23 Eylül 2017 Cumartesi

İSRAEL’İN ARAPLARI…










Kayalıkların üzerindeki uzun boylu sarışın genç kadın elindeki dürbünle ufku tarıyordu. Deniz Allahtan bugün çok dalgalı değildi. Yine de kayalıklara çarpan dalgalar beyaz beyaz köpürüyor, fışkırıyordu. Dürbünlü kadın birden bağırdı:
-Geliyorlaaar !…
Sahilde bir grup insan oturdukları yerlerden fırladılar. Belki 10 belki 12 kişiydiler. Hepsinin üzerinde suya dayanıklı tişörtler vardı. 
-Neredeler?
-Orada bakın…
Parmağıyla ileride bir yerleri gösteriyordu.

Birkaç genç ellerine turuncu renkli can yeleklerini kaptıkları gibi kayalıklara fırladılar. Ellerindekileri havaya kaldırarak sallamaya başladılar.



İleride yavaş yavaş kendilerine gelmekte olan bir bot fark edilmeye başlandı. Hınca hınç doluydu. Belki 40 belki 50 kişi vardı içinde. Derken yaklaştı, daha yaklaştı nihayet kayalıklara vardı. Grup denize atladı. Botu yakalamaya ve sabitlemeye uğraşıyorlardı. Bazıları bottakilere kıyıya çıkmaları için yardıma başlamıştı bile. Kıyıdaki gruptan birisi devamlı “şöyle yapın, dikkat edin, buraya gelin” diye bottakilere Arapça bağırıyordu… Küçük çok küçük çocuklar vardı. Bebekler… Aman Allah’ım… O bebekler suya düşmesin diye olağan üstü bir savaş başladı. İnanılmaz bir telaş… Dalgalar, yosun kaplı, kaygan sivri sivri kayalar… Bebekler elden ele geçiriliyor kıyıya güvenli yere ulaştırılıyordu. Sonra çocuklar… Küçük çocuklar… İki yaşında, belki üç… Ağlıyorlar. Sonra diğerleri. 85 belki 90 yaşında bir de ihtiyar vardı. Yardımla ayağa zor kalktı. Tuttular, taşıdılar, birisi sırtına aldı… Ve nihayet herkes kıyıya ulaştı.



Telaş meğerse yeni başlıyormuş. Hepsinin üstleri başları sırılsıklamdı. Ekip yardıma başladı. Önce bebekler ve çocukların üstleri çıkartıldı. Onları yaldızlı bir çeşit örtüyle sarıyorlardı. Her yerlerini ovuşturuyorlar, sarılıyorlar, kendi vücut ısılarıyla bebekleri sıcak tutmaya çalışıyorlardı… Bazıları kötü durumdaydı. Kimisine serum taktılar. Birisinin ayağı kesilmiş kanıyordu. Sardılar. Bazıları ateşliydi. İğne yapıyorlardı.


Bunlar Türkiye’den batıya iltica etmek isteyen çoğu Suriyeli, savaştan kaçan mültecilerdi. Bulundukları yer bir Yunan adasıydı. Genç bir Suriyeli birden yardım edenlerin tişörtlerini fark etti. Hepsi aynıydı ve üzerlerinde IsraAID yazıyordu. Ve amblemin yazıların tam ortasında altı köşeli bir yıldız vardı. MAGEN DAVİD (Davud’un yıldızı) Bu İsrael bayrağıydı. Yanındaki kurtarıcısına sordu:
-Siz İsraelli misiniz?
-Evet.
-Burada ne yapıyorsunuz?
-Düşmanlarımızı kurtarıyoruz.
Genç İsraelli kurtardığı mültecinin başını okşadı, omuzuna dokundu, sonra ona su verdi. Gülüyordu…

Dr.Talı Shaltıel, Dr.Majeda Kardosh, Dr.Irıs Adler, Dr.Manal Shehade ve diğerleri… Mültecilere yardım için oradalar. Kimisi, Yahudi, kimisi Hristiyan, kimisi Arap, ama hepsi İsrael’li IsraAID Greece üyesi… Din, dil, ırk renk ayırmaksızın yardım ediyorlar. Onlar gönüllü yardımsever insanlar…

İnsan ne diyeceğini bilemiyor… Allah ne muradınız varsa versin, sizin gibi insanlar oldukça iyi günlerin ümidi hep canlı kalacak.

IsraAID 2017 Muhammed Ali İnsani Yardım ödülünün sahibidir…

Dün haberlerde işittim. Karadeniz’de bir mülteci botu batmış. 21 ölü, 10 kayıp. İsrael 8 milyonluk çok küçük bir ülke. Her yere yetişmesi imkânsız…

Muhammed 18 aylık bir Arap çocuğu. Hastalandı. Doktor, hastane, sıkıntılı bir süreç sonunda teşhis kondu.  (Kaynağım hastalığın ne olduğunu yazmıyor, ancak büyük bir ihtimalle lösemi) Tedavisi çok zor. Kemik iliği nakli lâzım. Anne, baba doktora boş gözlerle bakıyorlar. “Ne yapacağız?”

Yaradan hiçbir kimseyi bu durumda bırakmasın. Evladının çaresiz bir hastalığa yakalandığını öğrenen bir anne baba neler hisseder? Nasıl anlatılır, nasıl tarif edilir? Evlerden uzak Yarabbi…

Derhal uygun bir kemik iliği aranmaya başlandı. Aile maşallah genişti. Muhammed’in beş kardeşi, bir sürü amcası dayısı teyzesi yani kan bağı olan sürüsüyle akrabası vardı. Maliyete katlandılar. Testler, testler, testler… Ne yazık ki hiç birisi uymuyordu. Çaresiz kalmışlardı. Doktorlar sonunda dediler ki:

-Araplar için kemik iliği bankası olan bir hastane var, oraya başvurun.
-Öyle mi, hangi hastane bu, nerede?
-Hadassah hastanesi, Yeruşalayim’de, İsrael’de…

Evet, sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım.

İSRAEL, 1,2 milyon Arap vatandaşı ile dünyada yaşayan 400 milyon Arap için kemik iliği bankası kaydı tutan tek ülkedir ve Hadassah hastanesi tek hastanedir. Yeruşalayim’dedir.

Muhammed’e verici bulundu. Muhammed’in hayatı kurtuldu. Allah uzun ömürler versin…

Muhammed ve donörü



Hadassah Tıp Merkezinde siyaset kapıya kadardır. İçeri giremez. İster inanın ister inanmayın saldırgan Filistinli ile kurban İsrael’li yan yana tedavi edilir. Bazen gerilim hastanenin steril duvarlarını aşıyor ne yazık ki… Hasta yakınları koridorlarda kapışıyorlar bazen. Hadassa’nın Ein Kerem’deki merkezi, derin bir şekilde bölünmüş Yeruşalayim’de, ender bir arada yaşam modeli oluşturmakta. Yahudi ve Arap tıbbi personel yan yana hastaları, yaralıları iyileştirmeye çalışıyorlar. Onlar bu çatışmalara yabancı değiller. Son intifadada (Arap ayaklanması) hastanenin Yahudi personelinden 20 den fazlası, ya öldü ya da yakınını kaybetti.  Onlar duygularını ayırmayı öğrendiler. Karşı tarafın da hastalarını tedavi etmeye alıştılar.

Dr. Daniel Weiss ameliyat ettiği kişinin kurban veya saldırgan olduğunun önemli olmadığını belirtiyor. “Dışarıdan bakıldığında gerçek dışı gibi gözüküyor ama hastaların hepsini tedavi ediyoruz.”

Benzer duyguları İsraelli Arap Dr. Ahmed Eid’de paylaşıyor. 13 yaşında bıçaklanan Yahudi bir çocuğu hastaneye getirdiler. Çok kan kaybetmişti ve nabzı çok düşüktü. Dr. Ahmed onun hayatını kurtardı. “Bu bizim için rutin bir durum oldu. Elbette ülkede olanlar bizi de etkiliyor ama doktorluğumuzu etkilemiyor. Hastane çok özel bir yer.”

Hastane koridorlarında geleneksel kıyafetleri ve başörtüleri ile Müslüman Araplar, başlarında kipalarıyla Ultra-Ortodoks Yahudiler yan yana. Ama bu herkes için uygun olmayabiliyor. Farklı düşünenler de var.

Çocuk 9 yaşındaydı. Suriye’de süre gelen iç savaşta vurulmuştu. Onu sınırda İsrael askerlerine teslim ettiler. Derhal Saffed’deki Ziv tıp merkezine nakledildi. Yanında patlayan bir bomba yüzünden gözleri tehlikedeydi. O çocuk iyileşti.

Midesi bomba ile parçalanan bir kızı getirdiler. Daha 7 yaşındaydı. İyileşti. Çok sempatik bir kızdı. Hastanenin maskotu oldu.



Ziv Tıp merkezinde pek çok İsrael’li olmayan Arap da tedavi ediliyor. Bu haber yapıldığında o ana kadar 147 Suriyeli Arap tedavi edilmişti. İsrael komşusu olduğu Suriye’den iç savaş dolayısıyla kaçan ve sığınma hakkı isteyen mültecilere sınırlarını açmamasına rağmen yaralıları ve tıbbi yardıma ihtiyacı olanları din, dil, ırk, renk ayrımı gözetmeksizin kabul ediyor. İsrael hastanelerinde tedavi edilen bu insanlar taburcu edildikten sonra Ürdün veya Türkiye’deki mülteci kamplarına gönderiliyorlar.

Suriye’de savaş devam ederken, tehlikeli sınırı geçerek Suriyeli Sivil Toplum Kuruluşlarına insani yardım ulaştıran İsrailli gönüllüler yüz binlerce Suriyeliye yardım ediyor. Doreen Gold İsraelli bir aktivist. Yılda birkaç kez kılık değiştirip Suriyeli sivil toplum kuruluşlarına yardım götürüyor. Bu yardımlar Suriyeli ihtiyaç sahiplerine ulaştırılıyor. Gold yalnız değil. Onun gibi 200 İsrael’li gönüllü İsrael’in düşmanı Suriyelilere yardım götürüyorlar. All4Syrians adlı sivil toplum kuruluşuna bağlı olan Gold ve arkadaşları 2011 de savaş başladığından beri faaliyetteler. Bu sınır geçme olayı son derece tehlikeli. Üstelik sınırı geçenler bir de İsraelli olunca tehlike misliyle artıyor. Yakalanmaları durumunda başlarına gelebilecekleri kestirmek çok zor. Gold imzaladığı bir formda yakalanması durumunda İsrael’in kendisi için pazarlık yapmasını reddettiğini belirtti. Bu formu Arap, Durzi, Hristiyan kim olursa olsun tüm gönüllülerin imzalaması şart. Doreen Gold takma ismini kullanan ve iki çocuk annesi olan yardımsever, tehlikenin farkında ve her seferinde çok korktuğunu söylüyor. Kendisi 1994 yılından beri yardım kuruluşlarında görev alıyor. Tsunami, deprem veya sel sonrası zarar gören ülkelerde çalışmış biri.

Şimdi İsrael Meksika’da. Depremden sonra ilk yardıma gelen ekip. 70 kişilik arama kurtarma ekibinin yanında 25 kişilik bir mühendis ekibi de var. Meksika, bu ekibe, depremden sonra binaların ne kadar güvenli olduğunu öğrenmek için ihtiyacı olduğunu bildirdi. Birileri daha,   “yardıma hazırııııız!!!!”   beyanatları vererek reklam yaparken İsrael orada iş başında… Kol hakavod İsrael   (Helal sana, aferin İsrael) Evren düşünceyi değil, hareketi alkışlar…



Dünyanın her hangi bir yerinde bir felâket meydana geldiği zaman İsrael hükümeti, ordusu ve yardım kurumları bölgeye ilk yardım götüren ülkeler arasında oluyor. Haiti ve Nepal’deki depremde, Sri Lanka ve Japonya’daki tsunamide, Filipinler'deki fırtınada veya Türkiye, Hindistan, Meksika, El Salvador, Yunanistan, Ruanda, Ermenistan, Endonezya ve Yeni Gine’de ilk yardıma koşan İsrael’dir. İsrael ordu seyyar hastanesi dünyadaki en hızlı kurulan ve dünya sağlık örgütünün 3 yıldızla onurlandırdığı tek hastanedir.

Yahudi dünyası da, İslam dünyası da kendi takvimlerine göre yeni yıla girdiler. Hayırlı yıllar inşallah, barışa ümitlerle… Ümitsizliğe kapılmayın. Biz Yahudiler, denizi bile yarıp geçtik, bunu da başarırız, barışı da bir gün yapacağız inşallah…


Aaron Baruch  (Ankaralı)

(Sevgili kardeşlerim NAR TANELERİNE sevgilerimle....)


Kaynakça :
http://www.salom.com.tr/haber-88812-dunyada_araplar_icin_kemik_iligi_bankasi_kaydi_tutan_tek_ulke_Israil.html

Shalom gazetesi arşivleri

16 Eylül 2017 Cumartesi

MARAŞ OLAYLARI...


 

 

Sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım.

Maraş, ya da tam ismiyle Kahramanmaraş nerededir bilir misiniz? Güneydoğu Anadolu bölgesinde Adana’nın kuzeyindedir. Bu günkü yazımın konusu Maraş’ta 1978 yılının aralık ayında olan korkunç olaylarla ilgili. Bu olaylar hiçbir zaman yazılsın istenmedi, irdelensin istenmedi, hala da istenmiyor. Çünkü tehlike arz eden bir konudur. Sakat bir mevzuu yani. Elbette yazan oldu, çizen oldu ama sokaktan on tane adamı çevirseniz 9’u bilmez ne olduğunu, belki 10’u da bilmez. Eğer Alevi değilse… Ben bugün bu konuda bildiklerimi sizlerle paylaşacağım…

Türk halkının üç tane çok kırılgan, hassas fay hattı vardır.

1-    Sağ – sol görüş ayrılığı.

2-    Alevi – Sünni rekabeti.

3-    Türk – Kürt ayrımcılığı.

1978 Türkiye’sinde ülke üzerinde emelleri olanlar bu çok hassas konuları kullanarak isteklerine ulaşmaya çalışmışlardır. Buna siyasetçiler de dâhildir, askerler de, polis de, Milli İstihbarat Örgütü de, (MİT) hatta yabancı güçler de…

5 Haziran 1977 seçimlerinde Ecevit liderliğindeki CHP 213 milletvekili ile birinci parti olma başarısını göstermişti. Türkiye “Karaoğlan” sloganları ile inliyordu. Ne ki, bu sayı CHP’nin tek başına iktidar olması için yetmiyordu. Demirel diğer partilerin desteğini alarak 2. Milli Cephe hükümetini kurdu. (41. Hükümet)  Ancak bu hükümetin ömrü uzun olmayacaktı.

Ecevit Güneş Motel’de yapılan pazarlıklar sonucunda 11 Adalet Partisi milletvekilini bakanlıklar vererek kandırdı. Adalet Partisinden istifa eden bu milletvekillerini de yanına alan Ecevit, Demirel’in 41. Hükümetini devirdi. Türkiye tarihine “motel hükümeti”  adıyla anılan 42. Hükümeti kurdu. Bu hükümet öyle bir hükümetti ki kaçakçılıktan sabıkası olan ve Adalet Partisinden istifa ederek CHP’ye geçen Tuncay Mataracı Gümrük bakanı olmuştu. Düşünün artık. (Tuncay Mataracı 12 Eylül darbesinden sonra yargılandı, rüşvet almaktan suçlu bulundu, 10 yıl hapis yattı.) İktidar olmak için şerefinden, gururundan bu kadar çok taviz veren bir hükümet daha ülke tarihinde yoktur.

Gelelim Maraş’a. Ecevit hükümeti Maraş’ta kadrolaşmaya başladı. Bu, sağ görüşün daha yoğun olduğu şehirde gerginliğe sebep olmaktaydı. Tüm ülkede sağ sol çatışmalarının   yaşandığı o günlerde, Maraş’ta huzursuzluk had safhada idi. Sık sık hadiseler çıkmaktaydı.

 

OLAYLAR BAŞLIYOR

16 Aralık günü komünizm karşıtı Cüneyt Arkın’ın “Güneş Ne Zaman Doğacak” filmi gösterilmeye başlandı. Sağcılar (yani ülkücüler-bir başka deyişle MHP partisi ve Türkeş taraftarları) cıvar illerden, köylerden, kasabalardan traktörlerle insanları sinemaya taşıyorlardı.

19 Aralık günü 20.00 seansında gösterim sırasında salonda müthiş bir patlama oldu. Bu, esasında sadece panik yaratmaya yarayan bir ses bombası idi. Kimseye bir şey olmadı. Bombayı elbette olayları fitillemek için bizzat ülkücüler koymuştu.

Ülkücüler  “komünistler Moskova’ya, başbuğ Türkeş, Müslüman Türkiye, milliyetçi Türkiye” sloganları ile CHP il binasına ve PTT’ye saldırdı.

20 Aralık’ta, ülkücüler Aleviler ’in kahvesinde toplu katliam yapmak isterler. İçeride bulunan 82 yaşındaki Alevi dedesi Kureyşanlı Gıjjik dede (Sabri Özkan) kapıya çıkar ellerini açar “beni öldürmeden buraya giremezsiniz” der. Anında vücuduna isabet eden 12 kurşunla oracıkta ölür. Olaylar artık Alevi-Sünni çatışmasına dönmüştür.


21 Aralık’ da TÖBDER’e bağlı 2 solcu öğretmen sokak ortasında öldürülür. Cenaze ertesi gün kaldırılacaktır. Solcular ellerinden geldiğince büyük bir kortej hazırlarlar. Niyetleri gövde gösterisi yapmaktır. Sabahleyin hastaneye gelerek cenazeleri almak isterler. Başhekim otopsi yapacağız diyerek cenazeleri vermez. Bu arada  civarda Ülkücüler toplanmaya başlamıştır. Saatler geçmesine rağmen cenazeler bir türlü verilmez. Ülkücüler giderek daha kalabalıklaşmaya başlarlar. Gizli bir irade bu iki gurubu karşı karşıya getirmek için elinden geleni yapmaktadır. Nihayet cenazeler verilir. Kortej yürüyüşe geçince ülkücüler “din elden gidiyor, komünistlerin cenaze namazı kılınmaz, komünistler Ulu Cami’yi yakıyor, Alevilere ölüm” sloganlarıyla saldırırlar. Çok kalabalıktırlar. O zamanki adıyla Toplum Polisi araya girmeye kalkar. Havaya ateş açar. Ancak çok yetersizdir. Solcular dağılır. Cenazeler yerde kalır, kaldırılamaz. Üç solcu öldürülmüştür. O gece Alparslan Türkeş İKA haber ajansına “hükümetin düşmesi belki yarın, belki yarından da yakın” diyecektir.


KATLİAM BAŞLIYOR


Bu arada şehre 26 seyyar piyango satıcısı gelir. Bu kişilerin kim olduğu hiçbir zaman resmi kayıtlara geçmedi. Muhtemelen MİT ajanlarıydı. Şehirde evler kırmızı boyayla işaretlenmeye başlanır. Kimi evlere üç hilal konur, kimi evlere “katil Ecevit” yazılır. Başka işaretler de konur.


23 Aralık’ta ölen üç solcunun cenazesi vardır. Valilik durumun gerginliği dolayısıyla sokağa çıkma yasağı ilan eder. Ancak dinleyen kim? Bu arada polis muhtemel bir polis-halk çatışmasına engel olmak üzere geri çekilmiştir. Bak bak bak… Olayları engellemek için alınan karara bak! Sokağa çıkma yasağına kimse uymaz. Valinin de bunu engelleme gücü yoktur. Devlet tam bir aciziyet ve beceriksizlik içerisindedir. Şehirdeki az sayıda asker de, “kışlaya baskın oldu, Aleviler kışlaya saldırdı” diyerek geri çekilmiştir. Olay Ülkücü-Alevi çatışmasına dönmüştür ve şehirde Aleviler’i koruyacak kimse kalmamıştı.


Zamanın iç işleri bakanı asker kökenli İrfan Aydın bir gün evvel Maraş’a gelmişti. Emekli Orgeneral derhal garnizon komutanı 2nci Ordu Komutanı Orgeneral İbrahim Şenocak’ı arar. “Olaylara derhal müdahale edin” der. İbrahim Şenocak iç işleri bakanı olan eski komutanına “sizi severim paşam, ama emirleri Ankara’dan alırım” der. Yani sizin anlayacağınız askerin olaylara karşı bu şekildeki tutumunu Ankara emretmiştir. Yani Genel Kurmay. Yani genelkurmay başkanı Orgeneral Kenan Evren. Hayret ettiniz değil mi?  Bakın, inanmıyorsanız size şunu da yazayım. Daha sonraları 12 Eylül Belgesi VDO’sunda Kenan Evren aynen şunları söyleyecektir. “İhtilali yapmak için şartların olgunlaşmasını bekliyorduk”  Ama şartlar olgunlaşana kadar birkaç yüz, belki birkaç bin kişi ölmüş, yaralanmış, tecavüze uğramış, yerinden yurdundan olmuş önemli değil. Yeter ki şartlar olgunlaşsın. Vayyy be!


Bundan sonrasını çok detaylı yazmayacağım. Ne benim ne sizin mideniz kaldırmaz. Kıyım üç gün sürer. Ülkücüler, bıçaklarla, baltalarla, odunlarla Alevilerin evlerini basarlar. Kıyım başlar. Öldürürler, öldürürler, öldürürler… Tecavüz edilen kadınlar, küçücük kızlar… Ağaçlara çarpılarak katledilen çocuklar… Dehşeti yaşar Maraş…


Ecevit derhâl genelkurmaya emir verir “Maraş’ta olaya derhal müdahale edin.” Genelkurmay’ın cevabı inanılmazdır. NATO’nun en büyük ikinci ordusunun genelkurmayı “yeterince gücümüz yok” der.


Kapalı kapılar arkasında pazarlık devam etmektedir. Hâki güç  Türkiye’ye hâkim olmak için sıkı yönetim istemektedir. Pazarlık katliamın devam ettiği 3 gün süresince devam eder. Sonunda 12 ilde sıkıyönetim ilan edilir.




Sıkıyönetim ilanından sonra Maraş’a Bolu’dan birlikler kaydırılır. Birlik komutanı yarbay şehre gelir gelmez, Valiliğe yürümekte olan ve “bakanın kellesini isteriz” diye slogan atan Ülkücü kalabalığa “ateş” emri verir. Ateş açılır ve olaylar anında durur.


Ecevit daha sonraları şunu söyleyecektir. “Olayların akışı bende demokrasiyi sona erdirmek için bir takım hazırlıkların planlanmakta olduğu izlenimi vermiştir.”


Neticede Maraş katliamı iç işleri bakanı İrfan Aydın’ın başını yer. İstifa eden içişleri bakanın yerine Hasan Fehmi Güneş gelir. Daha sonraları açık açık şöyle der:


“MİT hiçbir istihbarat vermediği gibi olaylara çıkmasına de yardımcı olduğu kanaatini taşıyorum. Tüm bakanlığım boyunca içişleri bakanı olduğum halde MİT’ten hiçbir yardım alamadım.”


Maraş katliamı Türkiye Cumhuriyeti derin devleti tarafından organize edilmiştir. Nokta.


Neticede resmi kayıtlara göre çoğu Alevi 111 kişi ölmüştür. Aleviler ölenlerin çok daha fazla olduğu görüşündedir. Kadınlara kızlara tecavüz edilmiştir. Devlet katliamdan hemen sonra Alevilere “sizi burada korumamız imkânsız, gidin” diyecektir. Maraş’ta yaşayan Aleviler ‘in %80 i mallarını, mülklerini, köklerini ve Maraş’ı terk ederler.


12 Eylül ihtilalinden sonra mahkemeler kurulur. 29 idam 7 müebbet ve çeşitli hapis cezaları çıkar.  Ama Yargıtay kararları, aflar filan neticede 1991 yılına geldiğinde cezaevlerinde Maraş olayları yüzünden hiçbir sanık kalmaz. İşin ilginç tarafı 68 sanığa ulaşılamaz. Halen ulaşılamamıştır. O 26 seyyar piyangoculardan da hiç biri bulunamaz.


Bir ilginç nokta da, Amerikan konsolosluğunda görevli birisi olaylardan evvel şehrin demografik yapısı hakkında bir sürü sorular sormuştur. Sonra ortadan kaybolur. Bu şahıs, Çorum ve Sivas olaylarından evvel de bu kentlerde bir sürü insanla konuşmuş ve sorular sormuştur. Kimdir bu Amerikalı? Ne istemektedir? Neyin nesidir? Esasında bilenler muhakkak biliyorlardır. Ama açıklamazlar. Üstelik önemli de bir adamdır. Bu adam Amerikan konsolosluğunda ikinci kâtip Alexander Peck’tir. Ben bu kadar bilgiye ulaşabiliyorsam yetkililer kim bilir ne kadar çok şey biliyorlardır.


Yazıklar olsun. Başka diyecek bir şey bulamıyorum.


Bu hafta da bu kadar sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım.


Sevgiyle kalın, hoşça kalın…


Aaron Baruh  (Ankaralı)


 


Kaynakça:


Henüz Ağıtı Yazılmamış Maraş Katliamı – Ayşe Hür – Sayın hocama saygı ve teşekkürlerimle…


Maraş Katliamı Belgeseli –CNN- Ali Mansur Çelik https://www.youtube.com/watch?v=7kh19bpAwjE

Maraş katliamı – Vikipedia ansiklopedisi


Maraş katliamında neler olmuştu – Bianet-


 

9 Eylül 2017 Cumartesi

GÖZE GÖZ - DİŞE DİŞ…


 

 




Sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım.

Münih'te İsrael'li sporcuların öldürülmesinin üzerinden yıllar geçti. Acısı dinmedi...

Şu kadarını söylemeliyim ki, bugün yazdıklarımı derinlemesine araştırırken okuduklarıma ve duyduklarıma kendim bile inanamadım. Olayın tümü  gerçekten ancak filmlerde rastlanabilecek türden,  ama % 100 gerçek. 

Bu macerayı tam yaşandığı gibi, detayları ile yer, zaman ve kişileri belirterek, sağlam kaynaklardan öğrendiklerimle ve kaynaklarımı da belirterek size  dosdoğru aktarmaya çalışacağım.  Kısa olmayacak, ne yazık ki olamayacak...

GİRİŞ :

İsrael, komşuları Arap ülkelerinin savaş hazırlığında olduğunu fark edince, 1967 yılının 5 Haziran günü sürpriz bir saldırı gerçekleştirir. 6 gün savaşı da denilen üçüncü İsrael Arap savaşı başlamıştır. İsrael, Mısır'dan tüm Sina yarımadasını, Suriye'den Golan tepelerini, Ürdün'den ise Batı Şeria'yı ve Doğu Kudüs'ü alır. Araplar kelimenin tam anlamıyla tuş olmuşlardır.  

Batı Şeria'da 100 binlerce Arap,  İsrael'in ele geçirdiği  topraklarda kalmışlardı. 1  milyon 3 yüz bin Arap evlerini terk etti. Mülteci durumuna düştüler. İsrael egemenliğinde yaşamak istememişlerdi.  Hiç bir Arap ülkesi onları kabul etmiyordu.  Birisi hariç. Ürdün. Ürdün bu insanları mülteci statüsü ile kabul etti.  Ancak onlar, yedikleri kaba sıçmakta gecikmediler.  Ürdün'ün iç işlerine karışmaya başladılar. Bu arada, merkezini Ürdün'e taşıyan Yaser Arafat'ın liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü, (FKÖ)  İsrael'e karşı, terör saldırılarında bulunmaya başladı. Tabii İsrael bu saldırılara misli ile cevap veriyor, Ürdün de bundan büyük zarar görüyordu.  

Filistinli Arap'lar, Ürdün'ün bazı kesimlerini,  kurtarılmış bölge olarak görüyorlardı.  Ürdün ordusu çok huzursuzdu. Kral  Hüseyin, bir askeri kampı ziyaretinde,  tankın  antenine takılı sutyen gördü. "Bu ne böyle" diye sordu. Tankın komutanı “kadın olduğumuzu gösteriyor, savaşmamıza izin vermiyorsunuz" dedi.

Kral Hüseyin'in sabrı artık taşmıştı.  1971 Eylül'ünde  ordusuna  "atın bu herifleri ülkemden " emrini  verdi. 

Filistinli teröristlerle Ürdün ordusu  savaş tutuştu.   7-8 bin kişi öldü. Sonunda Filistinli Arap'lar Lübnan'a kaçtılar.  Bu olay tarihe KARA EYLÜL  olarak geçti.

Bu arada Arafat da merkezini Beyrut' a taşıdı ve burada örgütünün içinde gizli, ayrı bir birim  kurdu. Adını da KARA EYLÜL  koydu.  Kara Eylül, Filistin halkının düşmanlarına her fırsatta merhamet göstermeden saldırmak üzere  teşkilatlandırıldı.  Kontrolsüz bir  gruptu.  Ebu Yusuf liderliğe, Ali Hasan Salameh de   operasyon şefliğine  atandı.

Salameh'in lakabı kana düşkünlüğü yüzünden adı KIZIL PRENS'e çıkmıştı.  Kara Eylül Ürdün'e karşı birçok eylem yaptı. Bu eylemler bizim konumuz değildir. Onun için söz etmeyeceğim.  Fakat esas eylemlerini İsrael'e karşı yaptılar ve uzun bir zaman İsrael'in başına bela oldular. Bu örgütün bütün liderleri tek tek yakalanıp infaz edilecek, İsraieloğullarına dokunmaya kalkanlar bunu canlarıyla ödeyeceklerdir. Son olarak şer yuvasının merkezi  de eşi benzeri olamayan bir  operasyonla yeryüzünden  silinir. Bu yazımda, İsrael ile Kara Eylül örgütünün yıllar süren  kanlı hesaplaşmasını  anlatmaya çalışacağım... Daha evvel hiç yazmadığım Kızıl Prens Ali Hasan Salameh’in sonunu da yazmak bu yazıma nasip oldu.

Giriş  tamam, şimdi artık başlayabiliriz...

 

MÜNİH :

5 Eylül 1972. Kara Eylül örgütünün 8 militanı  Münih Olimpiyat köyünü basar. İsrael'li sporcuların  kaldıkları binaya girerler. Kendilerine mani olmaya kalkan 2 İsraelli sporcuyu öldürürler. Gürültüye uyanan birkaç sporcu pencereden atlayarak kurtulur. Teröristler,  geri kalan 9 sporcuyu rehin alırlar. Alman polisi derhal olay yerine gelir ve binayı kuşatır. İsrael başbakanı Golda Meir  Almanlara  Sayeret Matkal'i  (İsrail'in en elit komandoları ve anti terör birimi)  göndermeyi teklif eder.

Almanya nazikçe bu isteği geri çevirir. Oysa Almanya'da böyle bir anti terör birimi yoktur. Dahası bu tip bir olaya ordunun karışması da  Alman yasaları gereği imkânsızdır. Poliste de bu teröristlerle başa çıkabilecek bir ekip bulunmamaktadır.

Neticede Almanların inanılmaz beceriksizlikleri yüzünden rehin alınan 11 İsrael'li  sporcu hayatını kaybeder. Sekiz teröristten  beşi öldürülür. Bir de Alman polisi ölür. Üç terörist sağ olarak yakalanır. Onlar da bir  müddet sonra yine bir rehine operasyonunda, rehinelere karşılık  serbest bırakılırlar. .  

Olay işitilir işitilmez,  Golda Meir,  Ramsad (MOSSAD başkanı) General Zvi Zamir'i  Almanya'ya  göndermişti. Almanlar devamlı olarak rehineleri kurtaracaklarını söylüyorlardı.  Ramsad sonunda bütün sporcu vatandaşlarının  ölümünü gözyaşları ile seyretti. Teröristler kendilerini KARA EYLÜL olarak tanıtıyorlardı. Ramsad yeni düşmanının kim olduğunu öğrenmişti...

 

İSRAEL – BAŞBAKAN GOLDA MEİR’İN OFİSİ

General Aharon Yariv  (eski AMAN şefi-başbakanın terörizm danışmanlarından )  ve General Zvi Zamir (Ramsad-MOSSAD başkanı)  Golda Meir'in karşısında oturmaktaydılar.  Golda'nın Münih katliamından sorumlu olanların cezasız kurtulmalarına izin vermeyeceği açıktı. Her iki general de tam da bunu teklif etmeye gelmişlerdi. Yılanın başı ezilmeli bütün liderleri öldürülmeliydi. Golda'dan izin istiyorlardı. Golda yavaş bir sesle neredeyse kendi kendine konuşur gibi önce soykırımdan bahsetti.  Çağlar boyu Yahudilerin çektiklerini anlattı.

"Bugün hala Avrupa'da elleri bağlı Yahudiler öldürülüyor"  diye söylendi. Nihayet başını kaldırdı ve yavaşça "gönderin çocukları" dedi. 

"Tanrının gazabı operasyonu"   başlamıştı. Dünya daha evvel bu çapta bir operasyonu hiç görmemişti.

 

TANRININ GAZABI OPERASYONU  

MASSADA (Mossad içinde bir birim) bu operasyonu  uygulamak üzere görevlendirilir.  Bölümün başında Mike Harari vardır.  Harari  çok titiz bir yöntem belirler  ve uygulamaya koyar. Adamlarını  Mosad’ın suikast timi Kidon’dan seçer. Sistemi titizlikle belirler.

İlk önce bir ekip hedefi bulacak ve onun kimliğini   kesin olarak  saptayacaktı. Peşinden başka bir ekip hedefi takibe alacak,  resimler çekilecek, hedefin alışkanlıkları, arkadaşları tespit edilecekti. Adresi, gittiği kafeler, barlar, restoranlar öğrenilecekti. Günlük programı saat saat  bilinmeliydi. Bir başka küçük ekipse lojistikle meşgul olacaktı. Arabaları kiralayacak, otel rezervasyonlarını yapacak, icabında güvenli evler ayarlayacaktı. Bir  de iletişimden sorumlu ekip olacaktı. Ayrıca ekipte, gerektiğinde sahte evrak yapabilecek kabiliyetli insanlar da bulunmaktaydı. Hedefin bulunduğu şehre en son vurucu tim gelecekti. Şehirde, vurucu tim,  silahlı başka bir ekip tarafından korunacaktı. Koruma ekibi,  olayın olacağı noktanın  yakınında motoru  çalışan bir arabada  bekleyecek,  vurucu timi önceden belirlenen kaçış rotalarından kaçırarak güvenli bir şekilde olay yerinden uzaklaştıracaktı.  İcabında silah kullanarak vurucu timi koruyacaklardı. Operasyon tamamlanır tamamlanmaz vurucu tim ve koruma ekibi ülkeyi terk edecekti. Şüpheliyi bulan ve izleyen ekip operasyondan evvel ülkeyi terk  etmiş olacaktı. Geri kalan ekipler kiralık arabaları iade edecekler, bütün izleri temizleyecekler ve peşinden onlar da ülkeyi terk edeceklerdi. Bütün ajanlar sahte pasaportlarla seyahat edeceklerdi. Mossad işte böyle Mossad oldu. Bedava şöhret yok…

Ve ilk hedefi buldular.  Wael Zwaiter.  (Bu isim MOSSAD kitabında Adel Zwaiter olarak geçmektedir. ) Wael Zwaiter Libya konsolosluğunda çalışan ünlü bir edebiyatçının oğlu idi. Mütevazı, sessiz, sakin yumuşak barışçı bir insandı. Bu görüntüsünün arkasında, esasında Kara Eylül örgütünün Roma'daki operasyonlarını yürüten acımasız, fanatik bir İsrael düşmanı idi.

 Wael  Zwaiter, tatillerini İsrael'de geçirmek isteyen iki İngiliz kız bulur. Kızlar El-Al Hava Yollarından İsrail'e gitmek üzere bilet almışlardır. Fakat tatillerinin ilk birkaç gününü Roma'da geçirmektedirler. Wael Zwaiter iki yakışıklı Filistinli genci kızları tavlamaya  gönderir. Filistinli  kazanovalar kızları yatağa atmakta gecikmezler. Ayrılık saati geldiğinde gençlerden  biri kızlara  Batı Şeria'da yaşayan ailesine verilmek üzere bir teyp verir. Şapşal kız tereddütsüz kabul eder. Roma hava alanında bavul bir engele takılmaz. Uçağa yüklenir.  Kara Eylül örgütü elemanları teybin içini boşaltarak basınca duyarlı  bir bomba  yerleştirmişlerdir.  Uçak belirli bir irtifaya çıkınca bomba patlayacak ve bütün yolcular öleceklerdir.

Sayın arkadaşlar, bu bir filim değil gerçek. Düşünebiliyor musunuz? Havada patlayan bir bomba. Kontrolsüz bir şekilde düşmeye başlayan paramparça bir uçak ve içinde dehşetin ta kendisini yaşayan  masum yolcular, kadınlar, çocuklar...

21 Şubat 1970 de benzeri bir bomba Swissair uçağına konulmuş 38 yolcu ve 9 mürettebat toplam 47 kişi hayatını kaybetmişti.

O tarihten sonra, bu tip bir bombaya karşı El-Al uçaklarının  kargo bölümleri, kalın çelik bir zırhla kaplanmaya başlandı. Neyse ki, Wael  Zwaiter'in bundan haberi yoktu.  İngiliz kızların bindiği El-Al uçağı belirli bir irtifaya çıkınca bomba patladı. Fakat zırh sayesinde uçağın gövdesi bir zarar görmedi. İsrael devleti aldığı önlemler sayesinde yolcular kurtulmuştu.

(Seni seviyorum İsrael, sana güveniyorum.)

Kırmızı uyarı ışığını gören pilot en yakın hava alanına mecburi iniş yaptı. Sorguya çekilen İngiliz kızlar sevgilileri ile olan ilişkilerini anlattılar. Olay açığa çıkar. Ancak Filistinli Kazanovalar çoktan İtalya'yı terk etmişlerdi.  Fakat Wael  Zwaiter hala Roma'dadır.

Vurucu tim İtalya'ya gelince bir kaç gün Wael Zwaiter'i takip ederler. Resimler çekilir. Şüphe yoktu. Kuzu postuna bürünmüş kurdun foyası meydana   çıkmıştır. 16 Ekim gecesi evine dönen Filistinli, apartmanının  girişinde, asansöre binmek üzere iken David Molad ve arkadaşı ile karşılaşır.  David  ve arkadaşı, Wael Zwaiter'i kurşun yağmuruna tutarlar. Filistinli Arap, vücuduna isabet eden 0.22 kalibrelik 12 kurşunla kalbura döner. . Anında oracıkta geberir.

Vurucu ekibin lideri David Molad henüz 22 yaşındaydı.

Şimdi ikinci hedefe odaklanmalıydılar…

1969 yılında  Ben Gurion'a  Kopenhag'da  bir suikast planlanır.  Mossad önceden haber alır ve Danimarka polisini uyarır. Üç kişi tutuklanır. Milliyet gazetesi bu haberi 24  Mayıs 1969 tarihli nüshasında ikinci sayfadan verir. Mossad iz peşindedir. 21 Şubat 1970 de sabotaj sonucu düşen   ve 47 kişiye mezar olan Swissair uçağı  soruşturması da aynı ize çıkar.

Dr. Hamshari Paris'te karısı ve kızı ile yaşamakta olan saygın bir profesördür.  Esasında KARA EYLÜL örgütünün Avrupa'daki ikinci komutanıdır. Yeni hedef artık belli olmuştur.  Mossad ekipleri Paris'e doğru yola çıkarlar.  

Koyu İtalyan şivesiyle Fransızca konuşan bir gazeteci  Dr.Hamshari'yi arar ve Filistin davasına sempatisi olduğunu, kendisi ile bir röportaj yapmak istediğini söyler. Uzaklarda bir kafede randevu verir. Profesör  hiç bir şeyden şüphelenmez. Randevuya gider. O evden çıktıktan sonra iki MOSSAD ajanı profesörün evine girer. "Oyuncakçı" lakaplı MOSSAD ajanı yanında getirdiği bombayı telefonun bulunduğu masanın altına yerleştirir. Ertesi gün ajanlar profesörün kızı ile karısının evden çıkmasını beklerler. Sonra kendisini telefonla ararlar.

-Profesör Hamshari ile mi görüşüyorum diye sorar telefondaki ses.

-Evet?

Sonra müthiş bir patlama duyulur. Hamshari çok ağır yaralanır. Hastanede üç gün can çekiştikten sonra ölür.  

Bu arada İsrael Başbakanı Golda Meir  Mossad faaliyetleri üzerinden sivil kontrolün gevşemesi halinde pek çok yanlışın yapılabileceğini ve bunun da İsrael'e çok büyük zararlar vereceği endişesini yaşıyordu. Yani bugünkü deyimi ile “derin devletten” korkuyordu. Bunun için Tanrı'nın Gazabı Operasyonu'nu sıkı denetim altında tutmaya karar verdi. Terörizm konusundaki  danışmanlarından  efsanevi General Yigal Alon,  savunma bakanı olan Moşe Dayan ve kendisi   X komitesini   oluşturdular. Mossad her hareketinden evvel X komitesine bilgi veriyor ve operasyon için izin alıyordu. Her şey denetim altında  idi.

Bu İsrael'in devlet olma anlayışıdır. Bu gün de aynen bu anlayış mevcuttur. Bu devlette cumhurbaşkanları bile başlarına buyruk hareket edemezler. Edenler hesabını verirler. Bu da benden birilerine kapak olsun...

Kaldığımız yerden devam edelim.

Hamshari'nin ölümünden birkaç hafta sonra  Tanrı'nın Gazabı Operasyonu'nun sorumlusu Mıke Harari ile Jonathan Ingleby adındaki arkadaşı Kıbrıs'a gelirler ve Nicosia'daki Olympia oteline yerleşirler. Hüseyin Abd el Hir adlı bir filistinli'nin peşindedirler. Hüseyin Kara Eylül'ün Kıbrıs'taki adamıdır. Rusya ve Doğu Bloku ülkelerinde Arap casusların,  teröristler eğitilmesi,  silah, patlayıcı ve diğer malzemelerin temini ile ilgilenmektedir.

İsrael'li ajanlar,  Arap bağlantıları ile Kıbrıs'a buluşmak için geldiklerinde,  Hüseyin tarafından ortadan kaldırılmaktaydılar.  Aynı zamanda Hüseyin,   Arap teröristlerin İsrael'e sızmasından da sorumluydu. Yani kırdığı ceviz kırkı geçmişti. Hüseyin X komite tarafından ölüme mahkûm edilmişti.

O gece Hüseyin otel odasındaki yatağına girdi. Jonathan Ingleby adamın uyuduğundan emin olduktan sonra elindeki uzaktan kumandanın düğmesine bastı. Otel müthiş bir patlamayla sarsıldı.  Resepsiyon görevlisi Hüseyin'in odasına  koştu.

Hüseyin Abd el Hir'in kanlı kafası tuvaletin içine sıkışmış kendisine bakıyordu, görevli bayıldı...

Kara Eylül onun yerine yeni bir ajan gönderir. Filistin'li Nicoisa'ya  gelir gelmez KGB bağlantısı  ile buluşur. Oteline döner. Işıklarını kapatır ve yatağına uzanır. Aynı anda yatağının altındaki bomba patlar ve Filistinli selefiyle aynı kaderi paylaşır.

 

KARA  EYLÜL  İNTİKAM  PEŞİNDE

 

Kara Eylül örgütü liderlerini peş peşe kaybetmeye başlamıştı. Acil  önlemler almaları
gerekiyordu. Bu arada intikam planları da yapmaktaydılar. 26 Ocak 1973 de   Moşe Hanan İshai isimli İsrael’li ajan Madrid'de bir arkadaşı ile  buluştu. Esasında buluştuğu arkadaşı Filistin'li idi ve onun muhbiriydi. Ne var ki Filistinli, ikili oynuyordu. Aynı zamanda   Kara Eylül örgütünün ajanı idi. Kafenin çıkışında iki adam karşılarına dikilir. Filistinli kaçar. Adamlar silahlarını çektikleri gibi Moshe'yi kurşun yağmuruna tutarlar. Moshe oracıkta ölür. Bir kaç gün sonra Moshe'nin emekli bir MOSSAD ajanı olduğu ve esas isminin Baruch Cohen olduğu meydana çıkar. Bir başka İsrael'li ajan   Zadok Ophir   Brüksel'de bir kafede vurulur. Ağır yaralanır fakat ölmez.

Kara Eylül ataklarına devam etmektedir. İsrael'in Londra konsolosluğunda çalışan askeri ateşe Dr.Ami Shechori    bombalı bir mektupla öldürülür. Mektubu Kara Eylül göndermiştir.

Emekli bir iki ajanı öldürerek hiç bir yere varamayacaklarını anlayan  Yaser Arafat ve yardımcısı Kızıl Prens Ali Hasan Salameh büyük bir intikam planı hazırlamaya başlarlar. Bir yolcu uçağını kaçırmayı  planlamaktadırlar. Filistinli intihar komandolar uçağı Tel-Aviv’in merkezine düşüreceklerdir. 100lerce kişinin, ölmesi söz konusudur. Plana bak plana... Sanki 11 Eylül saldırılarının erken provası gibi. Ama başaramazlar. Çünkü karşılarında Mossad vardır. Ülkesini, insanlarını, liderlerini koruyan bir avuç  kafası çalışan kahraman insan...

MOSSAD muhbirleri bu hazırlıkları haber alırlar. Sorumluların bulunup durdurulmaları gerekmektedir. Zamana karşı bir yarış başlar. Mossad ipuçlarını biri birine ekleyerek düğümü çözmeye çalışmaktadır.  İzler  onları Paris'e götürür.

Buradaki üç - beş   Kara Eylül örgütü ajanını takibe alırlar. Bir gece genç Kara Eylül ajanlarının arasına  yeni biri katılır. Bu diğerlerine göre  daha yaşlıdır. Ancak kim olduğunu çıkaramazlar. Resimlerini çekerler. Resimler Mossad'ın merkezine gönderilir.  Adamın kim olduğu anlaşılır.  Bu adam azılı bir İsrael düşmanı olan Kara Eylül'ün üst düzey yöneticisi Basil al Kubaissi'dir.

Basil al Kubaissi  aslında kuzu postuna bürünmüş  bir kurttur. Tanınmış bir akademisyen, Beyrut'taki Amerikan Üniversitesinde hukuk  profesörüdür. Fakat esasında bu adam 1956 da Irak Kralı Faysal'a, ABD ve Paris'te iki kez Golda Meir'e tertip edilen suikast girişimlerinden  sorumlu idi.  Bu azılı İsrael düşmanı daha sonraları   Filistin Kurtuluş Cephesine katılır ve George Habbaş'ın yardımcısı olur. 30 Mayıs 1972 de LOD havaalanında Arap ve Japon teröristlerin halkın üstüne rastgele ateş açmaları olayını planlar. Hadisede çoğu Porto - Rikolu  26 kişi ölür. Şimdilerde Kara Eylül örgütünün üst seviye yöneticilerindendi.  Çılgın suikast uçağı projesini gerçekleştirmeye uğraşmaktaydı.  Muhakkak durdurulmalıydı.

6 Nisan 1973. Akşam yemeğini yiyen Basil al Kubaissi  oteline dönmekteydi. MOSSAD'ın vurucu timi pusuya yatmış beklemekteydi. Birisi sarı peruk takmış iki kişi sokakta yerini almış, kaçış ekibi ise motoru çalışan bir arabada etrafı kollamaktaydı. Kubaissi yaklaşırken sokaktakiler yavaşça silahlarına davranırlar ve emniyetlerini açıp mermiye namluya sürerler.  Fakat tam o sırada beklenmedik bir şey olur. Kubaissi'nin yanına havalı bir araba yanaşır ve camdan sarışın bir kadın adama seslenir. Aralarında kısa bir konuşma olur ve Kubaissi arabaya binerek uzaklaşır. Vurucu tim çılgına döner. Hayal kırıklığı içerisindedirler. Bu kadar planlamışken, bu kadar yaklaşmışken hedef, bir fahişe yüzünden ellerinden kurtulmuştu. Ekip lideri 22 yaşındaki David Molad  arkadaşlarını yatıştırır. Beklemeye devam ederler. Nitekim 20 dakika sonra araba geri gelip Kubaissi'yi aldığı yere geri bırakır. Adam oteline doğru yürümeye başlar. David ve arkadaşı karanlıktan bir anda çıkarlar ve şarjörlerini adamın üstüne boşaltırlar. 9 mermi yiyen Kubaissi orada ölür ve dünya bir mikroptan kurtulur.

1973 yılına gelindiğinde Kara Eylül Örgütü militanları küçük gemiler satın alıp bunlara patlayıcılar yükleyerek İsrael limanlarına göndermeyi planlamaktaydılar. Gemileri, limanlarda patlatarak pek çok kişiyi öldürecekler ve o limanı da, uzun süre kullanılamayacak hale getireceklerdi. Mossad'ın,  David Molad liderliğindeki
vurucu timi, yalnız  bu planları engellemekle kalmadı, bunu planlayanları da bertaraf etti. Teker teker, hepsini indirdiler.

İsrael, Kara Eylül Örgütü'ne öldürücü darbeyi vurma fırsatını Nisan 1973 tarihinde yakaladı. Mossad müthiş bir plan yaptı. Bu plana göre 5 hedef aynı anda bir gecede imha edilecekti.

Birinci hedef,  Beyrut'taki  Rue Verdun Caddesinde  bulunan bir binaydı. Bu binada üç üst düzey örgüt üyesi yaşamaktaydı.

Ebu Yusuf:  El fetih üst düzey komutanı.

Kemal Advan: El Fetih ileri seviye operasyonlar komutanı ve İsrael topraklarındaki Kara Eylül eylemlerinin sorumlusu.

Kemal Nasser: El fetih sözcüsü.

Bu adamların üçü  de, aynı zamanda, Kara Eylül  Örgütünün yöneticileriydi.

İkinci hedef,   Beyrut'ta bulunan Rue Khartum'daki bir bina. Burası George Habash'ın lideri olduğu Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nin genel merkezi idi. Çok sayıda terörist binada bulunmaktaydı.


Diğer üç hedef  ise FKÖ merkez garajı, el bombaları ve patlayıcı imal eden bir atölye ve  bir eğitim merkezi idi. 

Bu çok çok riskli, müthiş bir koordinasyon isteyen bir operasyondu. Neticede bütün harekât  düşman topraklarda yapılacaktı. Hem de aynı anda, hem de gece gece. Tam bir sürpriz saldırı... Plan  Golda Meir'e sunuldu. Golda kabul eder  ve yeşil ışık yakar...

Ne cesaret be... Ne kadınmış... Golda ile ilgili bir espri vardır, Golda neden hep pantolon giyermiş diye sorarlar...Cevap oldukça enteresan: Taşş....   Gözükmesin diye...  Yani kim demişse, haklı be...


Okuyunca siz de  göreceksiniz ki, böyle bir operasyonu gerçekleştirmek için olağan üstü organizasyon, olağan üstü cesaret, olağan üstü  beceri ve olağan üstü eğitim  gerekmekteydi. Ve İsraeloğulları bunun üstesinden gelebilirlerdi...

GENÇLİK PINARI OPERASYONU:

Mossad, Yaser Arafat'ın yardımcıları olan bu üst düzey örgüt yöneticilerinin Beyrut'ta Rue Verdun caddesinde aynı apartmanda kaldıklarını tespit etmişti.  Elit Sayeret Matkal komandoları yapacakları eylemin provalarını Tel-Aviv dışında terkedilmiş bir binada yapmaktaydılar. Çok sayıda komando ve paraşütçü harıl harıl eyleme hazırlanıyorlardı. Bir gece provaları denetlemeye gelen  Dado,   "El'azar – İsrael Genel Kurmay başkanı"  genç teğmen Avida Shor'un yanına yaklaşır.

-Beyrut'taki bir binayı havaya uçurmak için 120 kg. patlayıcı kullanmayı düşünüyoruz, der. Avida kısa bir süre düşünür, sonra cebinden bir not defteri çıkartır, bir şeyler karalar  ve:

-Bu miktar gereksiz ve tehlikeli. Komşu binalar etkilenebilir ve orada sivil insanlar yaşıyor, der. Sonra not defterini Dado'ya göstererek;

-Bazı hesaplamalar yaptım. 80 kilo yeterli olacaktır der.  Dado, hesapları kontrol ettikten sonra  "80 kilo kullanın" talimatı verir.

9 Nisan gecesi komandolar ve  paraşütçüler Hayfa'dan toplam  9 adet torpido bot ve devriye botuna  bindiler. Operasyona 73 asker katılıyordu. Filo gece  karanlığında sıfır ışıkla kuzeye, Beyrut'ta doğru yola çıktı.  Sayeret Matkal komandolarının  lideri Ehud Barak, (Daha sonraları İsrael Devletinin başbakanı olacaktır.)  paraşütçülerin komutanı ise Amnon Lipkin idi.

Bütün operasyonunun denizdeki  kısmına ise Amiral Sabtai Levi  komuta etmekteydi. Hedeflerine  6 deniz mili kala botlar motorlarını,  kıyıdan  ses duyulmaması için stop ettiler. Komandolar ve paraşütçüler Zodiac lastik botlara geçtiler. Operasyonun bu aşamasının açıklamasını amirale sordum:

-  Nasıl oluyor da gece karanlığında  nereye çıkacaklarını hiç yanlışlık  yapmadan bulabildiler?

Öyle ya, herhalde o devirde ceplerinde GPS cihazları yoktu.

-  Torpido  botlardaki radarlarla,     diye cevap verdi.

Torpido  botlardaki büyük radarlar hedefe kitleniyor ve Zodiacları telsizle yönlendiriyorlardı. Bu bir İsrail teknolojisiydi.   (Belki de  Waze'in babası idi. Her kes biliyor ya, ben övünmek için bir daha yazayım, Waze İsrail'in ürettiği müthiş bir yön bulma  ve navigasyon  teknolojisidir.)

Gruplar  sahile çıkar çıkmaz, kıyıda onları bekleyen arabalara yöneldiler. MOSSAD ajanları bir hafta evvel Beyrut’ta turist kılığında gelmiş ve 6 adet araba kiralamışlardı. Herkes hangi arabaya bineceğini biliyordu. Bu arada Ehud Barak'ın ekibi sivil kıyafetler giydiler. Ehud Barak  ise kadın kılığına girdi ve sarı bir peruk taktı.
Balıketli bir kadın görünümündeydi... Patlayıcı fünyeleri ise sutyenine doldurmuştu. Bu arada terörist liderlerin apartmanını, karşıdaki bir başka apartmandan  gözetleyen Mossad'ın kadın ajanı "Erika Chambers" operasyona,  "üç lider de evde"  diye mesaj çekerek yeşil  ışık yakar. Bu kadın ajan daha evvelden teröristlerin apartmanındaki merdivenlerden, elektrik düğmelerine kadar her türlü detayı, Mossad merkezine bildirmişti. Bu detayların hayati önemi vardı.

İkinci ekip ise,  liderleri Amnon Lipkin komutasında FKÖ binasının bulunduğu Rue Khartum'a yöneldiler. Bu ekip 14  paraşütçüden oluşuyordu. Diğer gruplarda hedeflerine doğru hareket ettiler.

İlk problem Ehud Barak'ın gurubunda çıktı. Beyrut polisi  grubu gördü. Fakat onların gördükleri sarışın bir kadınla, sevgilisi ve arkadaşları idi. Bir anda susturucu takılı silahlar meydana çıktı ve polisler oracıkta tesirsiz hale getirdiler. Bir dakika sonra ekip, üç  üst düzey örgüt liderinin kaldığı binaya daldılar. Ehud Barak ve bir kaç arkadaşı dışarıda kaldılar. Her hangi bir durumda arkadaşlarını koruyacaklardı. İkinci, üçüncü ve altıncı kattaki dairelerin kapısına patlayıcıları yerleştirdiler ve ateşlediler. Kapılar havaya uçtu...

Aynı anda  diğer grup, FKÖ binasının nöbetçilerini hallederek   binaya daldılar, fakat olağan üstü bir direnişle karşılaştılar. Buna rağmen girişi ele geçirdiler. Müthiş bir vuruşma başladı. Binada çok sayıda militan bulunmaktaydı. Girişi ele geçirmek için adeta intihar saldırıları yapıyorlardı. Paraşütçüler dayanıyor girişi vermiyorlardı, bazıları  yaralandılar. Fakat her defasında girişi almaya uğraşan teröristleri durdurup püskürtmeyi  başardılar.

Bu esnada  üçüncü hedef olan patlayıcı ve el bombası imal eden atölye  ile  yine FKÖ'nün merkez garajı havaya uçurulmuş geriye hiç bir şey kalmamıştı. Bir başka ekip eğitim kampını basmıştı. Bu bir anlamda şaşırtmaca bir baskındı. 

Aynı dakikalarda Ehud Barak'ın ekibi, kapılar  havaya uçunca içeri dalmışlardı. Arap liderler  silahlarına davranmaya çalıştılar. Ancak  genç İsrael komandoları daha hızlıydılar. Neredeyse, üç Kara Eylül Komutanı aynı anda vurularak öldü. Bir tanesinin karısı, kocasına siper olmak isterken hayatını kaybetti. Gürültüye uyanıp merakını gidermeye çalışan  bir İtalyan komşu kadın ise serseri bir kurşunla vurularak öldü.

FKÖ binasında vuruşma bütün şiddeti ile devam etmekteydi. Üst teğmen Avida  patlayıcıları sonunda yerleştirebildi. Ne yazık ki o anda vuruldu. Komutan Amnon Lipkin geri çekilme emri verdi. Paraşütçüler  geri çekildikleri anda
fünyeler ateşlendiler.  Müthiş gürültü koptu. Patlama  adeta geceyi yırttı.

Bu esnada Komandolar vurulan üç liderin evinde aramalar yapıyorlar buldukları bütün evrakları topluyorlardı. Fakat birden Beyrut polisi ve jandarması çıka geldi. Binanın dışında koruma konumunda bulunan Ehud Barak ve arkadaşları çatışmaya girdiler. Polis ve jandarma bastırıyor, arkadaşlarını koruyan komandolar yerlerinden kıpırdamıyorlardı. Bir polisi indirdiler, derken bir polis  daha vuruldu. Polisler geri çekiliyorlardı. MOSSAD ajanlarının kullandığı arabalar süratle binaya doğru hareketlendiler.  Yukarıda işleri biten vurucu tim topladıkları evraklarla birlikte aşağı indiler. Hep beraber arabalara atladıkları gibi sahile yönlendiler. Kayıpları ve yaralıları yoktu.

FKÖ binasında işler o kadar yolunda değildi. Yaralıları ve  iki kayıpları vardı. Üst teğmen Avidan ölmüştü. Komutan Amnon hava desteği istedi. Böyle bir ihtimal daha evvelce hesap edilmişti. Helikopterler havalandı. Kısa bir uçuştan sonra daha evvel  tespit edilmiş buluşma noktasına geldiler. Paraşütçüleri, yaralıları ve iki ölen komandonun cesetlerini alarak havalandılar. FKÖ binası ise tamamen çökmüş ve bir harabeye dönmüştü. Geriye hiç bir şey kalmamıştı.  Düzinelerce terörist imha edilmişti.

(Mossad isimli kitapta bu grubun da arabalarla sahile geldiği yazmaktadır. Ancak Vikipedia ansiklopedisi kaçışın helikopterlerle olduğunu yazmaktadır. ) İsraeloğulları iki kayıp vermişlerdi bir kaç da yaralı vardı.

Ben yazarken nefes nefese kaldım. Tahmin ederim ki, sizler de okurken...  Bir de çocukları düşünün... Aman Allah'ım... 

Gençlik  Pınarı Operasyonu bitmişti. Onları bekleyen komutanlar, Golda ve diğerleri... Onlar da bitmişti. Ama değdi. Kara Eylül de bitmiş ve tarihin sayfalarına gömülmüştü... Bu operasyondan sonra toparlanmadılar. Fakat yılanın başı,  Kızıl Prens Ali Hasan Salameh neredeydi? O hala oralarda bir yerlerde idi... İblis hala hayatta idi ve hayatta kaldığı müddetçe şer üretmeye devam edecekti... Sonunda Mossad onu da bulacaktı fakat bunun için tam 6 yıl beklemeleri gerekecekti.

Sonunda izini Norveç’te buldular. Mike Harari komutasındaki vurucu tim yerinii aldı. Salameh, yanında hamile bir Norveçli kadınla dolaşıyordu. Bir gece sinemaya gittiler. Çıkışta aniden duran bir arabadan önlerine atlayan iki Mossad ajanı Salameh’e kurşun yağdırdılar. 14 kurşun yiyen Salameh hemen orada öldü.

Daha doğrusu öyle sandılar. Ölen adam Salameh değidi. Mossad çok büyük bir yanlışlık yapmıştı. Üstelik kaçış planı da başarısız olmuş ajanlar Norveç polisine yakalanmıştı. Her türlü operasyona son verildi. Avrupa’daki tüm güvenli evler terkedildi. Bütün ajanlar geri çağrıldı. Mossad inanılmaz saygınlık kaybetmişti.

Aradan birkaç yıl geçti. Artık İsrael Başbakanı Menahem Begin’di. Kızıl Prens Ali Hasan Salameh ise Arafat’ın başyardımcısı olmuştu. Herkes ona Arafat’ın manevi oğlu diyordu. İstikbalin yeni FKÖ başkanıydı. Arafat Birleşmiş Milletlere konuşma yapmaya gittiğinde elinde zeytin dalı, belinde silahıyla onun yanındaydı. Keza Arafat, Rusya devlet başkanı ile buluştuğunda yine yanında o vardı.  Bu arada dünya güzeli seçilen Beyrut’lu Gergina Rizk ile evlenmişti.

Sonunda düğümü İngiliz uyruklu Mossad Ajanı Erica  Chambers çözdü. Ali Hasan Salameh’in evinin yakınında bir daire kiraladı. Kızıl Prens artık eskisi gibi dikkatli değildi. Aynı saatte eve geliyor aynı saatte gidiyordu.

Mossad ajanları Beyrut’a gelerek operasyona hazırlandılar. Kiraladıkları bir abaya çok miktarda patlayıcı yüklediler. Arabayı Salameh’in geçtiği güzergâha park ettiler. David Molad, Erica’nın evinde pencerede bekliyordu. Kızıl Prensi Ali Hasan Salameh’in arabası tam bombalı arabanın yanından geçerken elindeki uzaktan kumandalı fünyenin düğmesine bastı. Müthiş bir patlama oldu. 18 Ocak 1979 da İsraeloğulları Münih’in hesabını kapatmıştı.

 
 
Göze göz, dişe diş.

Taaa,  David Bengurion’dan beri eli İsraeloğullarının kanına bulaşmış herkes hesabı bir gün öder…

Aaron Baruch (Ankaralı)

 

Kaynakça ; Israel Defance Force Blog

                   Vikipedia ansiklopedisi

                    Mıchael Bar-Zohar - Nissim Mishal  - MOSSAD

                    Aydınlık dergisi

                    BBC Türkçe

                    Jewish Virtual Library

                    Tarihi Gerçekler ve  Komplo Teorileri

                     Maviseyadar blog spot

                     Milliyet Gazetesi Arşivleri  

                     Saygı ve teşekkürlerimle Amiral Shaptai Levi