27 Şubat 2021 Cumartesi

ŞELİ NATAN GAON’A CEVABIMDIR…

 





ŞELİ NATAN GAON’A CEVABIMDIR…

Türkiye’deki Sefarad Kültürü Araştırma Merkezi, 21 Şubat Pazar gün zoom üzerinden ULUSLARARASI LADİNO GÜNÜ etkinliği gerçekleştirdi. Etkinlik İsrail’deki Türkiyeliler Birliğinin Facebook sayfalarından da eş zamanlı olarak izlendi.

Konuşmacılardan Şeli Natan Gaon İsrail’de katıldığı akrabalarının bir düğününü esprili bir şekilde anlatmış ve İsrail’i bir güzel batırmış. Çok üzüldüm, çok talihsiz bir konuşma olmuş.

Şeli düğüne katılanların kıyafetlerine bir güzel giydiriyor. Kiminin ayağında sandaletle kiminin şortla kiminin kadınların her yerlerini gösteren açık kıyafetlerle geldiğini anlatıyor hatta onlara “desbragadas” yani “kılıksız, çıplak” diyor.

Şeli, o kızlar bu memlekette askerlik yaptılar, İsrail için ateş hattında erkek kardeşleriyle vuruştular, biri birilerinin canlarını kurtardılar, bazen de biri birilerinin kucaklarında öldüler. Onlar yuvadan beri kız erkek birlikte büyüdüler, birlikte yediler, birlikte uyudular, birlikte yaşadılar. Cinsellik senin alıştığın gibi algılanmıyor buralarda. Çıplaklık kimsenin umurunda değil.

Bir de Şeli, bak, İsrail’liler kendileri için yaşarlar, başkaları için değil. Kendi beğendiklerini giyerler, başkalarının ne diyeceğini düşünmezler. İsrail’liler kitabın içine bakarlar, cildine aldanıp satın almazlar… İsrail’leler biri birilerine göz seviyesinden bakarlar, kimse kimseyi kıyafetinin pahalılığına bakarak değerlendirmez, bu ülkede insanlar birbirilerini servetlerine, kıyafetlerine bakıp sosyal sınıflandırmaya tabi tutmaz.

Ne yazık ki senin “desbragadas” dediğin o insanlar senin ve senin gibi düşünenlerin bu yanlış düşünce tarzına “desbragada” diyorlar. Esas çıplak olan senin düşünce tarzın, senin yorumun.

Bir de hayatlarını birleştiren o gençlerin bir rav tarafından değil de stand up yapan birisi tarafından evlendirildiğini ve dolayısıyla bu gençlerin evliliklerinin geçersiz olduğunu ima ederek çocuklarının “mamzer” yani “piç” olacağını anlatıyorsun.

Şeli, Yahudilikte ruhban sınıfı yoktur. Rav’larda sen de ben de aynıyız, eşitiz. İsteyen ravla evlenir isteyen komedyenle. Bu kimseyi ilgilendirmediği gibi bu çiftlerin çocukları senin kadar, benim kadar saygın çocuklardır. İsrail’in çocuklarına anneleri, babaları, icap ederse devlet sahip çıkar, teudat zeut’u olan her çocuk İsrail için çok çok kıymetlidir. Kimse onlara “mamzer” diyemez…

Cincinnati’de bir üniversitede eğitim görevlisi olan bir Türk Yahudisi genç yıllar evvel Türkiye’de evlenmek istedi. Kizba parası ödenmediği gerekçesiyle hahambaşılık bu çifti evlendirmeyi reddetti. Genç çift Kuzguncuk’ta bir evde şahitler huzurunda bir arkadaşları tarafından evlendirildi. Hahambaşılık bu çifte ketuba verdi. Bu düğünün canlı şahitlerinden birisi hala İsrail’de yaşıyor.

Biz bu memlekette Sefaradı, Eşkenazı, Mizrahisi, Bedevisi, Dürzisi, Arabı, Etopyalısı Hristiyanı Müslümanı bir arada yaşıyoruz. Ateisti de var, ultra ortadoksuda, hiloniside… Lezbiyen, eşcinsel heteroseksüel bir aradayız. İsrail’de hiçbir memlekette olmadığı kadar çeşitli gelenekler, adetler var. Ama kimse, kimsenin adetleriyle senin yaptığın gibi alay etmiyor.

Komiklik yapmak uğruna Ladino konuşulan bütün ülkelerden izlenen bu programda İsrail düğünüyle alay ettin. Çok yanlış oldu. Kim bilir, eğer iki eşcinselin düğününe katılsaydın neler yazacaktın.

Bu programı hazırlayanlar en az senin kadar suçlular. Hiç mi düşünemediler, İsrail ile alay edildiğinin, küçük düşürüldüğünün hiç mi farkına varmadılar, ya da umurlarında mı değil,  bu kadar mı kafalar kuma gömülmüş.

Defalarca yazdım, sen ve senin gibi düşünenler okumuyor musunuz, okuduğunuzu anlamıyor musunuz bilemiyorum. İsrail’i bu ülkede en az beş sene yaşamadan eleştirmeye kalkmayın. İsrail’i turist gibi gelerek, senede 15-20 gün burada yaşayarak anlayamazsınız.

Bu topraklarda yaşamadan İsrail’i anlamak, hissetmek, her babayiğidin harcı değil. Hele benim memleketimle, benim ülkemin adetleriyle, insanlarıyla alay etmek, kadınlarına “desbragadas,” çocuklarına “mamzer” demek hiçbir babayiğidin harcı değil.

 

Aaron Baruch (Ankaralı)

 

NOT: 15 gün evvel yayınladığım ÜÇ SÖYLEM yazımın ikinci hatta üçüncü bölümlerinin en kısa sürede yayınlamaya çalışacağım. 





13 Şubat 2021 Cumartesi

ÜÇ SÖYLEM…

 






Hitler döneminde Türk Yahudilerinin Türkiye tarafından kurtarıldığı üç söylemle dile getirilir.

1-    Alman İşgali altındaki Fransa’da yaşayan Türk Yahudilerinin Türk diplomatlarca kurtarıldığı…

2-    Nazilerin iktidara gelmesiyle görevlerinden alınan ve Almanya’yı terk etmek zorunda kalan Alman Yahudisi akademisyenlere Türkiye’nin kucak açtığı…

3-    Türkiye’nin İkinci Dünya savaşı sürerken soykırımdan kaçan Yahudi mültecilere hoşgörü ile davranıp kapıları açtığı…

Bugün bu iddialardan birincisine karşı olan tezleri dile getireceğim. Önümüzdeki iki haftada ise diğer iddialara karşı neler söylenmiş neler yazılmış onlara bakacağım.

Belki bugün artık “bu konuları konuşmanın faydası yok” gibi düşünebilirsiniz. Ancak cumhuriyetin kurulduğu yıllarda Türkiye’de yaşayan 85 bin civarındaki Yahudi nüfusun, bugünlerde neden 10-15 bin kişiye kadar azaldığını doğru anlarsanız önümüzdeki 20 sene içerisinde neler olacağını ve neden olacağını daha isabetli olarak tahmin edebilirsiniz.

Alman işgali sırasında Fransa’da yaşayan Türk Yahudileri Türk dış işlerinden bırak yardım görmeyi, neredeyse Almanlara teslim edilmişlerdir. Bu konuda pek çok roman ve filim yapılsa da gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.

Onları öldüren Almanlar kadar, ölümden kurtarmayan, ölüm kamplarını görmemezlikten gelen, kaçmalarına kurtulmalarına engel olan bütün devletler sorumludurlar. 6 milyon Yahudi öldü… Hiçbiriniz masum değilsiniz…

 

1990’larda Türkiye her fırsatta Türk diplomatlarının Avrupa’da II. Dünya savaşı sırasında binlerce Yahudi’yi soykırımdan kurtardığını dile getirmeye başlamıştı. Acaba bu soykırım iddialarında bulunan Ermenilere karşı bir savunma politikası mıydı? 500 yıl vakfı gibi bu da Türkiye politikalarını desteklemek için yaratılmış bir reklam, bir propaganda malzemesi miydi?

1940 yılında Fransa’daki Türk Yahudilerinin sayısı dönemin Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın verilerine göre 13 bin 500 civarındaydı. Bunların 3 bin 500’ü muntazam, 10 bini muntazam olmayan Türkiye vatandaşıydı.  Peki, bu “muntazam vatandaşlık” ne demek? Bu sorunun cevabını 4 Haziran 1928 tarihli resmî gazetede yer alan vatandaşlık kanununda görüyoruz. Buna göre beş seneden fazla sürede kendisini tescil ettirmeyen kişiler isterlerse vatandaşlıktan çıkarılabiliyordu. Burada kilit sözcük “isterse”. Elimizdeki çok sayıda veri bu maddenin en olumsuz şekilde yorumlandığını ve gayri muntazam vatandaşlık statüsündeki Yahudilerin korunmadığını gösteriyor. Çünkü “vatandaşlık ilmühaberi” 1930’lu yıllarda Türk konsoloslukları tarafından yurtdışında yaşayan Türkiye vatandaşlarını denetlemek amacıyla, pasaportlarını konsoloslara vermeleri karşılığında dağıtılan belgenin adıydı. Üstelik Türkiye, savaş yıllarında vermekte büyük zorluk çıkardığı için Yahudiler bu belgeleri karaborsadan satın almak zorunda kalmışlardı. Dahası, Türkiye, 1941-1944 yılları arasında değil vatandaş yapmak, 3.500 Türkiye Yahudi’sini Kurtuluş Savaşı’na katılmamak” ya da “beş yıldan fazladır konsolosluğa uğramamak” gibi gerekçelerle vatandaşlıktan çıkarmıştı.

Şimdi gelelim Türk diplomatlarına:

Behiç Erkin: 1939 yılında Paris’te Büyükelçi olarak göreve başlar. Ertesi gün Almanlar Polonya’ya saldırırlar ve II. Dünya savaşı başlar. Behiç Erkin’in 20.000 Türk Yahudi’sine Türk pasaportu vererek hayatlarını kurtardığı rivayet edilir.

Türk Konsolosluğu Şubat 1943’te isimleri Almanlar tarafından verilen Türkiyeli 3.036 Yahudi’den sadece 631’ni Türk vatandaşı olarak tanır, bunların da sadece 114’üne Türkiye’ye geçiş vizesi verir. Bu durum Berlin’deki Alman makamlarının bile hayretine neden olmuştu. Sonuç olarak, Behiç Erkin, Türkiye’ye 20 bin değil, sadece 114 Yahudi’nin -o da Almanya ile iş birliği içinde- gönderilmesinde rol oynamıştır. Kurtarılmayan, üstelikte imkân varken kurtarılmayan ya diğerleri?

Necdet Kent : İkinci “Türk Schindleri” Necdet Kent’in hikâyesine gelince; Marsilya’nın Saint Charles garında trene yüklenirken gördüğü 80 Türkiyeli Yahudi’yi Gestaponun karşı koymasına rağmen, maceralı bir tren yolculuğundan sonra kurtarmayı başarır. Rivayet bu. Gerçek mi acaba?

 

Necdet Kent’in bu olayını Amerikalı tarihçi Stanford Shaw dünya kamuoyuna duyurur. Ancak Shaw’un bile herhangi bir tarih ve isim vermemesi, olayı son derece muğlak ifadelerle anlatması başından beri olaya şüpheyle yaklaşılmasına yol açar. Beri taraftan Shaw’un Türkiye Hükümetine çalışan ücretli bir eleman olması şüpheleri daha da kuvvetlendirir. Ama esas soru işareti, Fransa’daki sevkiyatlar konusunda uzman olan Serge Karlsfeld adlı araştırmacının, merkez garı Saint Charles’tan hiçbir zaman Yahudi sevkiyatı yapılmadığını tespit etmesiyle doğar. Oysa Shaw hadisenin bu garda cereyan ettiğini söylemektedir. Öte taraftan olayı doğrulayacak hiçbir şahit bulunamaz. Olayı Necdet Kent’le birlikte yaşadığı söylenen Sidi İşçan adlı konsolosluk görevlisi çoktan öldüğü için Kent’i ancak kurtardığı kişiler doğrulayabilirdi. Ancak Necdet Kent, hayatını kurtardığı bazı kişilerin zaman zaman kendisine mektup yazdığını söylediği halde isimlerini hatırlamadığı için onlardan da olayı doğrulamak mümkün olmamıştı.

Araştırmacı Corrina Guttstadt son olarak İsrail’deki Yad Vashem Soykırım Müzesi’ne bir mektup yazar. Merkezden gelen cevapta Necdet Kent’e “Adil-Dürüst İnsan” madalyasının verilmesi için Türk Dışişlerinin yürüttüğü ısrarlı çabalar anlatılır. Fakat Necdet Kent’in anlattığı olaydan sağ kurtulan biri ile bile karşılaşılmadığı ve olayı ispat eden herhangi bir belge bulunmadığı için madalya olayının gerçekleşmediği bildirilir. Bütün bunların ne anlama geldiğini okurun takdirine bırakıyorum.

Haftaya diğer iddiaları cevaplamak üzere şimdilik bu yazımı sonlandırıyorum.

Esen kalın,

Aaron Baruch (Ankaralı)

 

NOT: Bu yazımdaki bilgileri tüm detaylılarıyla İzzet Bahar’ın “İkinci Dünya Savaşında Türkiye ve Yahudi Meselesi” kitabında bulabilirsiniz.

Hatta Türkçe okuyabilen herkesin bu kitabı okuması gerekli olduğu kanaatindeyim.

Hemşerim Sayın İzzet Bahar’a bu kadar önemli akademik bir eseri bizlere sunduğu için ne kadar teşekkür etsek azdır. Kendisine saygılarımı sunuyorum.

6 Şubat 2021 Cumartesi

MANTIK SENİ A NOKTASINDAN B NOKTASINA GÖTÜRÜR… HAYALLERİN İSE HER YERE… ALBERT EINSTEIN…

 


 


19 Yaşında evlendi, 22 yaşında bir kazada annesini ve babasını kaybetti, 23 yaşında iflas etti, 24 yaşında boşandı, 25 yaşına geldiğinde hayattan mezun olmuştu ACUN ILICALI…

Gecenin üçünde rakip kanala transfer olduğunda Beşiktaşlı ünlü futbolcu Daniel Amokachi ile beraberdi. Telefondaki Şansal Büyüka’nın yardımcısı:

“Acun, Şansal Abi seni bizim ekipte görmek istiyor” demişti…

Konuşmayı işiten Amokachi Acun’a:

“Milyon dolarlık futbolcuyum, kimse beni gecenin üçünde transfer etmeye kalkmadı, ne veriyorlarsa 10 katını iste” dedi…

Acun Şansal Büyüka’nın yanına vardığında gecenin o saatinde bütün ekibi masanın başında buldu. Şansal:

“Uzun zamandır peşindeyim Acun, kısmet bugüneymiş” dedi.

“Abi ben her gün antrenmanı izlemeye gelemem.”

“Olur.”

“Aldığım maaşın 5 katını isterim.”

Utandığından mıdır yoksa korkaklığından mı bilinmez 10 katı diyememişti…

“Veririz.”

“Abi, bir de öğleden sonra uyuma alışkanlığım var.”

“Uyuturuz.”

Acun o gün 11 bin dolar maaşla Şansal Büyüka’nın “Televole” programının içinde sunulmak üzere “Acun Firarda” programını yapmaya başladı…

Bir yarışma programı vardı hatırlar mısınız? “Dokun Bana…” Sahnede bir araba, yarışmacıların bir eli arabada, devamlı dokunuyorlar, bırakan yanıyor, en son kalan kazanıyor ve arabayı alıyordu… Yarışma günlerce sürüyor, kimi yarışmacılar halüsinasyonlar görmeye başlıyor, kimi hastanelik oluyordu. Programın sunucusu arabanın markasını yanlış söylemek gibi hayati bir hata yapınca kovulmuştu. Şirket Acun’a teklif götürdü, o da kabul etti. Televole’ye haberler yapan, bu program içerisinde “Acun Firarda” bölümünü hazırlayan Acun Ilıcalı “Dokun Bana” programını sunmaya başladı. Bu onun ilk sunuculuk deneyimi oldu.

Arada “Acun Firar’da” rekor üstüne rekor kırıyordu. Dünyanın uzak köşelerindeki türkuaz denizleri güzel kızlarla ekrana getiren Acun, Televole programının gol kralı olmuştu. 1 saat 15 dakikalık programın 45 dakikası “Acun Firar’da” kısmına ayrıldığı oluyordu.

2002 de Türkiye’nin dünya üçüncüsü olduğu dünya kupasına basın kartı olmadığı için gidemedi. Bu ona çok koydu. “Tamam” dedi, “buraya kadar, Artık kendi programımı yapacağım.” Kendi programı için kanalla anlaştı ve bir sonbahar sabahı Şansal Büyüka’nın programından ayrıldı.

Risk büyüktü. Kanal ona 4 hafta süre verdi. İstenilen reyting yakalanamazsa “Acun Firarda” yayından kaldırılacaktı.

9 Temmuz 2002 Cumartesi, saat 22.45. İlk program, Acun Los Angles’i anlatıyor. Reytingler yerde sürünüyor.

16 Temmuz 2002. İkinci program. Acun bu sefer Porto Riko’da. Reytingler gene berbat.

Üçüncü program. İspanya San Fermin festivali. Bu sefer Acun bülbülü yakalamıştı. Milyonlar ekran başına kilitlendi. Artık Cumartesi akşamlarının değişmez reyting kralı “Acun Firarda” olmuştu. Acun bu program için tam 104 ülke gezdi.

Sonunda gidecek yer kalmayınca dünyaca ünlü formatları Türkiye’ye getirmeye karar verdi. İlk deneyimi “Fear Factor” ile yaşadı. Hani şu yılanlarla, dev örümceklerle yarışmacıyı bir akvaryum gibi bir şeye koyuyorlar ve şarkı söylemesini istiyorlar. İğrenç bir program. 12 bölüm çeken Acun birinciliği kimseye bırakmadı. Peşinden “Var mısın, yok musun” geldi. Bu programda Ahmet Çakar’ı sunucu yapmak istedi. Ama kanal kabul etmedi. “Sen sunarsan varız” dediler. Bir problem daha vardı. Programın saati 17.30 olarak belirlenmişti. Çaresiz kabul etmişti.

Ertesi gün moraller sıfırdı. Reyting yerlerde sürünüyordu. Üçüncü gün kanal programı kaldırmayı tartışmaya başladı. Acun kanal yöneticilerine “değişiklik yapacağım, tutmazsa kaldırırız” dedi.

Bütün gece dünyada 20 ülkede yayınlanan programları seyretti. İngiltere’deki rekor kıran bir programı seyrettiğinde “işte bu” dedi.

Ertesi gün çekimi yapılan 15 bölümün kasetini çöpe attılar. Çok ilginç ve duygusal bir hayat hikayesi olan Mehtap hanımı çektiler ve yayınladılar. Işıklar yarışmacıya odaklanıyor o öne çıkartılıyordu. Reytingler oynadı. Artık izleyiciler eğlenmiyor ancak duygusal anlar yaşıyorlardı. Değişiklik tuttu. 450 bölüm yayınlanan program 350 birincilik aldı. Acun bu programın dünyadaki formatını da değiştirip ünlü isimleri konuk olarak stüdyoya soktu.

Sıra “Yetenek sizsiniz” programındaydı. Yöneticileri Macaristan’da yakaladı. Onları ikna etmek çok zor olmadı. “Yetenek sizsiniz” yayına girdi. Acun artık yolu bulmuştu: Dünyaca ünlü formatları Türkiye’ye getirecekti. Bu formatların yöneticileri Acun’a hayır diyemiyorlardı. Pazarlık masasında artık onun eli güçlüydü.

15 Nisan 2009 da Türkiye’nin vergi rekortmenleri açıklandığında büyük bir sürpriz vardı. Birinci Seda Sayan, ikinci ise Acun Ilıcalı’ydı.

Hollandalı yıldız Pierre von Hooijdonk’tan onun ülkesinde yayınlanan the Voice programını işitti. Hollandalı “milli maçları bile bu program solluyor” demişti. Hemen YouTube’a girip programı izledi. Sabaha kadar uyumadı. Hemen yöneticilerle irtibata geçti. Ama geç kalmıştı. Programın sahipleri başka bir kanalla anlaşmışlardı. Acun müthiş bir atak yaptı ve yöneticinin asistanına dedi ki:

“Bak, telefonunuzdan +90 ile başlayan herhangi bir numara çevirin, eğer beni tanımayan biri çıkarsa programı bana vermeyin.”

“Tamam, size döneceğiz.”

Bir saat sonra Acun’un telefonu çaldı:

“Ne zaman Hollanda’ya gelebilir siniz?

“Ben zaten Hollanda’dayım.”

“Saat sabah 8’de bizde olabilir misiniz?”

“Ne demek 7’de ordayım.”

Programın yöneticileri bu enerjiye delirdiler. Toplantı çok uzun sürmedi. Ancak yöneticilerin programı vermek için bir şartı vardı.

“Bize bir yıllık ücreti peşin ödemeniz gerekiyor.”

“Bir yıl bana yetmez, size iki yıllık ödeme yapacağım.”

“Ya programı yayınlayacak bir kanal bulamazsanız ne olacak?”

“Eğer ben üç gün içerisinde Türkiye’de bu programı yayınlayacak bir kanal bulamazsam param da yansın.”

“The Voice” yeni “O ses Türkiye” Acun için milat oldu.

Acun hızını alamamıştı. Yunanistan’daki ekonomik krizi izlediğinde Hollandalı yöneticilerle tekrar buluştu.

“Programın Yunanistan’daki haklarını istiyorum.”

“Veremeyiz, orada bir kanal ile anlaşmamız var.”

“Ödemeler zammında yapılıyor mu?”

Yöneticiler birbirilerine bakmaya başladılar. Acun zaten bu durumu tahmin ederek masaya oturmuştu.

“Size peşin ödeme yapacağım.”

Acun The Voice’un Yunanistan haklarını aldığında, Yunan gazeteleri ertesi gün “kim bu Türk” diye yazmaya başladılar.

Acun’un kafasında şimdi başka bir proje vardı. Yıllardır kendi kazandığının iki mislisinin kanallara kazandırmıştı. “4 gün yayın yapan birisi 7 günde yapar” diye düşünüyordu. Yeni hedefi kanal sahibi olmaktı.

TV 8 her bakımdan tam aradıkları gibi bir kanaldı.  11 Kasım 2013 günü TV 8’in sahibi Mehmet Nazif Günal ile randevulaştı. Acun kanalı 65 milyon dolara satın aldı. Hemen ekibini aradı. “Bu iş tamam” dedi.

Ellerinde “O Ses Türkiye” “Survavior” ve “Yetenek Sizsiniz Türkiye” programları vardı.

Dizi endüstrisinde Türkiye’den darbe yiyen Latin Amerika şimdi rotayı yarışma programlarına çevirmişti. Acun’un kapısını çaldılar.

Acun Meksika için “Exathlon Meksika” adlı Survavior benzeri programla halkın karşısına çıktı. Program orada da çok tutuldu.

Acun birinci günden beri ekibini hiç bozmadı. Şoförünü de askerlik arkadaşını da hiç unutmadı. Bu işin bir ekip işi olduğunu hep göz önünde bulundurdu.

Ona “deli misin, git artık hayatını yaşa” diyenlere “bir hayat kurup ortaya doğru gitmeye çalışsaydım, buralara asla gelemezdim” diyordu.

 

Ceyhun Kuburlu’nun DELİ MİSİN SEN kitabından alıntıdır.

 

Aaron Baruch  (Ankaralı)

16 Ocak 2021 Cumartesi

70 YAŞIN BANA ÖĞRETTİKLERİ…

 




İnsanın yaş aldıkça bazı huylarının, alışkanlıklarının değişmesi çok normal. Okuduğum bir yazıdan esinlenerek bende 70’li yaşlarda nelerin değiştiğini, ya da değişmesini istediğimi karalamak istedim. Ortaya bu yazı çıktı. Belki ortak düşüncelerimiz vardır, okursanız keşfedebilirsiniz…

Büyük çoğunluğumuz gibi ben de eşimi, kızlarımı,  torunlarımı, annemi, babamı, ağabeyimi hatta arkadaşlarımı çok sevdim. Başkalarını da hocalarımı da bazı akrabalarımı da aynı muhabbetle çok sevdim. Belki bazıları bu sevgiye layık değildi ama ben kendimi tutamadım ve her şeye rağmen hepsini çok sevdim. Ancak şimdi kendimi de sevmeyi öğrendim. Başarılarımla kendimle gurur duymayı hatta başarısızlıklarımla dalga geçmeyi öğrendim. Ben, beni düşünmeyi, beni olumlu ya da olumsuz eleştirmeyi çok normal buluyorum artık.

Ben Atlas değilim, asla olmadım. Hani Yunan mitolojisinde dünyayı başının üzerinde taşıyan Atlas var ya, ben o değilim. Herkes gibi sıradan bir insanım. Sıradan insanların yapabildiklerini yapabilen, bazen yorulan, bazen, ağlayan, bazen üzülen hatta bazen elindeki işi beceremeyen sıradan bir insanım. Artık bunu kabul etmenin vakti geldi.

Küçük paraların hesabını yapmayı bıraktım. Bazen bir şeyi satın alırken değerinden üç beş kuruş fazla istiyorlar diye almaktan vaz geçmiyorum. Bazen almak istediğim bir şey başka yerde daha ucuza satılıyor diye oraya gitmek için zamanımı harcamıyorum. Alıveriyorum bitiyor, o ucuz satılan yere gitmek için zamanımı harcamıyorum, gitmek için harcayacağım zaman paradan daha değerli, kendime harcıyorum o vakti… Zamanım artık eskisinden daha kıymetli çünkü. Yaşadığım kadar daha yaşamayacağım. Bundan sonra her anım çok değerli…

Yaşıtlarımla muhabbet ederken aynı şeyi bana defalarca anlatan insanları uyarmaktan vaz geçtim. Ben defalarca işittiğim o hikâyeyi onuncu defada olsa bir daha işitmeye yetecek kadar sabrım var artık. Bunu, o hikayelerden bazılarını anlatan arkadaşlarımı kaybedince öğrendim. Keşke şimdi yanımda olsalar da bana o defalarca anlattıklarını bir daha anlatsalar… O insanlar, geçmişlerindeki hatıraları size anlatırken hayatlarının o dönemlerini bir kere daha sizin sayenizde yaşıyorlar, onlara bunu yaşatabildiğiniz için kendinizle gurur duyun.

İnsanların bana göre yanlış olan davranışlarını düzeltmekten vaz geçtim. Onları düzeltmek bana göre değil. Düzelteceğim derken bazen kırıcı olabiliyorum. En iyisinin bu huyumdan vaz geçmek olduğunu öğrendim. Barış ve huzur içinde yaşamak daha önemli. İnsanları mükemmel hale getirmek benim işim değil.

Bir şeyleri değiştirmek için karşımdakini değil kendimi değiştirmem gerektiğini öğrendim. Kimseyi değiştiremem, değişmesi gereken birisi varsa o benim.

Yapılacak bir şey varsa bunu karşımdakinden beklemem. Çünkü yapılmadığı müddetçe de üzülüyorum ve mutsuz oluyorum, buna gerek yok. Kendim yaparım, hem de hemen şimdi yaparım biter gider. Çok ünlü bir deyiş vardır, “ben değilsem kim, şimdi değilse ne zaman” hiç aklımdan çıkmaz...

İnsanlara iltifat etmek bana çok iyi geliyor. Bana da iltifat edildiğinde asla reddetmemeyi öğrendim. İltifat etmek yalnız karşımdakini değil beni de çok mutlu ediyor. Anladım ki iltifat, kantarın topuzunu kaçmadığı sürece insanın ruhuna çok iyi gelen bir şey…

Yaptığım hataları saklamamayı öğrendim. Kişiliğim ve gururum ve kendime olan saygım beyaz da olsa bir yalandan daha önemli. Marketten bir şey almayı unuttuğumda “alamadım, çünkü kalmamıştı” diye yalan söylemektense “unuttum” demek bana daha kolay geliyor artık. Bazen benden beklenildiği gibi bozuk bir şeyi tamir edemediğim zaman “yapamadım, beceremedim” diyorum, “gerekli alet yok” ya da “ihtiyacım olan malzemeyi bulamadım” demiyorum. Bu şekilde davranmanın bana çok daha iyi geldiğini keşfettim. Doğruluğun sesi her zaman daha gür çıkar, bunu öğrendim…

Beni takdir etmeyen insanlardan uzak duruyorum. Benim değerim az ya da çok olabilir, her ne kadarsa onlar benim kıymetimi bilmiyorlar. Ama ben biliyorum. Pek çok insan tanıdım ki kendi değersizlikleri meydana çıkmaması için benim değerimi görmemezlikten geldiler. Onları hayatımdan uzaklaştırdım. Bana iyi gelmeyenler benden uzak, Allah’a yakın olsunlar. Öyle insanlar tanıdım ki sadece bana ihtiyaçları olduğunda akıllarına geldim, ben onları aramazsam onlar beni hiç aramazlar. Artık bu insanlarla ilişkimi sıcak tutmak adına uğraşmamayı, arama mesafe koymayı öğrendim. Vaz geçtim onlardan…

Birisiyle aramı soğutacağıma egomu düşürmeyi tercih etmeyi öğrendim. İnatlaşmaktansa haklısın demek daha kolay.

Sonuçta mutluluğumdan ben sorumluyum. Mutlu olmak benim elimde ve bunu kendime borçluyum. Mutluluk bir seçimdir, ne mutlu bunun farkına varabilenlere. İstediğiniz zaman mutlu olabilirsiniz yeter ki bunu seçmeyi bilin.

Bütün bunları ve hatta çok daha fazlasını hayatınıza katmak için benim gibi 70 yaşını beklemenize gerek yok. Sizi mutlu edecek davranışlara hangi yaşta olursanız olun sahip olabilirsiniz.

Dikkatli olun, esen kalın…

 

Aaron Baruch  (Ankaralı)

 

 

 

 

9 Ocak 2021 Cumartesi

BEN HELAL ETTİM…

 

 


 

İsrail önümüzdeki hafta bir aksilik olmazsa toplam yapılan aşı miktarında 2 milyonu geçecek. Bu da nüfusunun %20’sinden fazlasını aşılamayı becerdiği anlamına geliyor ki bu konuda açık ara dünya lideri.

Başbakan BİBİ perşembe akşamı yanında sağlık bakanı ile canlı yayında halka seslendi ve özetle şunları söyledi:

“Bu gece Koronadan kurtulup bizi hayata döndürecek muazzam bir atılımı haberdar etmenin heyecanını duyuyorum.

Dünyada Koronadan çıkan ilk ülke olacağız.

Pfizer ile yaptığımız anlaşma, 16 yaş üstü tüm İsrail vatandaşlarının Mart ayı sonuna kadar, hatta belki daha önce aşılarını yapmamıza izin veriyor.

Nüfusun tamamına aşı yapacağız, yaptırmak isteyen herkes aşı olabilir.

“Hayata Dönüş” operasyonu ile ekonomiyi açacağız, iş yerlerine, sinagoglara, restoranlara, barlara, futbol, basketbol sahalarına, kültürel etkinliklere, çok sevdiğimiz ve özlediğimiz hayata geri döneceğiz.”

İsrail gerçekten bunu başarabilir mi? Şahsi kanaatim olabilecek gibi gözüküyor. Peki bu başarı kişisel olarak BİBİ’nin başarısı mı?

Öncelikle şunu açıklamakta fayda var. Bu kadar aşı İsrail’e nasıl geldi? İsrail Pzier-BioNtech’e ne verdi ki Alman firması aşıları Almanya’dan evvel İsrail’e verdi? İsrail aşıları büyük bir öncelikle aldı, çünkü evvel emirde 19 dolarlık aşıya 30 dolar ödendi. Elbette insanlar şunu düşünebilirler:

“Kimin parasını bol keseden harcıyor bu BİBİ, bu para halkın parası, kendisini kahraman göstermek için böyle bir harcamayı nasıl yapar?”

Eğer BİBİ vaat ettiği gibi mart ya da nisan ayında bu pandemiyi bitirip İsrail’i normale çevirmeyi başarabilirse elbette değer. Çünkü ekonomi bir an evvel açılacak. Eğer Nisan yerine temmuzda, ağustosta normale dönersek aşı başına ödediğimiz 11 dolar farktan çok daha fazlasını kaybederiz. Bu arada fazladan kaybettiğimiz ve hiçbir bedelle geri alamayacağımız canlarımızı düşünmek bile istemiyorum. Para gelir gider de ya canlar…

İsrail Pzizer-BioNtech’e bir konuda daha yeşil ışık yaktı. İnanılmaz bir organizasyonla 2 milyon vatandaşını 3 haftada aşılamayı başaran İsrail Pazar günü ilk ikinci doz aşıya başlayacak. İsrail aşı olanları takip ederek elde edilen bütün takip verilerini Pfizer-BioNtech’e bildiriyor. Bu da anlaşmanın bir parçası. Bu çok sıhhatli istatistikler neticesinde aşıyı üreten firma çok kıymetli bu verileri alarak aşının gelişimini takip edebiliyor.  Kaç yaşındaki insanlar, kanseri, şekeri, tansiyonu, alerjisi olanlar aşıya nasıl tepki veriyorlar, aşı olan insanların kaç tanesi koronaya yakalandı, aşı ne kadar etkili, bütün bu istatistikler çok sıhhatli bir şekilde an be an firmaya bildiriliyor. Yani diyebiliriz ki İsrail Pizer-bioNtech’in laboratuvarı haline geldi.

Peki bu doğru mu? Bu ulusal bilginin paylaşılması ne kadar etik?

Arkadaşlar, öncelikle unutmayalım ki bu kişisel değil, global bir bilgi. Kimsenin kişisel bilgisi paylaşılmıyor. Ayrıca bu paylaşım, insanlığın covid-19 ile savaşında önemli bir basamak.  Savaş insanlığın savaşı ve İsrail buna çok büyük bir katkıda bulunuyor. Ne bu tereddüt, sanki ulusal genetik kodlarımızı mı veriyoruz? Paylaşılsan sadece sayılardır, şu kadar şeker hastası, şu kadar tansiyon hastası vs. vs. aşı oldu neticesi de bu. İsrail’e ne zararı olabilir, bu anlaşmayla aşılar ilk önce ve süratle İsrail’e geldi.  İsrail insanlığa katkıda bulunduğu gibi sayısını bilemeyeceğimiz kadar vatandaşını da ölümden kurtardı. Eğer bir zararı olabilecek olsa bu bilgileri İsrail paylaşır mıydı?

Peki bu bir başarı öyküsüyse acaba BİBİ’nin şahsi hikayesi mi?

Bugün İsrail’de hükümet mi var? Kahol Lavan parçalandı gitti, Gantz önümüzdeki dönemde belki Knesset’e bile giremeyecek. Bugün İsrail’de hükümet demek BİBİ demek. İsrail halkı eski husumetleri bir kenara bırakıp BİBİ’yi alkışlamalı, böyle bir lidere sahip olduğumuz için çok ama çok şanslıyız.

Bu arada ulusal olarak kapanmamızı ve dolayısıyla BİBİ’nin mahkemelerinin belirsiz bir tarihe ertelenmesi pek çok “rak lo BİBİ” diye düşünen insanlara konuşacak malzeme verdi.

Arkadaşlar, sizce eğer çaldıysa BİBİ bu memleketin kasasından ne kadar para çaldı ne dersiniz, mesela 10 milyon dolar mı, yoksa 100 milyon dolar mı? Yahu bu memleket yaklaşık 10 milyon nüfusa sahip, yani çaldığını varsaydığımız para kişi başına 10 dolar, ben, benden çaldığını (varsayım elbette) helal ettim. Böyle bir lidere bin kere helal olsun…

Kaldı ki suçluluğu ispat edilmedikçe herkes masumdur. Adamın suçlu olduğu ispat edilemiyor, demokrasi böyle bir şey, mükemmel değil ama mevcudun en iyisi…

Rak lo BİBİ’ciler, bu dünyanın en büyük liderlerinden biri olan BİBİ’yi yerinden indirebilecek bir başka lider bulana kadar BİBİ burada… Yani öyle gözüküyor…

 

Aaron Baruch (Ankaralı)

2 Ocak 2021 Cumartesi

50 ÜLKEDE AŞI BAŞLADI – İSRAİL NASIL BAŞARDI?

 

 



ABD'deki Johns Hopkins Üniversitesi verilerine göre, 2020 yılı sona ererken dünyada korona virüs vakalarının sayısı 83 milyonu, Covid-19 kaynaklı can kaybı ise 1,8 milyonu aştı. Korona virüse karşı aşılama çalışmaları ise yaklaşık 50 ülkede başladı. İngiltere'de yayımlanan “Guardian” gazetesi bu çalışmaların ne aşamada olduğunu derledi.

Çin'de Pekin Biyolojik Ürünler Enstitüsü ve Sinopharm tarafından geliştirilen aşı, ülkede yaygın kullanım onayı alan ilk korona virüs aşısı oldu.

İn aktif virüs yöntemini kullanan aşı, Faz-3 aşamasındaki test sürecinin ara sonuçlarına göre yüzde 79,34 oranında koruyuculuk etkisi gösterdi. Öte yandan aşının denemelerine ve olası yan etkilerine ilişkin ayrıntılı bilgi henüz paylaşılmadı.

İki doz halinde uygulanan “Sinopharm” aşısı, 50 bini aşkın kişide test edildi. Aşı, 2-8 derece sıcaklıkta saklanabilmesi nedeniyle kullanım kolaylığına sahip. Aşılar, Çin genelinde herkese ücretsiz olarak sağlanacak.

Türkiye'nin anlaşma yaptığı “SinoVac'a ait CoronaVac” aşısına benzer şekilde, “Sinopharm” aşısı da birçok ülkeyle sözleşme imzaladı. Pakistan, Endonezya, Mısır ve Bahreyn, “Sinopharm” aşısını alacak ülkelerin başını çekiyor.

Rusya'da geliştirilen “Sputnik V” aşısı 5 Aralık'tan itibaren Rusya'daki yüksek risk grubundakilere uygulanmaya başlandı.

Belarus ve Arjantin de “Sputnik V'e” onay verdi. Salı günü bu ülkelerde de aşılamaya geçildi.

Cezayir de Ocak'ta bu aşıyı uygulamaya başlayacak.

Batılı ülkeler arasında ise  İngiltere, Amerikan-Alman ortaklığı “Pfizer/BioNTech” tarafından geliştirilen aşıya ilk onay veren ülke oldu. 8 Aralık'ta aşılamaya başlandı. 27 Aralık itibariyle 950 bine yakın kişi aşılandı.

İngiltere ayrıca Oxford Üniversitesi ile “AstraZeneca'nın” geliştirdiği aşıya da onay veren ilk ülke oldu. Bu aşı 4 Ocak'tan itibaren uygulanacak.

Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) 31 Aralık'ta acil kullanım onayı verdiği ilk aşı da “Pfizer/BioNTech” oldu.

Kanada ve ABD 14 Aralık’ta, İsviçre 23 Aralık’ta, Sırbistan, 24 Aralık’ta ve AB ülkelerinin çoğu 27 Aralık’ta, İzlanda ise 29 Aralık’ta Pfizer/BioNTech” aşısı ile vatandaşlarını aşılamaya başladı.

ABD ve Kanada ayrıca Amerikan ilaç şirketi “Moderna'nın” geliştirdiği aşıya onay veren ilk ülkeler oldu. Bu aşının 6 Ocak'ta da AB'de onaylanması bekleniyor.

ABD'de 2,8 milyon kişiye Covid-19 aşısının ilk dozu uygulandı. 27 AB üyesi ülke arasında Almanya beş günde 130 bin doz ile başı çekiyor.

Ortadoğu'da Birleşik Arap Emirlikleri, Çin'in “Sinopharm” aşısı ile 14 Aralık'ta, Dubai ise “Pfizer/BioNTech” aşısıyla 23 Aralık'ta vatandaşlarını aşılamaya başladı.

Suudi Arabistan ve Bahreyn 17 Aralık, İsrail 19 Aralık, Katar 23 Aralık, Kuveyt 24 Aralık, Umman ise 27 Aralık’ta aşı çalışmalarını başlattı…

Bu ülkelerin tümünde “Pfizer/BioNTech” aşısı, Bahreyn'de ise Çin'in “Sinopharm” aşısı kullanılıyor.

Günde 150 bin kişiyi aşılama hedefi koyan İsrail’de, şimdiye dek  (31.12.2020) 1 milyondan fazla kişiye  aşı yapıldı. Bahreyn'de bu rakam 60 bine yaklaşırken, Umman'da 3 bini aştı.

Türkiye'de Çin aşısı “Sinovac” kullanılacak. Türkiye'ye, Çin'den satın alınan “Sinovac” aşısının ilk teslimatı 30 Aralık'ta ulaştı. Aşılamaya ocak ayında başlanacak.

Türkiye ayrıca Rusya'da geliştirilen Sputnik V” aşısının Türkiye'de de üretilmesi için Rusya ile anlaşmaya varıldığını duyurdu.

Latin Amerika'da Meksika, Şili ve Kosta Rica, “Pfizer/BioNTech” aşısını 24 Aralık'ta uygulamaya başladı.

Asya'da Singapur 30 Aralık'ta aşı kampanyasını başlattı.

Hindistan, Japonya ve Tayvan 2021’in ilk çeyreğinde, Pakistan ve Filipinler ikinci çeyrekte Afganistan ve Tayland ise 2021 ortalarında aşılamaya başlamayı planlıyor

Afrika'da Sahra altı bölgede aşılamaya henüz başlanmadı. Batı Afrika'da ise Gine'de bu hafta Rusya'nın “Sputnik V” aşısının ilk dozları deneme amacıyla uygulanmaya başlandı.

İSRAİL NASIL BAŞARDI?

İsrail yeni yılın ilk gününde bir milyondan fazla vatandaşını aşılayarak nüfusunun yüzde onundan fazlasını koronaya karşı aşılamayı becerdi. Bu şu ana kadar nüfusa göre erişilen en yüksek sayı. Ülkenin içinde bulunduğu siyasi ortam belki de bunun en büyük etkeni.

İngiltere’de yayınlanan “Guardian” gazetesinin haberine göre hükümetlerin gözü İsrail’in aşılamadaki hızına çevrilmiş bulunmakta. İsrail’de nüfusun yüzde 10’undan fazlasının aşılanması, aşılamaya 2 hafta daha erken başlayan İngiltere’den bile yüksek.

İsrail başbakanı Bibi vatandaşlarına “salgından ilk kurtulan ülke” olma sözü verdi. Sağlık hizmetlerinin 7/24 faaliyet göstermesi sonucu “Pfizer-BioNtech” aşısının günde yaklaşık 150 bin kişiye yapılmasını sağladı. Bu sayı her gün İsrail nüfusunun yüzde 2’sinin aşı olması demek.

60 yaş üstü kişilere, sağlık çalışanlarına, hasta bakımı verenlere ve yüksek risk taşıyanlara aşı programında öncelik tanındı.

İsrail medyasına göre, hükümet “Pfize-BioNtech ve Moderna” şirketleriyle birkaç milyon doz aşının daha 2021 yılı başlarında ülkeye getirilmesi için görüşmekte…

İsrail aşılama hızı konusundaki başarısını bazı doğal avantajlarına sahip olmasına da borçlu. Hem nüfus hem coğrafi açıdan küçük olması bunda etkili oldu.  Ancak benzeri coğrafi konumda olan ve neredeyse aynı nüfusa sahip olan Avrupa ülkelerinin hiçbiri bu başarıyı yakalayamadı.  

Ülkenin sağlık sisteminin oldukça köklü olması ve son yıllarda yüksek düzeyde dijital teknolojiye geçilmesi, aşılama programında çok etkili oldu. 18 yaşından büyük herkesin sağlık güvencesine kaydolması İsrail’de zorunludur. Öte yandan orduya ait sağlık personeli de aşılama programına yardım ediyor.

Öte yandan hükümet, aşı karşıtı bilgi kirliliğine karşı da savaş veriyor. İsrail Adalet Bakanlığı aşı karşıtı yanlış bilgiler yayınlayan dört gurubun kaldırılması için Facebook’tan talepte bulundu.

Öte yandan halka cesaret vermesi ve örnek olması için ülkenin ileri gelenleri, başta Başbakan Bibi olmak üzere komutanlar, siyasiler, büyük din adamları medya önünde aşı olup halka aşı olması için tavsiyelerde bulundular.

Yetkililer, aşı olanların restoranlara girişine seyahat etmesine ve bazı kısıtlamalardan muaf tutulmasına olanak sağlayacak bir “yeşil pasaport” üzerinde çalışıyor. Ancak aşının bulaşmayı engelleyip engellemediği konusu henüz kesin olarak saptanmadığı için girişimler şimdilik netleşmedi.

Aralık ayı başlarında Pfizer’in aşı ile ilgili açıkladığı olumlu sonuçlardan sonra Bibi şirketle anlaşmak için gece gündüz çalıştığını söylemişti. Hatta Bibi’nin Pfizer’in yöneticilerini gece sabaha karşı 02’de aradığı bile söylendi.

Birçok İsrailli, hükümetin korona virüs krizine yönelik yaklaşımını ve kriz yönetimini eleştiriyordu. Ülkenin üç kez ulusal karantinaya girmesi yetkililerin salgını durdurmakta aciz kaldığı yorumlarına neden olmuştu.

Bu arada Batı Şeria’da bulunan İsrailli yerleşimciler aşı olurken Filistinlilerin daha aylarca beklemesi gerekiyor. Filistinli yetkililer Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından yoksul ülkelerin aşıya erişimi için oluşturulacak COVAX örgütü girişimiyle aşıya ulaşma çabasında. Ancak aşının en erken 2021 yılının ortasından evvel tedarik edilebilmesi mümkün gözükmüyor. İsrailli yetkililer Filistin için aşı tedarik edilebileceğini ancak Filistin yetkililerinin yardım talebinde bulunmadığını bildiriyorlar. Bu durum İsrail’in salgından tek başına çıkma hedefini de imkânsız hale getirebilir. İsrail bu konuyu çözecektir ancak nasıl, henüz bilinmiyor…

Esen kalın.

Aaron Baruch  (Ankaralı)

 

Kaynakça:

BBC NEWS - Korona virüs aşısı: Yaklaşık 50 ülkede aşılamaya başlandı, hangi ülkeler hangi aşamada? - BBC News Türkçe

Covid-19 aşısı: Sinopharm'ın aşısı, Çin'de yaygın kullanım onayı alan ilk korona virüs aşısı oldu - BBC News Türkçe

İsrail kısa sürede nüfusun yüzde 10'una aşı yapmayı nasıl başardı? - BBC News Türkçe