30 Eylül 2023 Cumartesi

GELECEK GELDİ GALİBA…

 

 





Metrodan aşağı iniyor, telefonumdan kare kod uygulamasını açıp cihaza okuttuktan sonra hızlıca gelen trene yetişmeye çalışıyorum. Oturacak yer bulmak buradaki en önemli konu, zira yol kısa değil. Neyse ki boş bir yer bulup hemen dolduruyorum orayı.

Metrodaki internet, evimdeki internetten daha hızlı olduğu için yaklaşık 45 dakika süren yolculuğumun nasıl geçtiğini fark etmeden Jing’an Temple istasyonundan inerek, ikinci hatta aktarma yapıyorum. Kafaları telefonlara gömülü şekilde yürüyen insan kalabalığından sıyrılarak, mini bir markete girip içecek bir şeyler alıyor ve ödemeyi her zaman olduğu gibi “WeChat Pay” ile yapıyorum. Zaten Çin’de en son ne zaman para kullandığımı dahi hatırlamıyordum. Şarjım ya da internetim biter diye telefon kılıfımın arasına koyduğum 100 yuan bile eskimeye başlamıştı.

İkinci hatta aktarma yaptıktan sonra, Lujiazui istasyonunda iniyorum. Şu meşhur Şanghay televizyon kulesinin olduğu yer. İlk işim Luckin Coffee’ye gitmek. Hem Starbucks’tan ucuz, hem de kahve kalitesini çok beğeniyorum. Üstelik telefonumdaki uygulamadan satın alınca, 28 yuan’a aldığım kahveyi çok rahat 10-14 yuan aralığında satın alabiliyorum. Kahve almak için ne kasaya gidiyorum ne de sıraya giriyorum. Telefonumdaki uygulamadan siparişi veriyorum, kare kod ile ödemeyi yapıyorum. Uygulama bana bir sıra numarası veriyor. Çağrılınca gidip kahvemi alıyorum. Bitti.

Çin’de sistem teknoloji kullanımını öyle ciddi bir şekilde teşvik ediyor ki isteseniz dahi bundan uzak kalamıyorsunuz. Kahvemi alıyor ve yürümeye başlıyorum. Karşıdan karşıya geçmem gerekiyor. Yolda araç yok ama bekliyorum; çünkü geçersem karşıdaki kamera beni tespit edip yüzümü trafik ışığının altında bulunan ekrana yansıtacak ve beni ifşa edecek.

Kaspersky, (*) bundan yaklaşık bir yıl önce Earth 2050 isimli bir web sitesi hazırlayarak çok ünlü fütüristlere geleceğe dair bazı tahminler yaptırmıştı.

Fütüristlerin aksine şimdi anlatacaklarım tahmin falan değil. Var olan, yaşadığımız ve muhtemelen yakın bir gelecekte tüm dünyanın yaşayacağı bir gelecek. Biz burada sadece beta sürümünü önceden deneyimliyoruz. Tüm sistem açıkları giderildikten sonra, dünyanın diğer ülkeleri de çok yakında bu teknolojileri kullanmaya başlayacak ve bizim şu anki tecrübelerimizi yaşayacaklar.

Size iyi bir tablo çizmek isterdim fakat gelecek daha çok toplumun nasıl kontrol edilebileceği üzerine kurgulanıyor.

Küresel salgınla birlikte Çin’de çok yeni teknolojiler kullanılmaya başlandı. Öyle ki sadece 3 aylık bu süreçte, Çin yönetimi 2000 yeni teknolojiden faydalandı.

 

SOSYAL KREDİ SİSTEMİ

Çin, uzun bir süredir vatandaşlarının davranışlarını “sosyal güven” başlığı altında sıralayarak büyük bir puanlama sistemi kurmuş durumda. Sistem şahıslara sahip oldukları puanlara göre ödül veya ceza veriyor. Devletin belirlediği kurallara uyanlar ödüllendirilecek. Kurallara uymayanlar cezalandırılıp teşhir edilecekti. Sistem bireylerin puanlarını belirlerken; harcama alışkanları, sosyal medya kullanımı, arkadaş çevresi gibi son derece kapsamlı unsurların dahil olduğu bir algoritmayı kullanıyor. Basitçe anlatmak gerekirse; bankaların kara listesi olduğu gibi artık devletlerin de kara listeleri olacak. Kara listeye girenler birçok ayrıcalıktan faydalanamayacak. Seyahat ve sağlık hakları dahi kısıtlanabilecek. Kırmızı ışıkta geçmek, kapalı alanda sigara içmek bile notunuzu düşürebilecek. Çin bu yılın sonuna kadar tüm vatandaşlarını puanlamayı amaçlıyor. Yapay zekâ ile bütünleşmiş kameralar ile anlık bir şekilde insanlara puan verecek ve bu puanlar sayesinde, Çin vatandaşları ya iyi vatandaş ya da kötü vatandaş olarak sınıflandırılacak. Şöyle bir şey hayal edin, sokağa çıktığınız andan itibaren milyonlarca kamera her anınızı gözetliyor. Yaptığınız her şey hazırlanan algoritmalarla çözümleniyor ve sizlere puan veriliyor. Üstelik sistemin yakın gelecekte tüm dünyada uygulanmaya başlanması kesin gibi. Bu sistemin en önemli yardımcısı ise tüm ülkeyi sarmalayan yapay zekâ destekli 200 milyondan fazla kamera.


YAPAY ZEKÂSI OLAN KAMERALAR

Çin'de yüz tanıma sistemine sahip kameralar her yerde. Yapay zekânın da dâhil olduğu sistem korkutucu. Bilim kurgu gibi gelse de her şey gerçek. Sistem aynı anda yüzlerce kişiyi analiz ediyor. En önemli kısım sistemin psikolojik analizler yapabilmesi. Kamera görüş alanında bulunan bütün insanları tanımlıyor. Sakin mi sinirli mi olduğunu, yüzündeki mutluluk oranını, üstünde nasıl bir elbise olduğunu, saç rengini, cinsiyetini, adını soyadını hatta ırkını bile anında tespit edebiliyor. Sistem herkesi izliyor, tanıştıkları diğer kişileri belirliyor ve iki hafta boyunca takipte kalabiliyor. Üstelik sistem sadece yüzünü gördüğü kişileri değil, arkası dönük ve çok uzakta bulunan kişileri de tanımlayabiliyor. Bunu da şahsın hareketlerinden anlıyor. Herkesin yürüme şekli, kol ve bacak koordinasyonunun farklı olduğu bilgisi üzerinden hareket eden sistem, gün içerisinde herkesten topladığı bilgileri bir havuzda topluyor. Daha sonra sadece arkadan görülen bir şahıs tespit edilmek istendiğinde, hedef kişi havuzda bulunan örneklerle karşılaştırılıyor ve eşleştirme başlıyor. Şu an Çin’de kullanılan bu teknoloji de çok yakın zamanda tüm dünyaya yayılacak. Zira bu teknoloji, güneydoğu Asya ve Ortadoğu ülkeleri başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerine ihraç edilmeye hazır halde. Ve görüşmeler başlamış durumda. 


PARAYI LİDYALILAR BULDU ÇİNLİLER BİTİRECEK

Diğer önemli bir olay da dünyanın çok yakın bir gelecekte para kullanma olayına son vereceği gerçeği. Çin’de şu an neredeyse nakit para kullanımı sıfırlanmış vaziyette. Çin’i biraz bilen biri Çin'de “WeChat” ve “Alipay” ile tüm bankacılık işlemlerinin rahatça yapılabildiğini, en ufak dükkândan tutun en büyük mağazaya kadar sadece QR kod okutarak her ödemenin yapıldığını da bilir. Sistem o kadar yaygın ki Çinliler nakit parayı neredeyse bıraktı diyebiliriz. Hiçbir ücret ödemeden, her istediğinize mesajlaşma uygulamanız üzerinden istediğiniz kadar para gönderebiliyorsunuz. Faturalarınızı ödeyip, sinema bileti alabiliyor, ev kiralıyor, uçak ve tren biletlerinizi sadece bu uygulamalar üzerinden satın alabiliyorsunuz. Çin şimdi bu sistemin tüm dünyaya yayılmasını istiyor ve bu alanda tekelleşmeye çalışıyor. Bu amaçla dünyanın her ülkesinde ciddi yatırımlar yapıyor. Şimdiye kadar 49 ülkeye girmeyi başardılar. Türkiye de girmeye çalıştıkları ülkelerden biri. Çin'in yanı sıra Facebook da WhatsApp üzerinden böyle bir sistem kurmaya çalışıyor. Yazılanlara göre Facebook sistemin öncelikle para transferi yapmasına olanak verecek, böylelikle bankaların aracılık ücretlerine son verecek. Yani çok yakın bir zamanda şunlarla karşılaşacağız. Bankacılık sistemi değişecek. Artık bankalar olmayacak, nakit para olmayacak, kuyruklar ya da aracılık ücretleri de olmayacak. Üstelik sistem zaten dünyanın birçok yerinde uygulanıyor. Ve sistem tuttu. İnsanlar bu yeni deneyimi çok sevdi.

Şimdi mesele bu deneyimi tüm dünyaya yaymak ve daha da yaygınlaştırmak.  Kripto paralar ile bunun çok daha rahat olabileceğini söyleyebiliriz. Geriye sadece bunu deneyimlememiş insanların korkularını kırmak kalıyor. Bu sorun da biraz zaman almakla birlikte yakın zamanda üstesinden gelinecek bir konu.

Polislerin kullandığı yapay zekâya sahip kask ve gözlükler, elektrikli araçlar, ülkenin tamamına yayılmış hızlı trenler, insansızlaşan marketler, neredeyse her şeyin barkod sistemiyle işlediği bir ülke. Kısacası Çin, şimdiden geleceği yaşıyor ve çok yakın zamanda Çin’in deneyimleri tüm dünyaya yayılacak. Fakat devletin birey üzerinde kontrolünün arttığı ve her anımızın gözetlendiği bir gelecekle karşılaşacağız.

Bugün yaşanan salgın ise demokrasi ve insan hakları gibi itirazlarla bu sisteme karşı çıkanları da susturacağa benziyor. Çünkü hepimiz bunların gerekli olduğuna inandırılacağız. 

Yazıma George Orwell’in kült romanında 1984’de geçen bir pasajla son vermek istiyorum:

“Biz, zorla boyun eğilmesinden hoşlanmayız. Bize kendi isteğinle uymalısın. Biz bize başkaldıranları yok etmeyiz. Akıllarını ele geçirip değiştirir, yeniden biçimlendiririz. Ondaki tüm kötülüğü yok eder, onu yalnız görünüşte değil, tüm gönlü ve tüm ruhuyla kendi tarafımıza çeker, sonra öldürürüz.”

 

 

NURETTİN AKÇAY

SANGHAY ÜNİVERSİTESİ – AKADEMİSYEN – ÇİN UZMANI

 

https://www.independentturkish.com/node/158166/t%C3%BCrkiyeden-sesler/gelecekte-bizi-nas%C4%B1l-bir-d%C3%BCnya-bekliyor-asl%C4%B1nda-biliyoruz

 

 (*)Kaspersky Lab, merkezi Moskova, Rusya'da bulunan ve İngiltere'de bir holding şirketi tarafından işletilen çok uluslu bir siber güvenlik ve virüsten koruma sağlayıcısıdır. 1997 yılında Eugene Kaspersky, Natalya Kaspersky ve Alexey De-Monderik tarafından kuruldu;

23 Eylül 2023 Cumartesi

ZİRVEYE 300 METRE KALA…

 


Nepalli rehber Şerpa ve 24 yaşındaki İsrailli Nadav Ben Yehuda Everest’i fethetmek için son 1000 metreyi tırmanıyorlardı. Hava eksi 40 santigrat, rüzgârın hızı ise 200 km. civarındaydı. Tırmanış çok zorlu geçiyordu. 2012 yılının tırmanış sezonu çok canlara mal olmaktaydı. Sadece o hafta 4 dağcı bu dünyanın en yüksek zirvesine ulaşmak yolunda can vermişti.

İki taze ceset gördüler. Yapılabilecek bir şey yoktu. Yollarına devam ettiler. Zirveye yaklaştıkça Ben Yehuda’yı bir heyecan sardı. “Everest’i fetheden en genç İsrailli” ünvanı onu bekliyordu. Birkaç yüz metre kalmıştı. Aniden Ben Yehuda, buzlu bir tepenin üzerinde yaşam belirtisi olmayan ve ölmek üzere olan birisini gördü. Onu tanıdı, bir gece evvel kampta birlikte yemek yediği bisikletçi-dağcı 46 yaşındaki Türk Aydın Irmak’tı bu ölmekte olan adam.

-Aydın, Aydın, kardeşim orada mısın?

-Beni bırak git.

 Ayağında kramponları, oksijen maskesi eldivenleri hiçbir şeyi yoktu. Ölümü bekliyordu.

Ben Yehuda ya devam edip kariyeri için çok önemli bir zafer olacak olan zirveye çıkacaktı ya da Aydın’ı kurtarmaya çalışacaktı. Karar vermek için çok beklemedi.  Ünvanından vaz geçti, bu adamı kurtarmak için elinden geleni yapacaktı. Aydın’ı sırtlayıp koşum takımına bağladı. İnişe geçtiler. Aydın baygın vaziyetteydi, arada bir kendine geliyor acıdan çığlıklar atıyor, “beni bırak, git” diye bağırıyordu.  Bu durumu daha da güçleştiriyordu. Eksi 40 derece sıcaklık, saatte 200 kilometre hızla esen rüzgâr yetmiyormuş gibi eldivenlerini çıkarmak zorunda kalan Ben Yehuda’nın elleri donma belirtileri göstermeye başlamıştı. Yehuda’nın oksijen maskesinin kırılması gibi talihsizlikler ve zorlu şartlarla birlikte ekibin aşağı inmesi tam 9 saat sürdü. 2 dağcının da yüzünde yanıklar oluştu. Her şeye rağmen Kamp 4’e ulaşmayı başaran 3 kişi, helikopterle Nepal’in başkenti Katmandu’daki bir hastaneye getirildi. Nadav Ben Yehuda ile Aydın Irmak’ın genel durumlarının iyiydi. Ancak Ben Yehuda’nın iki parmağının yanı sıra dört parmağında da donma durumu vardı. Nadav Nepal’de yaraları konusunda ne yapacaklarını tam olarak bilmediklerini düşündüğünden tedavisine İsrail’de devam etmeye karar verdi. 



 

Daha sonra İsrail’de Nadav gazetelere olayı şöyle anlattı:

 “İki taze cesedin yanından geçtim. Cesetler tazeydi, çünkü bunlar benim tırmandığım halatların üzerindeki, ölmek üzere olan ve hareket edecek güçleri kalmadığını fark ettiğim insanların cesetleriydi. İnsanlar sürünerek uzaklaşmadılar, kemerlerini bağlayıp komaya girip öldüler, ilerlemeye devam edenler ise üzerlerinden bastı.

Onu görünce tanıdım. Aydın Irmak’tı, onunla kampta tanıştık. Bilinci kapalıydı, eldiveni yoktu, oksijeni yoktu, kramponu yoktu, kaskı çıkarılmıştı. Sonunu bekliyordu. Diğer dağcılar parmaklarını bile kıpırdatmadan yanından geçtiler ama ben yanından geçersem onun kesinlikle öleceğini biliyordum. En azından onu kurtarmaya çalışmam gerektiğini biliyordum.”

Aydın Irmak ise, “Ben Yehuda olmasaydı, dağda ölürdüm. Bu bir mucizeydi… Düştüğümü hatırlıyorum. Nadav'ın yanımda durup adımı bağırmasıyla uyandım. Beni bırakıp gitmesini söyledim. Öleceğimden emindim.  Nadav harika bir şey yaptı. Türkiye ile İsrail arasında bir köprü kurdu ve liderlerimiz ondan çok şey öğrenebilir… Zirveyi kaçırmış olabilirim ama yeni bir kardeş kazandım. Kim bilir belki bir gün Everest'e birlikte tırmanırız.” diye konuştu.





Rehovot’lu Nadav Ben Yahuda 1988 doğumlu ve 1.91 mt. boyunda kariyeri başarılarla dolu bir dağcıdır.  Dünyanın en ölümcül dağı olan Annapurna dağına tırmanan ilk İsrailli dağcıdır. 1 Mayıs 2016’da Ben Yahuda, dünyanın en yüksek onuncu dağı (deniz seviyesinden 8.091 metre yüksekte) olan Annapurna I Dağı'nın zirvesine tırmanan ilk İsrailli oldu. Annapurna'ya tırmanmak, %30’un üzerindeki yüksek ölüm oranı nedeniyle önemli bir başarıdır ve şu ana kadar dünyanın her yerinden yalnızca yaklaşık 200 kişi oraya başarıyla tırmanabildi. Zirveye çıkan Ben Yehuda, İsrail bayrağının yanı sıra, o yıla kadar Nepal’de yaşanan felaketlerde hayatını kaybeden ve birçoğunun aranmasında görev aldığı İsraillilerin isimlerini taşıyan bir bayrağı da yanına aldı ve onu zirveye dikti.

Nedav Ben Yahuda 8000 metre irtifasını en çok aşan İsrailli ünvanını elinde bulunmaktadır. Kendisi pek arama kurtarma faaliyetinde yer almıştır.

 

Aaron Baruch  (Ankaralı)

 

Kaynakça ;

 

SABAH GAZETESİ - https://www.sabah.com.tr/yasam/israilliden-turk-dagciya-kardesim-orada-misin-2182862

 

MİLLİYET GAZTESİ - https://www.milliyet.com.tr/gundem/israil-dagci-turk-arkadasini-donmaktan-kurtardi-1544130

 

RICHAR STRACHAN - https://uniqueandamazingworld.quora.com/24-year-old-Israeli-climber-Nadav-Ben-Yehuda-who-was-300-meters-from-the-summit-of-Everest-gave-up-his-dream-of-conque?ch=10&oid=68293230&share=40eb7b8c&srid=uJE3T&target_type=post

TIME OF ISRAEL - TOI STAF AND AP - https://www.timesofisrael.com/he-was-waiting-for-the-end-israeli-climber-describes-how-he-saved-turkish-friend-on-everest/

VIKIPEDIA - https://tr.wikipedia.org/wiki/Everest_Da%C4%9F%C4%B1#:~:text=Everest%20Da%C4%9F%C4%B1%20(Tibet%C3%A7e%3A%20%E0%BD%87%E0%BD%BC%E0%BC%8B,Nepal%20s%C4%B1n%C4%B1r%C4%B1%20%C3%BCzerinde%20yer%20al%C4%B1r.

17 Eylül 2023 Pazar

YENİDEN YÜKSELMEK…



 

 

 “İşte o an hayatımın en zorlu süreci başladı. 37 gün yoğun bakımda kaldım, 40 gün sonra fizik tedavi başladı. Doktorlar tam çizgide olduğumu söylüyorlardı. Ölebilirdim de yasabilirdim de… Belki yaşardım yaşamasına ama ayağa kalkmam tam bir mucizeydi.”

57 gün sonra fizik tedavi gördüğü hastanede komadan çıktı, kendine geldi. Hiçbir şey hatırlamıyordu, annesini bile tanımıyordu.

“İnsan annesini tanımaz mı? Beyin travması geçiren kişilerde olurmuş. Yakın geçmişi hâlâ hatırlamıyorum. Beynimdeki kayıtlar Beşiktaş’a kadar. Adana günlerim hiç yok ne sevgilimi ne yaşadığım evi hatırlıyorum. 57’nci günün sonunda kasılmalarımı durdurmak için ellerime ve ayaklarıma bağlanan tellerden canımın çok yandığı sırada kol açma hareketi yaparken “acıyor” diye mırıldanmışım. İlk o gün konuşmuşum.

Tam beş ay yatmak zorunda kaldı Darüşşafaka’da… Fizik tedavi, hidroterapi, robot ve lokomat tedavileri gördü. En büyük psikolojik desteğiyse annesiydi.

 “Dördüncü ayın sonunda hâlâ doğru dürüst konuşamıyordum, yürüyemiyordum, kasılma nöbetlerim sürüyordu ama annemi hatırlamaya başladım. Aynı günlerde başladı kazayı kabullenmeme durumum... “Ben kaza yapmadım ki niye bu haldeyim” deyip duruyordum. Anlatıyorlardı ama inanamıyordum, annem o kadar akıllı bir kadın ki inanmam için bana sürekli eski günlerdeki halimin fotoğraflarını gösteriyordu. Bu sayede kazaya ve iyileştiğime ikna oldum.”

Darüşşafaka’daki tedavisinin günlüğü neredeyse 1000 lirayı buluyordu. Martta yattı, temmuzda taburcu oldu ve o kabarık faturayı arkadaşları sayesinde ödedi.

 “Benim için Suada’da büyük bir gece düzenlenmiş. Elde edilen tüm gelir tedavi masraflarımın karşılanmasında kullanılmış. Darüşşafaka’dan ayrıldıktan sonra görmediğim tedavi kalmadı diyebilirim. Ruhsal olarak toparlanmamda refleksoloji ve psikolog tedavisinin payı büyük. Bu tedavimi Psiko Akademi’nin kurucuları karşıladı. Son 7 aydır dengeyle ilgili tedavi görüyorum, 4 ay önce yardım almadan ayağa kalkmaya başladım. Yine kimseye tutunmadan 10 adım atabiliyorum. Ama düşmekten çok korkuyorum. Hayalim Beyoğlu’nu baştan sona yürüyebilmek. Koşmak, spora dönmek gibi ütopik dileklerim yok.”

Seda Tekindağ geçirdiği kazadan önce dünyanın en neşeli kadınlarından biriydi. Kendi deyimiyle dünya yansa bir pulu yanmayan çeşitten. O kendini mucizelerin kızı sanıyordu. Sporcularda kariyerin bitmesine sebep olan kıkırdak nakli ameliyatı olmasına rağmen, hâlâ oynuyordu hatta transfer bile olmuştu. Ve sonra bu kaza.

“Uçurumun kenarı, depresyonun eşiği ne derseniz deyin. Ama döndüm işte. Yükseldim, indim, şimdi düz gidiyorum. Ama biliyorum ki tekrar yükseleceğim.”

Tekindağ’ın bundan sonrası için tek ideali mutlu olmak ve iyi bir işe sahip olmak. Ne işi derseniz “benden çok iyi sporcu menajeri olur” diyor, “hem onların haklarını iyi savunurum hem de bir yaşam koçu gibi destek veririm.”

Peki aşk? Cevabı çok umutlu.

 “O iş enerji işi, hele bir yürümeyi öğreneyim, o da olacak biliyorum.”

23 Ocak 2010’da Adana-Ceyhan karayolunda meydana gelen kaza onun hayatını tamamen değiştirdi. Sevgilisinin kullandığı otomobil, aşırı hız ve dikkatsizlik nedeniyle orta refüje çarpıp takla attı. Arabayı Adana’nın ünlü ailelerinden birinin oğlu, Hakkı Bindebir (27) kullanıyordu. Yanındaki koltukta ise milli basketbolcu, Ceyhan Belediyespor’un oyuncusu Seda (26) oturuyordu.

Otomobilden çıkarıldığında ağır yaralıydı. Hatta “öldü” gözüyle bakıyorlardı. Hastaneye koma halinde vardı. Yoğun bakıma alındı. Günlerce her an ölebileceği söylendi... Ama Seda’nın hırsı ve yaşama arzusu onu hayata bağladı. Kazadan 22 gün sonra gözünü açtı, hayata döndü. 37 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra normal odaya alındı. Ama yürüyemiyor, konuşamıyordu. Hiçbir organını kullanamıyordu. O andan sonra müthiş bir hayat mücadelesine başladı Seda. Kendi deyimiyle bu durumda olmak ona yakışmıyordu, kalkmalıydı, yürümeliydi.

Belki artık basketbol oynayamazdı ama en azından tek başına dışarı çıkıp özgürce sokakları adımlayabilirdi. “Bir daha yürüyemez” denilen Seda şimdi yardımsız 30 adım atabiliyor. Refleksoloji denilen bir tedavi sistemiyle yürümeyi adeta yeniden öğreniyor. Seda’nın hayata tutunma hırsını gören herkesin gözleri yaşarıyor. Evet, Seda fiziken iyileşiyor ama ruhen yaraları çok fazla. Kazadan sonra erkek arkadaşının yaptıkları mesela...  Hakkı Bindebir o kazadan hafif yaralı kurtulmuştu. Birkaç gün sonra hastaneden taburcu edildi. Gerisini sormayın…

 

Hayat, zaman zaman beklenmedik sürprizlerle doludur ve bu sürprizlerin bazıları hayal kırıklıklarıyla sonuçlanır. Ancak, hayal kırıklıkları sadece son değil, aynı zamanda yeni bir başlangıcın da habercisidir. Hayal kırıklıklarının aslında hayatın doğal bir parçası olduğunu ve bizi güçlendiren deneyimler olduğunu anlamak önemlidir. Her hayal kırıklığı, bir ders içerir. Bu dersleri görmek ve değerlendirmek, gelecekteki başarılarımız için önemlidir. Hayal kırıklıkları, aslında içsel gücümüzü keşfetmek için bir davetiyedir. Kendimize olan güvenimizi yeniden kazanarak, daha güçlü bir şekilde yol alabiliriz. Hayatın içindeki hayal kırıklıkları, aslında bize yeni başlangıçların kapısını aralayan anahtarlar olabilir. Her düşüş, aynı zamanda bir yükselişin de başlangıcı olabilir. Unutmayalım ki, hayatın kendisi bir yolculuktur ve bu yolculukta yaşadığımız her deneyim, bizi daha olgun, daha güçlü bir birey haline getirir.

The New Psychology of Success (Başarının Yeni Psikolojisi), Carol S. Dweck tarafından kaleme alınmış bir kitap. Bu kitap, iki temel zihniyet tipini tartışır:

 Sabit zihniyet: Bireylerin yeteneklerinin ve kapasitelerinin sabit olduğuna inandığı bir perspektife sahiptir. Bu zihniyete sahip insanlar, başarısızlık ya da zorluklarla karşılaştıklarında bu durumu kendi yeteneksizlikleri yada şansızlıkları olarak değerlendirirler. Genelde de kabahat hep başkalarındadır.

Gelişen zihniyet: Buna karşın, gelişen zihniyet sahipleri, yeteneklerin geliştirilebilir olduğuna inanırlar. Zorluklar onlar için bir fırsat olarak algılanır ve başarı için çaba sarf etmekten kaçınmazlar.

Tedeschi ve Calhoun'un çalışması, (Posttraumatic Growth: Conceptual Foundations and Empirical Evidence) (Travmatik Büyüme: Kavramsal Temeller ve Deneysel Kanıtlar) başlığını taşıyor. Bu çalışma, sadece travmatik deneyimlerin olumsuz etkilerini aşmakla kalmayıp aynı zamanda bireyleri daha güçlü, bilge ve yaşamdan daha fazla haz alabilen bireyler haline getirmesini konu alıyor. Ayrıca pek çok da gerçek örnek içeriyor.

Sonuçta insan olumsuz deneyimler yaşayabilir, hatta travmatik olaylar bile olabilir. Yıkılmamak lazım. Yeniden ayağa kalkabilmek, yeniden mücadeleye devam etmek gerekli.

Bu yazıyı yazarken arka planda hep aynı şarkı çalıyordu…

 

Güneş her akşam batıp her gün doğuyorsa
Çiçekler solup solup açıyorsa
En derin yaralar kapanıyorsa
En büyük acılar unutuluyorsa
Neden korkulur hayatta söyleyin bana

En derin yaralar kapanıyorsa
En büyük acılar unutuluyorsa
Neden korkulur hayatta söyleyin bana

Elbette bazen çiçek açıp bazen solacağım
Elbette daldan dala konup sonra uçacağım
Elbette bazen hızla dönüp bazen duracağım
Elbette bazen söyleyip bazen susacağım

(Candan Erçetin – Elbette)

Haydi arkadaşlar, haydi canlar, kalkın ayağa, dünya sizi bekliyor…

 

Aaron Baruch (Ankaralı)

15 Eylül 2023 Cuma

ÇOK MUTLU BİR ADA MASALI






 

Sene 1974, haziran ayının ilk cuması. Kabataş iskelesinden hareket etmek üzere olan ada vapuru halatlarını çözmüştü. Tam iskeleyi çekeceklerdi ki bir elimde çantam, bir elimde kâğıda sarılmış çeyrek ekmek son bir hamleyle vapura atladım. Kabataş iskelesinde o yıllarda kokoreç satan Arap bir adam vardı. Müthiş kokoreç yapardı. Vapura binmeden evvel muhakkak içi çıkarılmış çeyrek ekmeğe acılı bir kokoreç alırdım.

Biraz nefesimin yerine gelmesini bekledikten sonra vapurun üst katına çıktım. Daha yaz mevsiminin başıydı. Okullar bile haftaya kapanacaktı, o yüzden vapur fazla dolu değildi. Üst katta büfenin yanındaki koltukların birisine oturmak niyetindeydim, bir çay alıp kokorecin keyfini çıkartmak istiyordum. Tam koltuklara yönelmiştim ki Ceni’yi gördüm. Birkaç hafta evvel bir yerde karşılaşmıştık ve müşterek dostlarımız bizi tanıştırmıştı. Çok cici bir kızdı. Bir gülümsüyordu ki, o gülümseyince zannedersiniz ki bütün dağlar çiçekler kuşlar gülümsüyor.

Hemen yanına gittim. Selam filan sohbete başladık. Sonra vapur çabucak adaya geldi. Ne zaman geldi, ben kokoreci ne zaman yedim ne zaman yuttum, farkında değildim. Yapacak bir şey yoktu, görüşürüz filan dedim ayrıldık, evlerimizin yolunu tuttuk.

Vapurdan adaya (Büyükada) çıktığınız zaman önce iskeleyi boydan boya geçersiniz. Güzel bir binadır. Ermeni bir mimar (Mimar Mihran Azarya) tarafından 1914 yılında yapılmış. Çinilerle bezelidir. Çinilerini de Kütahyalı Mehmet Emin Efendi yapmış. Ön tarafı iki katlıdır. 1960’lı yıllarda üst tarafı restoran kulüp olarak servis verirdi ve çok güzeldi. 2000 yılında restore edildi.

İskeleden çıkınca sizi bir yokuş karşılardı. Yokuşun üst başında adanın merkezi sayabileceğimiz saat meydanı ve tabi tam ortasında da bir saat vardı. Hala var ya…Gençlerin, vapurdan yolcusu çıkacak olanların, arkadaşıyla buluşacakların toplandığı yerdir orası. Sağ tarafında müthiş bir dönerci, lahmacuncu, ön tarafta Mercan restoran ve üstünde Lütfü’nün kahvesi, sol tarafta madamın fırını ve bitişiğinde meşhur mezeci Yalovalı ve diğerleri. Bugün o meydanı hatırlayınca hala gözlerim uzaklara dalıyor…. Hele geceleri geç vakitte seyyar arabasıyla bir turşucu vardı ki yemin olsun, lezzeti ölüyü diriltirdi.

Neyse, eve gittim, malum cuma sofrası, yedik içtik, sonra arkadaşlarımla buluşmak için çıktım. Sağa sola takıldım, arkadaşım rahmetli Marko ertesi akşam Caddebostan’a geçmeyi önerdi. Bir iki hanım kızla randevu filan ayarlamış.

O akşam eve hiç adetim olmadığı halde erken gittim. Bir hoşluk vardı üstümde bilmem neden? Yatakta her zaman yaptığım gibi kendimi sorguladım. Sebebi Ceni’ydi. Çok beğenmiştim kızı. Gözleriyle gülüyor insanın içini ısıtıyordu. Hele onu vapurda gördüğümde üstünde lacivert bir tulum vardı ki, gözlerimi kızdan alamamıştım. Aptal gibi telefon adres filan almamıştım. Yuh olsun bana…

Ertesi gün sabah mayomu giydim, havluyu filan bir çantaya tıktım, bisikletime atladığım gibi doğru değirmen plajı. Plaj cıvıl cıvıldı, herkes oradaydı, kimisi içilecek kadar temiz denize giriyor, kimisi arkadaşlarıyla takılıyordu. O zamanlar değirmen plajının ortasında birkaç basamakla çıkılan bir platform ve orada da bir restoran vardı. O yıllarda canım arkadaşım Nino Varon orayı çalıştırırdı. Arkadaşlarımı orada buldum.

-Erol neredesin be oğlum?

Herkes beni Erol diye çağırırdı esas ismim Aaron olmasına rağmen. Türkiye şartları işte. Bunun gerekçelerini uzun uzun anlatmaya lüzum yok.

-Buradayım geldim.

Seslenen Marko’ydu. Uzun uzun o gece Caddebostan’da neler yapacağımızı, randevumuzu, planlarını anlattı durdu. Benim kafam hiç orada değildi halbuki.

Plaj keyfi yaptık, bir iki bira içtik, yemek yedik, akşam üstü giyinmek için evlere dağıldık. Öyle ya, akşama önemli randevu var Caddebostan’da…

Saat 7 gibi saat meydanında buluştuk. İskeleye doğru yürümeye başladık, birden durdum.

-Marko…

-Ne var?

-Ben Caddebostan’a gitmek istemiyorum.

-Niye be oğlum, ne oldu?

-İstemiyorum işte.

-Eeee, saat daha 7, ne yapalım?

-Gel en sona gidelim, Neptün’de bir güzel keyif yapalım.

-İyi madem öyle istiyorsun…

-Sağ ol arkadaşım benim.

O yıllarda iskele binasından çıkıp sola döndüğünüz zaman sıradan restoranlar vardı. Yordan pastanesinden sonra Kapri, Milto vs. En sonda da Neptün restoran vardı. Cumartesi akşamları bu restoranlarda yer bulmak mümkün değildi. Saat daha erken olduğu için yer bulabildik.



Aynen öyle yaptık. Gittik saat gece 11’e kadar bir hayli içtik, bir güzel yedik, eğlendik.

Sonra çıktık. İskeleye doğru yürüyoruz. Sol tarafımızda profiterolü ile ünlü İnci pastanesi var. Tam önünden geçiyorduk ki, işte oradaydı. Ceni yanında bir arkadaşıyla İnci’de oturmuşlar bir şeyler yiyorlardı.

-Ceni?

-Aaaa, Erol naber?

-Benimle dansa gelir misin?

-Gelirim.

-Walla mı?

-Walla…

Bu yazıyı daha da uzatacaktım ki içeriden 50 yıllık eşim, hayat arkadaşım, kızlarım anası sevgili karım beni çağırdı.

-Aaron, hadi gel canım, yemek hazır.

-Geldim Cenikam, geldim güzelim…

 

Aaron Baruch (Ankaralı)