, ancak laboratuvar dışında daha önce test edilmedi.” Dedi ve düzeneğin planlarını sundu. Plan İsrael’in güneyinde bulunan Kibutz Magen’de acil olarak hayata geçirildi. İdareciler süratle 110 metre boyunda, 50 metre eninde, 9 metre derinliğinde bir hendek hazırladılar. Sonra hendeği polivinil klörür ile kapladılar, tahılı içine döktüler ve kaynakçılar hendeği hava geçirmeyecek şekilde yalıtmak üzere bir tabaka daha kaplama ile örttüler.  


Navaro planının işe yaracağından emindi fakat aynı zamanda muazzam bir sorumluluk taşıyordu, çünkü milyonlarca dolar değerinde bir projeyi yürütüyordu. Ayrıca depolanan tahıl, ülke rezervinin büyük bir bölümüne oluşturuyordu.

Sonraki on beş ayı Navaro uykusuz geçirdi. Sık sık hendeğe gidiyor kontrollerde bulunuyordu. Her fırtınada tekrar koşuyor yeniden denetlemeler yapıyordu. Çok şükür şimdiye kadar hiç bir problem çıkmamıştı.







Sonunda deneme süresi sona erdi ve kozayı açtılar. Tahıl toprağa gömüldüğü gündeki kadar tazeydi ve kayıplar eski yöntemlere göre 10 kat azalmıştı. Yıllar süren araştırmalardan sonra Navaro tahılı süresiz bir şekilde depolamanın ve böceklerin saldırısına karşı korumanın güvenilir ve sağlıklı yolunu nihayet bulmuştu.

İkinci bir deneme Sri Lanka’nın yoksul üç köyünde yapıldı. Denemeye gönüllü olmayan köylülere, kayıpları olduğu takdirde karşılanacağı yönünde söz veren Navaro ve ekibi deneyi başlattılar. Üç ay sonra geri döndüklerinde tahılın içindeki böcekler havasızlıktan ölmüşlerdi, tahıl ilk günkü kadar tazeydi ve kullanıma hazırdı.

Ruanda’da bir deney daha yapıldı. Başkent Kigali’ye bir saat mesafedeki Lubirizi köyünde tahılları kozalara koydular. Bu çuvalları Ruandalı yetkililer 12 sene sonra açtılar. Gördüklerine inanamıyorlardı, tahıl depolandığı günkü kadar tazeydi.






Tahıl kozasının bütün faydalarına rağmen çevreye ve insan sağlığına son derece zararlı olan tarım ilaçları bugün hala en üst seviyede kullanılıyor. Sebebi maliyet, oysa uzun vadede Tahıl Kozası çok daha ucuza gelmekte. Üstelik hem insan sağlığına hem de çevreye hiç zarar vermiyor.

Dünyada 805 milyon insan kronik beslenme yetersizliğiyle mücadele ediyor. Gelişmekte olan dünyada birçok çiftçi ve köylü ürünün çuvallarda saklıyor. Haşereler kolayca içeriye girebildiğinden mahsulün yarısından fazlasına zarar veriyor.

Yetersiz saklama teknikleri yılda 1.3 MİLYAR TON gıda kaybı oluşuyor. Bu bütün insanlığın ihtiyacı olan gıdanın 3’te 1’i… Dünyada açlık çeken bütün herkesi doyurmaya yetecek bir miktar…

İsrael Tarım Bakanlığının araştırma şefi Gadi Loebenstein konuyu şöyle açıklıyor:

“Tahıl kozası milyonlarca insanı yoksulluktan çıkardı. Çiftçiler şimdi gıdalarını uzun süreler boyunca saklama ve ailelerini doyurma becerisine sahip”

Uluslararası Pirinç Araştırma Enstitüsü’nden Martin Gummert Tahıl Kozası için şunları söylüyor:

“Bilim ve teknoloji kanıtlandı. Şimdi önümüzdeki zorluk, insanların bunun farkına varmasını sağlamak.”

ELLERİNE SAĞLIK İZMİR’Lİ PROFESÖR ŞHLOMO NAVVARO. 
İSRAEL VE İNSANLIK SANA MÜTEŞEKKİRDİR.

Gerçekten merak ediyorum, acaba Türk Yahudileri arasından bugün Şlomo Navaro gibi birisi çıkar mı?

Aaron Baruch  (Ankaralı)

Kaynak : Küçük Ülkenin Büyük Hayalcileri
THOU SALT INNOVATE – Avi Jorisch

25 Ekim 2019 Cuma

İNSANLIK NAMINA MÜCADELE












Annesinin kucağındaki Muhammed uyuyordu. Her bebek gibi son derece masum bir görüntüsü vardı ama ne yazık ki ölümcül bir hastalığın pençesindeydi. Hasta olduğu fark edildikten sonra Muhammed, annesi ve babası ile hastane hastane dolaşmaya başladı. Bir sürü test yapıldı. Sıkıntılı bir süreç sonunda nihayet teşhis kondu. Lösemi...

Malum, bu hastalığın tedavisi, ilerlemiş evrelerde çok zor. Uygun bir donörden kemik iliği nakli lazım. Yaradan hiçbir kimseyi bu durumda bırakmasın. Evladının çaresiz bir hastalığa yakalandığını öğrenen bir anne baba neler hisseder? Nasıl anlatılır, nasıl tarif edilir? Evlerden uzak Yarabbi…

Teşhisi duyan anne ve baba boş gözlerle doktora bakmaya başladılar ve korka korka sordular:

“Ne yapacağız?”
“Uygun bir donör bulmak lazım. Muhammed’e kemik iliği nakli gerekli.
Derhal uygun bir kemik iliği aranmaya başlandı. Aile maşallah genişti. Muhammed’in beş kardeşi, bir sürü amcası dayısı teyzesi yani kan bağı olan bir sürü akrabası vardı. Maliyete katlandılar. Testler, testler, testler… Ne yazık ki hiç birisi uymuyordu. Çaresiz kalmışlardı. Doktorlar sonunda dediler ki:

“Araplar için kemik iliği bankası olan bir hastane var, oraya başvurun.”
“Öyle mi, hangi hastane bu, nerede, kim bilir ne kadar uzaktadır, Amerikada mı yoksa?”
“Hayır hiç uzakta değil, burnunuzun dibinde,  İsrael’de, Yeruşalayim’de… HADASSAH HASTANESİ…

Evet, sevgili dostlarım, İSRAEL, 1,2 milyon kendi vatandaşı ile birlikte dünyada yaşayan 400 milyon Arap için kemik iliği bankası kaydı tutan tek ülkedir ve Hadassah hastanesi de bu kayıtları tutan dünyadaki tek hastanedir.

Sonunda Hadassah Hastanesinin kayıtlarında uygun bir donöre rastlandı. Kemik iliği nakli gerçekleşti ve Muhammed’in hayatı kurtuldu. Allah uzun ömürler versin…



Muhammed ve donörü








Hadassah Tıp Merkezinde siyaset kapıya kadardır. İçeri giremez. İster inanın ister inanmayın saldırgan Filistinli ile kurban İsrael’li yan yana tedavi edilir. Bazen gerilim hastanenin steril duvarlarını aşıyor ne yazık ki… Hasta yakınları koridorlarda kapışıyorlar bazen.

Hadassa’nın Ein Kerem’deki (Yeruşalayim)  merkezi, nefret ve düşmanlıkla derin bir şekilde bölünmüş Yeruşalayim’de, ender bir arada yaşam modeli oluşturmakta. Yahudi ve Arap tıbbi personel yan yana hastaları, yaralıları iyileştirmeye çalışıyorlar. Onlar bu çatışmalara yabancı değiller. Son intifadada (Arap ayaklanması) hastanenin Yahudi personelinden 20 den fazlası ya öldü ya da yakınını kaybetti.  Onlar duygularını ayırmayı öğrendiler. Karşı tarafın da hastalarını tedavi etmeye alıştılar.

Dr. Daniel Weiss ameliyat ettiği kişinin kurban veya saldırgan olduğunun önemli olmadığını belirtiyor. “Dışarıdan bakıldığında gerçek dışı gibi gözüküyor ama hastaların hepsini tedavi ediyoruz.”

Benzer duyguları İsraelli Arap Dr. Ahmed Eid’de paylaşıyor. 13 yaşında bıçaklanan Yahudi bir çocuğu hastaneye getirdiler. Çok kan kaybetmişti ve nabzı çok düşüktü. Dr. Ahmed onun hayatını kurtardı. “Bu bizim için rutin bir durum oldu. Elbette ülkede olanlar bizi de etkiliyor ama doktorluğumuzu etkilemiyor. Hastane çok özel bir yer.”

Hastane koridorlarında geleneksel kıyafetleri ve başörtüleri ile Müslüman Araplar, başlarında kipalarıyla Ultra-Ortodoks Yahudiler yan yana. Ama bu herkes için uygun olmayabiliyor. Farklı düşünenler de var.

İsrael bugün hala Suriyeli yaralılara yardım etmeye devam ediyor. Yardım başladığından beri 2.500 Suriyeli İsrael hastanelerinde tedavi edildi. Geçtiğimiz Ağustos ayı ortasında 21 Suriyeli çocuk aileleriyle birlikte AMALİAH yardım organizasyonundan gönderilen bir otobüsle Tsfat’ta bulunan ZIV sağlık merkezine götürüldü. Yaralılar İsrael – Suriye sınırında olan Quinetra bölgesinden getirildi. Bu çocuklar beş sene içinde ilk defa bir hastanede tedavi gördüler. Bu güne kadar bu çocukların tedavileri İsrael halkının ödediği vergilerden karşılandı. Ancak artık masrafları Amaliah karşılayacak.

Elbette onlarca yıldır biriken nefreti silmek çok zor. Ancak İsrael yaptığı yardımlarla elbette ki gurur duyuyor.

İsrael insanlara dil din ırk renk milliyet dost düşman ayırmadan yardım ediyor. Ne yazık ki kör olası satılmış yandaş rezil ırkçı yazılı ve görsel basın (yalnız TR değil, tüm dünyadaki) bunları görmemezlikten geliyor.

Vatandaşın olmaktan gurur duyuyorum İsrael, bir gün insanlık için yaptıkların herkes tarafından öğrenilecek.

Aaron Baruch  (Ankaralı)




Kaynakça :
Dünyada Araplar için kemik iliği bankası kaydı tutan tek ülke: İsrail
İsrailli doktorlar Suriyelileri gizlice tedavi ediyor

Suriyeli çocuklar İsrail’de tedavi ediliyor

http://www.salom.com.tr/arsiv/haber-100628-suriyeli_cocuklar_Israilde_tedavi_ediliyor.html


19 Ekim 2019 Cumartesi

NANKÖR POLİTİKACILAR…










13 Ocak 2010 günü İsrael Ordusunda görevli Kıdemli Albay Ariel Bar’ın özel telefonu çaldığında etrafını çevreleyen askerlerle birlikte çeşitli elektronik aletleri takip ediyorlardı.

-Ben Albay Ariel, buyrun…
-Doktor, Haiti’de çok şiddetli bir deprem oldu. Bir kurtarma ekibi gönderiyoruz. Havaalanında olmak için bir buçuk saatiniz var. Allah yardımcınız olsun.

Albay hiçbir şey söylemeden telefonu kapattı. Etrafındaki askerleri kısaca bilgilendirdi ve hızlı adımlarla park yerindeki arabasına doğru yürümeye başladı. Eve varınca küçük bir çanta hazırladı. 6 yaşındaki kızını öptü, tam kapıdan çıkarken kızı arkadan seslendi:

-Aba, (baba) nereye gidiyorsun?
-Dünyanın öteki ucuna…
-Neden?
-Hayat kurtarmak için...

Albay Bar’ın uçağı havalandığında bütün ekip Haiti'nin baş kenti Port-au-Prince'e gittiklerini biliyorlardı ama neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Acaba hava alanı hasar görmüş müydü? İnmelerine izin verecekler miydi? Yanlarında getirdikleri tam teşekküllü 26 çadıra yayılan sahra hastanesini kurmak için onlara acaba nasıl bir yer tahsis edeceklerdi?

Haiti’ye ilk varan ekip İsrael oldu. Yere ayak bastıktan tam 12 saat sonra dünyanın gördüğü en mükemmel sahra hastanesini kurmuş ve yardıma başlamışlardı.

Sonraki haftalarda İsrael’li cerrahlar yüzlerce operasyon gerçekleştirdiler, sayısız hayati organı kurtardılar, bebekleri doğurttular, yeni doğanların bakımları üstlendiler. O kadar kendilerini yaptıkları işe kaptırmışlardı ki çok yoğun çalıştıkları bir anda yeni doğan bir bebeğe kan gerekti. Aranan o kan yoktu, doktor kendi kanını alıp bebeğe verdi ve kurtardı o bebeği.

Diğer taraftan mühendisler, mimarlar, kurtarma ekibi en modern teknolojilerle yanlarında getirdikleri  eğitilmiş köpekleriyle enkazların altına giriyor hayat kurtarmaya çalışıyorlardı. Tam sekiz gün durmadan dinlenmeden insanları kurtarmaya çalıştılar. Sekizinci günün sonunda bir enkazın altında kalan hala canlı birisini tespit ettiler. Zamana karşı müthiş bir yarış başladı, sonunda yaralıyı enkazın altından canlı çıkarmaya başardılar ve çılgınlar gibi sevindiler.

Birkaç gün sonra zamanın ABD başkanı Bill Clinton gazetecilere verdiği bir beyanatta aynen şunları söyleyecekti:

-Haiti’de İsrael hastanesi olmasaydı ne yapardık bilmiyorum.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) felaket bölgelerinde kurulan çadır hastaneleri takım yeterliliğine göre 1 den 3’e kadar derecelendirmeye başlamıştı. 2013 yılında İsrael’in kuzeyinde yapılan bir sivil savunma tatbikatı için kurulan sahra hastanesi, WHO delegasyonu tarafından derecelendirme amacıyla ziyaret edildi.

İsrael Ordusu söz konusu sınavdan şimdiye kadar hiçbir ülkenin alamadığı kadar yüksek bir not aldı. Delegasyon, İsrael Ordusunun sahra hastanesini DÜNYANIN EN İYİSİ olarak onurlandırdı. Derecelendirme sonrası basına konuşan komutan Kıdemli Albay Ofer Merin şunları söyledi:

-Sahra hastanesi içinde doktorlar olan birkaç çadır demek değildir. Bu tür bir hastane dünyanın her hangi bir yerine gidebilmeli, 12 saat içinde kurulabilmeli ve tam teşekküllü bir hastanenin yapabildiği her şeyi yapabilmeli…

17 Ağustos 1999 depreminde IDF (İsrael Savunma Kuvvetleri) Türk Halkı’nın zor gününde yardıma koşmuştu. IAF (İsrael Hava Kuvvetleri) 250 kişilik ekibi ve tüm donanımı C-130 ve Boeing 747 Jumbo Jet tipi nakliye uçaklarıyla Türkiye’ye taşıdı. Kurtarma timi en ileri teknoloji kurtarma araçlarının yanı sıra kurtarma köpekleri ile geldiler. Beraberlerinde tam teşekkülü sahra hastanesi ile yetişkin ve çocuklar için hastane yatakları, karantina odası, ameliyat odaları, röntgen laboratuvarları, iki adet klinik ve tonlarca tıbbi malzeme getirmişlerdi. Bunların yanı sıra 50 ton yardım malzemesi deniz yoluyla İstanbul’a gönderildi ve ayrıca Ashdod limanından prefabrik evler ve çadırlar yola çıkmıştı.
23 Ağustos tarihli Sabah gazetesi şunları yazmıştı:

“İsraelli 30 doktor ve 100 hemşire canlar kurtarıyor, yeni canlar dünyaya getiriyor. Adapazarı’nda ilk yardıma koşan İsrael oldu. Bir yandan enkaz altındakileri kurtarmaya çalışırken bir yandan da kurtulanlara ilk müdahaleyi yapan sahra hastanesini kurdular. Bu güne kadar 200 kişiyi tedavi ettiler. İsraelli doktorlar 2 si sezaryen 3 ü normal 5 doğum gerçekleştirdiler.”



Çınarcık’ta yapılan aramalarda dokuz yaşındaki İsrael vatandaşı olan Şiran Franko depremden tam 98 saat sonra İsrael arama kurtarma ekibi tarafından sağ olarak kurtarıldı.

Ne yazık ki Türkiye’yi idare eden nankör politikacılar bütün bunları unuttular. Belki oy kazanmak için, belki Arap dünyasına lider olmak arzusuyla İsrael’in düşmanı olmayı seçtiler. Sonuçta it itliğini, puşt puştluğunu yaptı ve Arap Ligi Türkiye’yi Suriye meselesinde dışladı. O kadar destekledikleri Filistin bile Türkiye’yi arkadan vurdu.

Şahsi kanaatim odur ki,   Türk politikacılarının halka aşıladıkları düşmanlık yüzünden Türk ve İsrael halkları çooook uzun yıllar biri birilerini sevemeyecekler, çok yazık. Oysa dost olarak ne kadar çok şeyler kazanılabilirdi…

Aaron Baruch  (Ankaralı)



Kaynakça :
HASTÜRK - 17 Ağustos depremi - http://www.hasturktv.com/turkiyede_bugun/615.htm
HÜRİYET GAZETESİ – Yardım yağıyor - http://www.hurriyet.com.tr/gundem/yardim-yagiyor-39096785
ŞALOM GAZETESİ -  İsrael Ordusunun  sahra hastanesi dünyanın en iyisi - http://www.salom.com.tr/arsiv/haber-100808-Israil_ordusu_sahra_hastanesi_dunyanin_en_iyisi.html
VİKİPEDİA – 210 Haiti depremi - https://tr.wikipedia.org/wiki/2010_Haiti_depremi
KÜÇÜK ÜLKENİN BÜYÜK HAYALCİLERİ – Avi Jorisch