25 Temmuz 2020 Cumartesi

İSRAİL HALKI ENDİŞELİ…












İkinci dalga İsrail’i beklenmedik bir şekilde vurdu. Nisan ayında dünyanın en güveni ülkesi seçilen İsrail’de gündelik yeni vaka sayısı 2 binleri geçti. Toplam vefat edenlerin sayısı 450 ye dayandı.

Nasıl oldu da her şey bu kadar tersine döndü? Nerede yanlış yapıldı?

Her şey okullarda ve yuvalarda başladı. 11 Haziranda yapılan testlerde, 422 öğretmen ve öğrencide covid-19 pozitif çıktı. 144 okul ve yuva derhal kapatıldı. 23.996 öğrenci ve öğretmen karantinaya alındı. Ancak geç kalınmıştı. Öğrenciler okulda kaptıkları virüsü evlere taşıdı. Sadece 4 gün sonra 24 saatte 52 öğretmen ve öğrencide daha covid-19 testi pozitif çıktı.

Okulların kapanması ile liseyi bitiren gençler hiçbir kuralı göz önüne almadan mezuniyet eğleneceleri düzenlemeye başladılar. Virüs de bayram etmeye başladı. Yeniden bulaşabileceği onlarca hatta yüzlerce genç beden bulmuştu.

Hâlbuki Nisan ayında günlük vakalar 10 kişinin altına inmişti. İsrail, biraz da ekonomik endişelerle büyük bir hızla açılmaya başlamıştı. Ancak bu hiç iyi olmadı. İsrail halkı disiplinden vaz geçti. Maskeler çene altına inmeye hatta hiç takılmamaya başlandı. İkinci dalga süreci böylece başladı. Bu arada bildirmekten büyük üzüntü duymaktayım ama dünyanın muhtelif yerlerinde ikinci dalga başlamış bulunuyor. Dünyanın her bölgesinde yaklaşık 40 ülke korona virüs enfeksiyonlarında bir günde rekor artışlar kaydedild. Avustralya, Japonya, Hong Kong, Bolivya, Sudan, Etiyopya, Bulgaristan, Belçika, Özbekistan ikinci dalgayla boğuşmaya başladı.

Yani sizin anlayacağınız ikinci dalgada İsrail dünyaya öncülük ediyor.

İsrail yeniden kapanmayacak gibi gözüküyor. İnşallah kapanmaya da mecbur kalmasın. Halk kendini korumayı öğrenmeli. Disipline uymayanı virüs affetmiyor. Anlaşılan odur ki kendini korumadığı için virüsü kapan ve hatta başkalarına bulaştıran bu sorumsuz insanların yüzünden İsrail ekonomisi kapanarak 9 milyonu cezalandırmayacak.

Ekonomi ve virüs iki ucu pis bir değnek sanki. Ekonomi açıldıkça virüs doğru orantılı olarak artıyor. Ekonomiyi kapatırsan halk parasızlıktan inlemeye başlıyor. Açılmaya yeni başladığımız günlerde (19 Nisan 2020) 395 bin kişi yeniden işine geri dönebilmişti. İsrail’de şu günlerde 850 bin kişi işine geri dönememiş vaziyette. İşsizlik oranı pandemiden evvel % 3,6 iken ne yazık ki şimdilerde % 21’e dayandı.

İsrail’de halk siyasi olarak hala ikiye bölünmüş vaziyette. “Ne olursa olsun, sadece BİBİ” diyenlerle “BİBİ olmasında ne olursa olsun” diyenler…

Geçen hafta protestolar başladı. İsrail’e yakışmayan iğrenç protestolar. Toplasan en fazla 2 bin kişi. Kim bunlar? Neredeyse hepsi her şeye karşı olan genç deli dolu biraz da işsiz güçsüz takımı.  “Bibi gitsin” diye bağırıyorlar. İyi de senin bağırmanla olmuyor ki. Adam bağırıyor:

-Bibi gitsin.
-Niye?
-İşim yok.
-Peki, önceden ne iş yaparsın?
-Hiçbir iş yapmam, işsizim.

Bir de anlamakta güçlük çekiyorum. Protestocu hanımlar Bibi’yi göğüslerini açarak protesto ediyorlar. Yani kimi protestoculara bir itirazım yokta(!)  bazıları gerçekten estetik anlayışımı zorluyor. Bayanların göğüslerini açmasıyla, protestonun ne ilişkisi var anlayamadım doğrusu… 






Devletin sembolü menoranın üstüne çıkıp memelerini gösteren bir hanım kızımız da ayıp etti. Kendisine “neden böyle bir şey yaptın, ayıp değil mi?” diye sorulduğunda “insan vücudunda utanılacak bir şey yok, devleti idare edenler çaldıklarından utanmalıdırlar” diye cevap vermiş. Her kimi kastettiyse ki, herhalde Netanyahu’yu, şu ana kadar hiçbir mahkeme onu (ya da başkasını) suçlu bulmadı. Bu gün nimetlerinden istifade ettiği dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birinde yaşayan bu hanım kızımız bilmelidir ki bu imkânları, bu hürriyeti ona protesto ettiğini zannettiği o politikacılar vermiştir. Bu protestocular daha hayatta değilken Bibi Yom Kipur savaşında subay olarak ülkesi için savaşıyordu. Her halde 20’li yaşlarda olan protestocular daha 4-5 yaşlarında iken Netanyahu başbakandı.

Türkiye’de yayınlanan Yahudi Cemaatinin yayın organı sayılacak bir gazete var. Şalom Gazetesi.  “İsrail Halkının Netanyahu İsyanı” başlığı altında birinci sayfanın tam ortasında haberi patlatmış. Haber yalan mı, yok değil, yanlış mı, yok yanlış da değil, doğrudur. Ancak e be Allahlın kulu, o mitingde toplasan toplasan en fazla 1500 kişi vardı. Şimdi bu 1500 kişi İsrail halkı mı oluyor? Niye ülkemi kaostaymış gibi batırmaya çalışıyorsun? İsrail’e giydirecek bir fırsat buldun ya, vur bakalım, eline ne geçecekse? Haberi çarpıtmadan, yönlendirmeden  “1500 gösterici Netanyahu’yu protesto etti” diye versene…

Ayrıca bak, bu BİBİ dediğin adam var ya, son üç seçimin galibi, doğru mu, doğru. 3 milyon İsrail seçmeninin oyunu almış, doğru mu doğru.  Sen hangi halkın İsyanından bahsediyorsun? İsrail halkı hiç de öyle isyanlarda falan değil. Biz her şeyi, herkesi protesto edebiliriz. Çünkü ÖZGÜRÜZ. Bu öyle isyanlardayız falan anlamına gelmez.  Zorda olduğumuz gerçektir, belki üzüleceksin ama biz bunu da atlatırız.  Bakma öyle her kafadan bir ses çıktığında. 3 Yahudi’nin olduğu yerde 5 fikir vardır. Bu çeşitlilik bizim zenginliğimizdir. Her zaman dediğim gibi bizi anlamak için bu memlekette 3-5 sene yaşaman lazım.

DAYAN İSRAEL, BUNU DA ATLATACAĞIZ…

Aaron Baruch  (Ankaralı)


18 Temmuz 2020 Cumartesi

BAYRAM NAMAZI AYASOFYA’DA İNŞALLAH…













Yaklaşık 1500 sene önce inşa edilen ve Unesco Dünya Miras Listesi’nde bulunan Ayasofya, 85 yıldır müze statüsündeyken camiye dönüştürüldü.

Çok yaşa Reis…
Çok yaşa Cumhurbaşkanımız Erdoğan…
Bu arada Erdoğan'a FATİH ünvanı verilmesini teklif edenler de var. işta yalakalık dediğin böyle olur.

Birkaç gün sonra idrak edeceğimiz Kurban Bayramı namazını Türk halkı Ayasofya’da kılacak inşallah… O mozaiklerin altında nasıl olacaksa? Dua zamanı kapat, sonra aç, sonra yine kapa, aç kapa… Anlamıyorum, burada kılınan namaz daha mı bir kabul olacak?  Daha çok günah mı aklanacak? Cennette daha çok huri mi verecekler? Anlamak mümkün değil. Yahu burası kilise, ne yapsanız kilise. Cami olur mu, olur da, ben yaptım oldu olur… Türkiye’de 150 bin cami vardı. Şimdi 150 bin bir oldu. Büyük başarı vallahi…








Bu karar üzerine uluslararası camiadan pek çok tepki geldi. Bence tepkiler vızıltıdan ibaret. Çünkü Ayasofya’nın tasarrufu Türkiye’dedir. Ne isterse yapar. Bu Türkiye’nin iç meselesidir. Kimse karışamaz. Doğruya doğru, eğriye eğri.

Ayasofya’nın camiye çevrilmesi bu konudaki dünyadaki statüsü değiştirilen ilk dini mekân da değil. Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında ele geçirilen topraklarda pek çok kilise camiye, pek çok cami de kiliseye çevrildi. Ancak Ortodoks dünyasının merkezi sayılan Ayasofya bu denli çok önemli bir yapı olduğu için uluslararası gündeme oturdu. Ayasofya ile aynı önemdeki İspanya’da bulunan Kurduba (Cordova) camii kiliseye çevrildiği herkes tarafından biliniyor. Yani tam tersi de yapılmış. Daha çok örnekler var, ama konuyu sulandırmamak için yazmıyorum.

İşin saçmalığı orada değil. Bu mekân Fatih Sultan Mehmet zamanından beri zaten cami olarak kullanılmış. Yani yeni bir şey değil. Atatürk’ün de imzasının bulunduğu 1934 yılında çıkartılan bir bakanlar kurulu kararı ile müzeye çevrilmiş. 1967’de Papa 6.Paul İstanbul’u ziyaretinde müze statüsündeki Ayasofya’ya gelip dua etmiş.  Milli Türk Talebe Birliği kıyameti koparmış. “Vay efendim, Hristiyan papa burada dua ediyor, biz ki mekânın sahibiyiz, niye biz dua edemiyoruz” diye çok büyük tepki koymuşlar. . Bunun üzerine Ayasofya Hünkâr Kasrına bir imam atanmış. 5 vakit ezan ve namaz hatta bayram namazları dahi kılınmaya başlanmış, yani şimdi ezan sesini işitenler Ayasofya’nın önünde ayılıp bayılıyorlar ya, saçmalığın dik alası, yahu neredeyse 35 senedir burada ezan da okunuyor namaz da kılınıyor. Yeni mi haberiniz oldu ey be …(neyse ağzımı bozmayayım). Tepki koyan Papa, diğer yabancı basın ve diğerleri, sizin de mi şimdi haberiniz oldu… Yani yok artık be…

(Hünkâr Kasrı, I. Mahmut döneminde padişahların abdest alması ve dinlenmesi için Ayasofya’ya ilave edilmiş bir mekândır.)

Şimdi Danıştay bu 1934 yılındaki bakanlar kurulu kararını  (büyük bir ihtimalle Erdoğan’ın emriyle) iptal etti ya, Erdoğancılar , “Atatürk’e bir gol daha attık” diye zil takıp oyuyorlar. Atatürk’ün yaptıklarını bozmak bu devirde olağandan ve marifetten sayılmaya başlandı zaten. Ne ise, oralara da hiç girmeyeyim.

Bir başka saçmalık örneğini de bizzat Erdoğan sergiledi. 16 Mart 2019’da Yeni Zelanda’daki saldırıdan sonra yaptığı konuşmada   “bu işin siyasi boyutu var, yan taraftaki Sultanahmet’i dolduramayacaksın, “Ayasofya’yı dolduralım” diyeceksin. Büyük Çamlıca Camii’ni yaptık. 4-5 tane Ayasofya eder. Bu oyunlara gelmeyelim, bunların hepsi tezgâh, biz neyi ne zaman yapacağımızı çok çok iyi biliyoruz”  diyordu. Üstünden bir buçuk sene geçti geçmedi birden söylediğinin tersini yaparak bombayı patlattı. Yok Danıştay kararı imiş, yok bilmem neymiş, buna kargalar bile güler. Erdoğan istedi Ayasofya cami oldu. Bu kadar basit.  Yani şimdi bu saçmalık değil de nedir? 83 milyonluk Türkiye’nin lideri böyle bir saçmalık yapmamalıydı düşüncesindeyim.




Aklıma rahmetli Demirel geliyor. Gazeteciler kendisine gergin bir ortamda  “genelkurmay başkanı ile görüştünüz mü” diye sorarlar. Demirel “hayır, görüşmedim” der. Ancak Genelkurmay başkanı Semih Sancar ağzından kaçırır, “dün görüştük” der. Gazeteciler tekrar Demirel’e gelirler ve  “dün görüşmüşsünüz, ne diyeceksiniz” diye sıkıştırırlar. Demirel de o meşhur sözünü patlatır. “Dün dündür, bu gün bugündür…"

Yıllardan beri Mescid-i Aksa için konuşan, Kudüs için her fırsatta demeçler veren “Kudüs bizim kırmızı çizgimizdir” diyen Erdoğan, söz konusu Ayasofya olunca  “fetih hakkı” ya da “kılıç hakkı” gibi deyimler kullanıp, “mal da bizim, mülk de bizim, ne istersek yaparız” anlamında söylemlerde bulunuyor.  Şimdi İsrail’de, “buralar bizim, hem de öyle yeni filan da değil, binlerce yıldan beridir bizim, tasarrufu da bize aittir” deyip Erdoğan’a “sus ol, bir daha Kudüs’e de, bizim iç işlerimize de karışma” deme hakkına sahip olmuyor mu? Al sana bir saçmalık daha…

İsrail, Dua Tepesi’ni 1967’de ele geçirir geçirmez zamanın Savunma Bakanı efsanevi komutan Moşe Dayan Mescid-i Aksa’ya gelip yönetici konumundaki İslami Vakıf’a “biz sizi dışarıdan koruyacağız, içeride her türlü tasarruf size ait olacak, merak etmeyin, Mescid-i Aksa’nın statüsünde hiçbir değişiklik olmayacak” diyerek garanti vermiştir. Bu, bugün de hala böyledir.

Şunu da yazmadan geçemeyeceğim. Hristiyanlar camileri kilise yaptılar, Müslümanlar, kiliseleri cami yaptılar, hem Müslümanlar hem Hristiyanlar yüzlerce Sinagogu tahrip ettiler, toraları yaktılar yırttılar… Ama Yahudiler başka dine ait hiçbir mekânı sinagog yapmadılar, yıkmadılar, kutsal hiçbir şeye zarar vermediler. Yahudilikte içinde toralar olmadığı müddetçe sinagoglar kutsal değildir. Bina binadır, o kadar.

Erdoğan birden bire bu hamleyi neden yaptı? Bence oy kaybediyor. Ali Babacan Parti kurdu, az çok AKP’nin tabanından oy çalıyor. Ahmet Davutoğlu da parti kurdu. O da çalıyor. Kısmen uyanmakta olan Türk halkı da artık Erdoğan’a eskisi kadar inanmıyor. Erdoğan da elbette olanın bitenin farkında. Böyle bir hamleye gerek gördü. Ne diyelim vatana millete hayırlı olsun.

Diyeceklerimi dedim. İşte size Ayasofya’nın kısa bir kronolojisi: 

·         360 yılında Bizans İmparatoru İkinci Konstantin tarafından Ortodoks âleminin merkezi olarak yapıldı.
·        
Tahta çatısı 404 yılında yandı ve büyük bir tamirat yapıldı.
·         532 yılında Birinci Jüstiyen zamanında 5 sene süren büyük bir onarım yapıldı. İnşaatta yaklaşık 6 sene sürdü ve 10 bin işçi çalıştı. Yapı bugünkü şeklini aldı ve tarihçiler o dönem dünyanın en büyük yapısı olduğunu yazdılar.
·         Yapımında altın kullanılan kilisenin mozaikleri 565-578 yılında tamamlandı.
·         1204 yılına kadar pek çok depremler ve yangınlar atlatan yapı bu tarihte doğu seferine giden haçlıların eline geçti ve Roma Katolik kilisesine çevrildi. 1261 yılında İstanbul’a hâkim olan Bizans Ayasofya’yı yeniden Ortodoks kilisesi olarak kullanmaya başladı. Katolikler çekilirlerken Ayasofya’yı yağmaladılar.
·         Fatih Sultan Mehmet 29 Mayıs 1453’de İstanbul’a girdiğinde Ayasofya yaralı Bizans askerlerin, kadınların ve çocukların sığınma yeriydi.  Papazlar fetihten sonra birkaç gün daha ibadetlerine devam ettiler.
·         1 Haziranda Fatih ilk Cuma namazını Ayasofya’da kıldı. Bundan böyle Ayasofya’nın Cami olarak kullanılacağını buyurdu. Mozaikler örtüldü. Çan ve haçlar kaldırıldı. Mihrap ve minber yapıldı.
·         1481’de ilk minare inşa edildi. İkinci Bayezid zamanında ikinci bir minare daha yapıldı. 1509 de ilk minare depremde yıkıldı. Yerine tuğladan yeni bir minare yapıldı. Sultan Selim zamanında Mimar Sinan tarafından 2 minare daha yapıldı. Bu sebepten Ayasofya’nın dört minaresi birbirinden farklıdır.
·         Padişah İkici Selim’in Türbesi Ayasofya’daki ilk türbedir. Daha sonra padişahların, eşlerinin ve şehzadelerin yer aldığı 43 Türbe Ayasofya’da yer aldı.
·         1739’da camiye medrese aşevi kütüphane şadırvan ilave edildi.
·         Padişah ikinci Mahmut zamanında padişahların dinlenmesi ve abdest alması için Hünkâr kasrı ilave edildi.
·         1847-1849 yılları arasında ibadete ara verildi ve yenileme çalışmaları yapıldı.
·         Cumhuriyetin ilanından sonra Ayasofya Cami olarak kullanılmaya devam etti. 1931 de Amerikalı arkeolog Thomas Whittmore mozaikleri ortaya çıkarmak için izin istedi. 1931’de Atatürk bu izni verdi. Çalışmalar 15 yıl sürdü ve 1947’de sona erdi.
·         Çalışmalar devam ederken 1934 de bakanlar kurulu kararı ile Ayasofya müzeye dönüştürüldü. 1 Şubat 1935’de ziyaretçilere açıldı.
·         1996 yılında Dünya Anıtları Fonu tarafından izlenmeye alınan Ayasofya’da,  bu fonun desteğiyle 2002 yılına kadar süren bir yenilenme çalışmaları yapıldı.
·         Bu sene bir kaç gün evvel Danıştay 1934 yılındaki Atatürk’ün de imzası bulunan bakanlar kurulu kararını iptal etti. Başkan Erdoğan’ın da imzasıyla Ayasofya yeniden Cami statüsü kazandı ve önümüzdeki hafta ibadete açılacak.


Aaron Baruch  (Ankaralı)





11 Temmuz 2020 Cumartesi

UNUTAMADIĞIM LEZZETLER…







90’lı yıllarda İstanbul’da dekoratörlük yapıyordum. Piyasadan tanıdığım birkaç muteber tüccar, Kabataş’ta tam deniz otobüsleri iskelesinin karşısında bulunan Koçarslan İş hanın dördüncü katında yeni yapılacak bir ofis için teklif vermemi istediler. Gittim baktım, bir proje hazırladım ve teklifi sundum. Belki başka dekoratörlerden de teklif almışlardı, bilemiyorum ama neticede benim projemi beğendiler ve kabul ettiler.

İşe süratle başladım, çünkü zamana karşı da bir yarış vardı. Ofisi bir an önce bitirmeliydim. Öğlenleri biraz ilerideki sokakta bulunan bol kepçe lokantasına gidiyor, çok lezzetli pişirdikleri sevdiğim yemeklerle karnımı doyuruyordum. Ancak bol kepçe lokantasına varmadan sokağın baş tarafında bir iki basamak inilerek içeri girilebilen bir lokanta daha vardı. Dikkat edince tabelasını fark ettim. İstiridye Balık Lokantası… Yani Kabataş’ta, sokak içinde balık lokantası, ne olabilirdi ki? Ancak her geçtiğimde kapıda sıra bekleşen insanları gördükçe merakım artıyordu.

Sonunda bir gün merakımı yenemeyip girdim, içeride sadece beş altı masa vardı. Saat geç olduğu için herhâlde kolaylıkla boş bir yer bulup oturdum. Bir tek garson vardı. Biraz sonra yanıma geldi, asık bir suratla ben daha hiçbir şey söylemeden:

-Yalnız sarıkanat kaldı, yer misin? Diye sordu.
-Getir bakalım.
-Salata?
-Olur.

Çok geçmeden ızgara yapılmış iki sarıkanat geldi. Yanına iki yaprak roka vardı. Bir de iki iri dilim ızgara yapılmış domates. Balık inanılmaz lezzetliydi. Ve elbette çok ama çok taze. Rokalar muhteşem olmasına muhteşemdi ya, esas mesele domatesteydi. Izgaraya atılmış üzerine de yağ bırakılmış çok lezzetli Çanakkale domatesleriydi. Geç vakit olduğu için çok acıkmıştım da onun için mi her şey bana çok lezzetli geliyordu, yoksa gerçekten de süper bir öğlen yemeği yemiştim bilemedim. Çok memnun kalmıştım.

Birkaç gün sonra tekrar gittim İstiridye’ye. İçerisi tamamen dolu, neyse sonunda boşalan bir yere oturdum. Etrafıma bakıyorum, kravatlı beyefendiler, çok şık hanımlar, sanırsın ki Bebek’te lüks bir restorandasın. Bu arada asık suratlı garsona seslenirlerken duydum, adı Yılmaz’mış.

-Yılmaz, bir baksan…
-Bekle, geliyorum

Biraz bekledikten sonra geldi. Daha ben ağzımı açmadan:

-Çorba var, içer misin?
-Getir bakalım…
-Sonra dil şiş vereceğim.
-Tamam, salata da getir.

Yüzüme ters ters baktı. Sanki “salat istediğini ben bilmiyorum muyum” der gibilerde. Önce çorba geldi. Balık çorbası. Arkadaşlar, ben Kumkapı’da Kör Agop’un meyhanesinde de bu çorbayı çok  içtim, İzmir Esnaf Lokantasında da. Kendim de pişiririm. Ancak bu başka bir şeydi. Kıvamlı, tanesi bol, süper lezzetliydi. İçinde yüzen ufak ufak havuç rendeyi görüyordum, kereviz yaprağının kokusuna eşlik eden defne yaprağının rayihası muhteşem bir ikili oluşturmuşlardı. Ne diyeyim, insanı keyfe gark ediyordu. Daha bu lezzet fırtınasını yeni bitirmiştim ki, Yılmaz önüme dil şişi ile birlikte salatayı bıraktı. Yok böyle bir şey… İnanılmaz bir şiş yemekteydim.

-Yılmaz…
-Evet
-Oğlum, domates ızgaralar nerede, keşke balığın yanına koysaydın bir iki dilim.
-Izgara dolu, talihine küs…

Bu arada içeriye her gelen neredeyse daha yerine oturmadan Yılmaz’a “palamut şiş kaldı mı?” diye soruyor. O da “bu saate kalır mı” diye ters ters cevap veriyordu.

-Yılmaz, baksana bir dakika.
-Buyur?
-Neymiş bu palamut şiş, her kes onu soruyor?
-Mevsimi ya abi, pek güzel olur.
-Yarına bana ayır, muhakkak geleceğim.
-Erken gel…  

Ertesi gün gerçekten sabahtan kafama koydum, işimi gücümü ayarladım, erkenden gittim.

-Erken gel dedin, geldim, hadi getir bakalım şu palamut şişten, yanına ızgara domates koymazsan hır çıkar bak ona göre…

Nasıl olduysa hafifçe bir sırttı. Ben ne ondan evvel nede ondan sonra böyle bir balık yemedim. Yanımda pek çok insanı oraya götürdüm. Bu hepimizim ortak fikridir. Lezzetin, balığın doruğuydu. Zirve, yok bunu anlatmak mümkün değil. Ağızda dağılan, o nefis kokusu damağa yayılan, kıvamında ızgara edilmiş, kurumamış, mühürlenmiş müthiş bir palamut şiş yemekteydim. Şiş parçaları bayağı iri iri parçalardı, cömertçe kesilmişler, araya biber, domates parçaları sıkıştırılmışlardı. Tabağı silip süpürtmüştüm ki Yılmaz önüme bir küçük tabak irmik helvası koydu.

-Bu ne lan, insanları lezzetten öldürüp sonra helvasını mı dağıtıyorsun?
-Balıktan sonra tatlı yemezsen yediğin balık canlı kalır. Tatlı ye ki ölsün.
-Eyvallah…

Bir gün dekorasyonunu yaptığım ofiste bir şeyler ters gitti. Canım çok sıkılmıştı. Kendimi Yılmaz’ın lokantasına attım.

-Ne o abi, bugün suratın sirke satıyor.
-Bu günde benim kafam bozuk, olamaz mı yani?
-Tamam, tamam, bozulma, ne yiyeceksin?
-Ne soruyorsun, sanki benim dediğimi mi getiriyorsun? Ne varsa getir işte bir şey…

Biraz sonra geldi. Elinde de yarım bardak bir su.

-Bu ne oğlum?
-İlaç…

Bardağı elime alınca anladım. Rakı vermişti bana. Su buz koymadan çaktırmadan içtim. Çok da iyi gelmişti…

Bir seferinde bana yavru bir kalkan verdi. O kadar beğenmiştim ki sordum Yılmaz’a:

-Yahu Yılmaz, burası geceleri kapalı, biliyorum, ama özel bir gece yapamaz mıyız?
-Kaç kişi?
-Ne bileyim, 10-15 kişi olur herhalde.
-Herkese yavru kalkan ve salata, uyar mı?
-Uyar. Ama ızgara domates de isteriz.
-Tamam, ayarla haber ver, yapalım.  

Bir kaç gün sonra gerçekten de öyle bir gece tertip ettik. Ben unutmadım, sanırım diğer gelenlerde unutamadıkları bir lezzet şovu yaşamışlardır. Sonraki yıllar Sarıyer’de Kahraman diye bir restoranda da yavru kalkan yemek çok moda olmuştu. Fahiş fiyatına rağmen İstiridye’de yediğim kalkanın eline su dökemezdi.

Dün akşam Yaradan eksikliğini göstermesi, soframızda balık vardı, bunları hatırladım, paylaşmak istedim.

Esen kalın…

Aaron Baruch (Ankaralı)

Bu yazım, o anlatmaya çalıştığım Yavru Kalkan gecesinde masamızı onurlandıran Rahmetli Robert Sezer Abimin hatırasına gitsin…

4 Temmuz 2020 Cumartesi

HEM NALINA, HEM MIHINA…









Geçtiğimiz pazartesi akşamı Facebook’ta yaptığım bir söyleşi yayınlandı. Elbette ki bana yöneltilen sorulara verdiğim yanıtlar olumlu ya da olumsuz olarak eleştirildi. Neredeyse bütün yorumlar olumlu. Birkaç olumsuz eleştiri yalnız Türkiye’den yapıldı. Bu arada söyleşinin sonuna doğru moderatörlere “Olumsuz eleştiriler Türkiye’den mi?” diye sordum. “Evet” dediler. Programı seyretmekte olan birisi o esnada “ Bu söyleşiyi Türkçe yapıyorsanız, yorumların Türkiye’den gelmesi doğal değil mi?” diye bir yorum gönderdi. Hayır hanımefendi, hiç doğal değil,  bu yayın büyük çoğunlukla İsrail’de yaşayan Turkanozlar, Türkiye’de yaşayan Yahudiler ile Meksika, İngiltere, Kanada ve birkaç başka ülkeden, canlı ya da banttan, 3200 kişi tarafından izlendi. Ama sadece Türkiye’den birkaç olumsuz eleştiri geldi.

İlginçtir, bir sürü şey konuşulduğu halde yalnız benim hangi şartlarda aliya yaptığım, neden aliya yaptığım, söylediklerim doğru mu yanlış mı diye sorular yönelttiler. Yani bana bu eleştiriyi yöneltenler kendilerinin Türkiye’de kalma kararlarını bana doğrulatmaya çalıştılar. 

Bir densiz, gecenin saat onunda mesengerden beni ve eşimi defalarca arayıp “ben senin samimi olduğuna inanmıyorum” diyebilecek kadar işi terbiyesizliğe vurdu. Bak arkadaş, samimiyetime ister inan, ister inanma, beğendiğini al, beğenmediğini dinleme… Ama bana kalırsa sen esasında kendine inanmıyorsun. Doğrunun ne olduğunu biliyor ama kabul etmekte zorlanıyorsun. Sözünün sonunda “ben de gelmek istiyorum ama gelemiyorum, bu yaştan sonra orada nasıl yaparım?” demenden bu gerçek açık açık anlaşılıyor. (Bu arada arayan öyle çok yaşlı biri değil, benden daha genç.)   Ne yapalım, ben cesaret ettim geldim, sen korkaksan git kendi derdine yan.

Kimileri mecburen, kimileri ekonomik veya sosyal sebeplerle, kimileri kariyer peşinde, kimileri kendilerini ve en önemlisi gelecek nesilleri düşünerek ve belki de milli hislerle İsrail’e göç ettiler. Herkesin kendi özeli, kendince bir sebebi var. Kim nerede isterse orada yaşar. Herkes kendi kararını veriyor ve bunun sonuçlarını da yaşıyor ve yaşayacak. Kimse kimseye fikrini kabul ettirmeye çalışmamalı. Ancak “ben senin samimi olduğuna inanmıyorum” diye hiç tanışmadığın birine gecenin saat onunda telefon açmak çok yanlış, çok çirkin… İnanmıyorsan inanma, git kendi doğrularınla yaşa…

Bana “lütfen samimi olarak söyle, eğer ekonomik durumun bozulmasaydı Türkiye’deki dolçe vita hayatı bırakıp İsrail’e gider miydin? diye soran arkadaşıma bir iki çift lafım var. Söyleşiyi dinleyenler bu soruya verdiğim cevabı işitmişlerdir.

Benim kızlarım aliya yaptıktan sonra benim Türkiye’de ne işim var ki? Ben kızlarımın, torunlarımın peşinden cehenneme bile giderim. Onlar olmadan saraylarda yaşasam ne fayda… Para bu aşamada etken değildir, olmamalı… Tatlı hayat, zor hayat bunlar boş işler. Esas olan ailededir, birlikte her zorluk aşılır, her yer cennet olur. Evlatlarının peşinden gidemeyenler veya çocuklarına yol açmayanlar kendilerini sorgulasınlar, onlar ya alıştıkları hayatı bırakamaya korkuyorlar, ya yeni bir ülkede yeni bir hayata başlamaktan çekiniyorlar veya ebeveynlik anlayışları yeteri kadar geniş değil.  Bu sözlerimden alınanların hemen ayranı kabarmasın, bunlar doğru görüşler olduğunu siz de biliyorsunuz, kendi kendinize karşı samimi olun, gerçeği söyledim diye bana kızmayın.  

“İsrail’de hayat çok pahalı, İsrail çok zor bir ülke, politikanın da Türkiye’den farkı yok, konuşulacaksa hepsi konuşulsun, hem nalına, hem mıhına” diyen arkadaşım yorum yapmamı istedi.

Bak arkadaş, İsrail’de hayat çok ama çok pahalı. Ama asgari ücret 5350 şekel. Bunun yan gelirleri de var. Aylık en az 6500 şekele geliyor. (Dikkatini çekerim en az dedim.) Evde iki kişi çalışınca 13 bin şekel oluyor ki bu senin paranla 26 bin törkiş lira eder. Yetiyor baruh haşem… Gelecek korkusu yok, emeklilikler, kıdem tazminatlar vs. ise düşündüğünün çok üstünde. Hayat basit, çekersin üstüne bir ütüsüz teashirt, ayağına parmak arası bir terlik, olay biter. Kimse kimseye hava atmıyor. Herkes biri birine göz seviyesinden bakıyor (Avi Beto, bu lafını çok kullanır oldum, telif hakkı filan istemezsin umarım.) Bu bağlamda şunu da ifade edeyim. Türk Yahudileri her şeye para gözlüklerinin arkasında bakmaktan vaz geçmesi lazım. Her olaya bakarken para filtrelerini kullanmak yalnız Türkiye’ye mahsus. Para çok şeydir ama her şey değildir. İnsanları paralarına göre sosyal sınıflara ayırmayın. Türkiyeden gelen eleştirilerin odak noktası hep para... Paradan başka parametre yok mu? Kafeste doğan kuşlar uçmayı hastalık mı zannediyorlar? Yeter bu para muhhabbeti...  Aile bir arada oldu mu, her şey kolay olur, her şey yoluna girer. Yeter ki yaradan sıhhat versin. Gerisi boş, benim de hem kışlıkta hem yazlıkta evlerim oldu, mercedesler de kullandım teknem de vardı. Bu gün baruh haşem, bunlar olmadan da mutlu olunabileceğini öğrendim, sadece tecrübelerimi aktararak birilerine faydalı olmaya çalışıyorum. Dilerim bu yazımı okuyanların arasında yüzüme karşı “aliya yapmak için senin yazılarından da cesaret aldık” diyen birileri bu yazının altına yorumlarını yazarak beni mutluluktan ağlatırlar…

İsrail’in çok zor bir ülke olduğu doğrudur. Bunu daha aliya yaptığın gün anlarsın. Yapmayanlar bilmezler, aliya yapanlar daha geldiklerinde ilk gidecekleri yerlerden birisi misrada klitadır, yani göçmen bürosu. Duvarda seni oldukça büyük, rüzgârda sürüklenen dikenli çalılarla dolu bir çöl manzarası fotoğrafı karşılar. Altında şu yazı vardır.

WE DON’T PROMİSE YOU A ROSE GARDEN… (SİZE GÜL BAHÇESİ VAAT ETMİYORUZ.)

Yani senin İsrail zor bir ülke demene ihtiyacımız yok, bunu devlet aliya yapanlara geldikleri gün söylüyor. Biz aliya yapanlar bunu daha ilk gün devletin ağzından öğreniyoruz.  Ama ne hikmetse hala insanlar dünyanın her yerinden bu zor ülkeye(!) geliyorlar. Türkiye’de cumhuriyetin kurulduğunda kaç Yahudi vardı, şimdi kaç var? İsrail kurulduğundan beri kaç kişi İsrail’e aliya yaptı? Sen ne zannediyorsun, bütün bu insanlar ekonomik nedenlerle mi aliya yaptılar? Sen daha paralarını say, inşallah bir gün gerçek değerlerin paradan başka şeyler olduğunu anlarsın.

Orada da politikanın buradan farklı olduğunu söylerken dünyadan haberin yok mu senin? Bu ülke bir başbakanı, bir cumhurbaşkanını hapse attı. Gelmiş geçmiş bütün zamanların en başarılı, en uzun başbakanlık yapan şimdiki başbakanı da hediye aldığı purolar yüzünden yargılıyor. Wikipedia’nın yasak olduğu, Twitter,  Facebokk, Netflkix gibi sosyal ağların kısıtlanmaya çalışıldığı Türkiye’den benim ülkeme “orada da politika aynı” diyerek laf mı çarpıyorsun? Şaşarım aklına…

Ne dersin, sanırım hem nalına hem de mıhına oldu…

Bir tavsiyem daha olacak. Benim “orada çok arkadaşlarım var, benim orada çok akrabalarım var” diyerek onlardan işittiklerini bana satma. Önce burada üç beş sene yaşa, kendi fikirlerin olsun, sonra konuşuruz. Başkalarından işittiklerinle bana fikir vermeye kalkma, ben zaten on senedir bu ülkede yaşıyorum, benim bildiklerimi bana mı anlatacaksın?

İnşallah, Türkiye’de Yahudiler, İsrael’e aliya yapanları bundan böyle “parasız kaldıkları için gittiler” diyerek küçümseyerek kendilerini alçaltmazlar. 

Ebeveyniler ileriye bakmalı, şu soruyu kendilerine sormalı:

“Benim çocuğumun, torunumun geleceği nerede daha iyi olur, neresi daha güvenli , bu yaşadığım memlekette gelecek var mı?”

Soru bu, cevabını herkes kendine göre verecek ve kararının sonuçlarını yaşayacak. Unutmayın, aliya demek bir neslin kendini arkadan gelen nesilleri için yakması demektir. Çocuğunu torununu düşünüyorsan, onlar için gerçekten fedakârlık yapabilecek kadar sorumluluk sahibiysen kendini ateşe atacaksın…

Son sözüm budur.


Aaron Baruch  (Ankaralı)