23 Aralık 2016 Cuma

İSRAEL'İN ÇOCUKLARI...






Sevgili kardeşlerim, 
yeğenlerim ve dostlarım.




10 yaşında İsrael’li bir çocuk tanıdınız mı hiç? Var mı yakınlarınızda? Onlar aslan parçalarıdır. Hayranım ben o çocuklara. Ve o çocukları yetiştiren sisteme…
Neye dikkat ettim biliyor musunuz? Bu çocukların en çok kullandıkları kelime “lama –neden”  kelimesi. Şunu yapma diyorsun hemen cevap veriyor “lama?”. Ya da şunu yapıver diyorsun, yine aynı cevap “lama?”
Torunum Emir küçükken çok kola içmeyi seviyordu. “Bu kadar kola içme” filan desek de dinletemiyorduk. Çocuk işte. Bir gün, o okula gidince kitap defter açtım. Bütün gün bu konuda araştırma yaptım. Sonunda kola içmenin zararları hakkında bayağı ciddi bir sunum hazırladım. Akşam yatmadan evvel kendisine o gün öğrendiklerimi anlattım. Resimlerle filan. Bir daha kola içmedi. Dahası şimdilerde annesini kola içmekten vaz geçirdi.
Sorgularlar. Kesinlikle sorgularlar… Ve alabildiğine özgürdürler…
Torunum Emir (11 yaşında) geçenlerde bir gece bende kalmıştı. Sabahleyin baktım hiçbir hazırlık yapmıyor. Öyle okula gidesi filan yok.
-Emir, oğlum hadisene, okula geç kalacaksın.
-Bu gün okula gitmiyorum büyükbaba.
-Niye?
-Şvita var.
-Şvita da nedir aslanım.
-Grev yani.
-Ne grevi oğlum bu?
-Sınıfımız çok küçük. Sıkışıyoruz. İdare de değiştirmemekte direniyor. Biz de bugün grev yapıyoruz. Hiç birimiz okula gitmeyeceğiz.
Haydaaaaaa.
Ne yalan söyleyeyim, aklım almadı. Annesini aradım.
-Kızım, seninki bu gün okula gitmeyecekmiş. Şvita varmış diyor.
-Doğrudur baba, gitmesin. Haberim var.

10 yaşında bir çocuk İsrael’de sabahleyin okula kendisi gider. Okullar sabah 8 de başlar. Öyle servisi, minibüsü filan yoktur. Yani vardır da çok nadir. Yabancı kolejlere filan gidenler için belki… Çocuklar okula yürüyerek giderler. Çok küçük olanlar değil tabii. 3ncü 4üncü sınıftan sonra kendileri tek başlarına gitmeye başlarlar.  Okul civarında bu yaştaki çocuklar (5nci sınıf çocukları galiba ) sabah biraz daha erken gidip trafik polisliği de yaparlar. Araçlar ve yayalar onların talimatlarına uyarlar. Hem de kesinlikle… Okul öğlen saat 1 de biter. Okuldan çıktıklarında eve kendi başlarına dönerler. Anneler babalar o saatlerde işteler tabiatıyla… Anne yemeği hazırlamıştır. Ya buzdolabında, ya da mikrodalgada hazırdır. Çocuk kendisi yemeğini ısıtır ve tek başına afiyetle yer. Sonra ya arkadaşlarıyla oynar, ya dersini yapar, ya bilgisayara takılır kendisi karar verir çocuğun. Sorumluluklarının da bilincindedir. Her yerde, her semtte çocuklar için parklar vardır. Hem de ne parklar. Bizim çok yakınımızda çocuklar için Survivor parkı bile var. Acayip eğleniyor çocuklar orada.

Okulda haftada en az 3 kere bir aktivitesi vardır. Örneğin basket oynar, örneğin judo dersine gider… Bunlar gibi. Bu aktiviteler son derece ucuzdur ve genelde okul tarafından organize edilir. Çocuk bu işler için yine okula yalnız gider, yalnız döner. Söylemeye gerek görmüyorum. Bunlar devletin okullarıdır ve parasızdır.

İlkokulu bitiren çocuklara civardaki ortaokullar tanıtım yapıyorlar. Örneğin TIP konusunda eğitim almak isteyen öğrenciler, hangi dersleri göreceklerini, programın neleri kapsadığını öğrenip ona göre seçimlerini yapıyorlar. İleri teknoloji bu yaşlarda çocukların beyninde iz bırakmaya başlıyor. Ortaokulda bir HITECH sınıfı aynen bu konuda çalışan bir şirket gibi. Örneğin bir proje ele alıyorlar. Önce onu parçalara ayırıyorlar. Her gurup projenin belli bir kısmından sorumlu. O gurup,  projenin o bölümünü araştırıyor ve geliştiriyor. Kendi bölümünü tamamlayan grup, hazırladıklarını bir sonraki gruba devrediyor. Sonunda bütün parçalar birleşiyor ve proje tamamlanıyor. Bunun sonucunda ne oluyor biliyor musunuz? Okulu gezmeye gelenler ortalıkta dolaşan robotlar filan görüyorlar.  Çocuklarda kendilerini Star Wars filminin parçaları filan zannediyorlar.  Unutmayın bu çocuklar daha 11 yaşında.

Bu aslan parçaları okul dışında da bir başka türlüdürler. Evde sofranın kurulmasına yardım ederler. Ama en çok sevdiğim, yemekten sonra kendi tabaklarını mutfağa götürdükten sonra sudan geçirip bulaşık makinesine koymaları. Bu alışkanlıklarını misafirliğe gittikleri yerlerde de sürdürürler. Orada da masanın kurulmasına toplanmasına yardım ederler. Evde de öyle “anne su ver” ya da “muz var mı, bir muz versene” filan yok, kalkar kendi alır. Yani çoğu zaman.

Odasını da toplar bu çocuklar. Dağınıksa anne toplamaz. Çocuk karar verdiğinde kendi toplar. Ne giyeceğine kendi karar verir. Uygun değilse annesi sadece uyarır.
-Yarın yağmur var. Üstüne bir mont al, ıslanma, filan gibi…

İlkokulda bu çocuklara bir güzel İngilizce öğretirler. Takır takır İngilizce konuşurlar. Hayret edersiniz. Bu çocuklar hangi arada, hangi derede öğrendiler bu kadar güzel İngilizceyi diye… Biz böyle düşünüyoruz ya, eğitim bakanı hiç aynı fikirde değilmiş. Müşavirinden işittim. “muhakkak bu aksaklığı düzeltmeliyiz” diyormuş. Daha nesini düzelteceklerse…

Bu arada devletin arka plandaki eli çocuğu devamlı izler. Başarıları ya da başarısızlıkları irdelenir. Sebepleri araştırılır. Eksikliklerinin giderilmesi için ailesiyle irtibata geçilir. Ya da üstün başarılı ise o da değerlendirilir ve çocuğun harcanmaması için yeteneği doğrultusunda özel eğitimler alması sağlanır. Çok yakından tanıdığım bir kız öğrencide böyle bir yetenek keşfedildi. Bu çocuk normal okulundan sonra TIP fakültesine giderek eğitimini üniversite düzeyinde sürdürüyor. Daha 13 yaşında ve İsrael’in en genç üniversite öğrencisi. Şöyle gözünüzün önüne bir getirin, insanın “vaaay be” diyesi geliyor.

Çocukların sağlıkları ile de çok ilgilenilir. Okulda fark edilen bir durum ailelerle paylaşılır. Ailelere uyarılarda bulunulur. Çocukların kiloları, boyları okul tarafından devamlı izlenir.

Devlet okul çağındaki her çocuğa yılda bir defa 1000 şekel ve her ay da 150 şekel para verir. Bir de her çocuğa her ay devlet 50 şekel para yardımında bulunur. Bu paralar doğrudan bankadaki hesaba gelir. Yeni doğmuşa bile. Bu 50 şekeller bir fon tarafından biriktirilir ve işletilir.  Çocuk askerliğini bitirene kadar epeyi bir para oluyormuş.  Harika değil mi?

Liseyi bitiren çocuklar 18 yaşında askere giderler. Bir kısmı gönüllüdür. Savaş askeridirler. Omuzlarında her zaman silahları vardır. İzinde mizinde fark etmez. Silahları hep omuzlarındadır o aslan parçalarının. Kızlar da savaş askeri olurlar. Tank da kullanırlar, uçak da. Hayran olursunuz. Savaş askeri olmayanlar da bürolarda çalışırlar. Onların da işleri en az ötekiler kadar önemlidir. Ne iş yaparlar, ne iz sürerler, walla kimse bilmez, bir şey varsa ki onların hepsi, silahlı ya da silahsız, aslan parçalarıdırlar…

Askerlikten sonra 6 ay kadar gezerler. Bu İsrael çocuklarının vazgeçilmezidir. Uzak ülkelere giderler. Sırtlarında bir çanta dünyayı gezerler. Sıkılınca, ya da paraları bitince veya ülkelerini, ailelerini özleyince geri gelirler ve üniversiteye başlarlar.

Devlet üniversiteleri bedava değil. Giriş de zor. Sınavı geçeceksin. Paralı üniversiteler de var. Ordu bir karar aldı. Savaşçı askerlerin üniversite masraflarını bundan böyle ordu karşılayacakmış. İleride bu bursların kapsamı daha da genişleyecekmiş.

 İSRAEL'DE ÜNİVERSİTE EĞİTİMİ ÜCRETLERİ:
כיום שכר הלימוד האוניברסיטאי, בצירוף התשלומים הנלווים, עומד על סכום שנתי של בערך 10,500 ש"ח לתואר ראשון (סה"כ לתואר: כ - 30 או 40 אלף שקלים), וכמעט 14,000 ש"ח לשנה בתארים מתקדמים (סה"כ לתואר שני: 28,000 ש"ח). 

עלות הלימודים במכללה פרטית לשנה אקדמית אחת עומד על כ - 25,000 שקלים, שבחשבון התואר הכללי תגיעו לסכום של כ - 75,000 או 100,000 שקלים ויותר. קיימות גם כמה מכללות פרטיות שמציבות שכר לימוד אף גבוה יותר.


Devlet üniversitesi: yıllık 10.500 şekel. Ayda 250 USD. Parası olmayan öğrenci haftada bir kaç saat çalışma ile bunu karşılayabilir.
Özel üniversiteler yılda 25.000 şekel. Ayda 500 USD. 80 saatlik asgari maaş.
Kıyaslarsak Türkiye'de 40.000 Tl yani 11.000 usd . Ayda 3.300 TL.
3 adet asgari maaş.

Derler ki İsrael çocukların ülkesidir. Walla gerçek, İsrael çocukların ülkesidir. Gururla yazabilirim ki İsrael, dünyada çocuk yetiştirilecek en iyi dördüncü ülke seçilmiş.

Kol HaKavod İsrael… Ben bu ülkede büyümedim. Ama iyi bir şey yaptım. Torunlarımı İsrael’e getirdim.  İsteyen herkese nasip olur inşallah…

Son olarak şunu söylemek istiyorum. İsrael halkı soykırım travmasını üstünden atamadı. Yani benim kanaatim bu yönde. Biz İsrael’liler bu dünyada kendimizden başka birisine güvenemeyiz. Onun için her konuda çok güçlü olmak zorundayız. Bunun yolu da eğitimden geçiyor.

Bu hafta da bu kadar sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım…

Hanuka – Işıklar bayramı tüm dünyaya iyilik sağlık ve mutluluk getirsin. Hepinizin bayramını kutlarım.

Bu yazımı İsrael IDC üniversitesine kabul edilen yeğenim ALİDA SEFADA'YA ithaf ediyorum. Seni tebrik ediyorum ALİDA, başarılarının devamını diliyorum. Ailen seninle gurur duyuyor.

Sizleri çok seviyorum.
Sevgiyle kalın, hoşça kalın…

Aaron Baruch   (Ankaralı)

NOT: Sözü fazla uzatmak istemedim. Esasında ne anlatmak istediğimi aşağıdaki linki seyrederseniz daha iyi anlayacaksınız. Bakın, İsrael neden başarılı oluyor?

(Buraya linki bir kaç defa koymaya kalktım. Beceremedim. Ne işin var oğlum İsrael'de diye yazarsanız harika bir yazı çıkıyor, tavsiye ederim.)

17 Aralık 2016 Cumartesi

GÖZLERİMİZDE YAŞ, YÜREĞİMİZDE YANGINLAR… YOK MU BU GECENİN SABAHI ?





Sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım…





Acılar ülkesi Türkiye, perşembe akşamı Yahudi yazar Beki’nin öldürülmesiyle sarsıldı. Anlaşılan akli dengesi pek yerinde olmayan bir kadın “başkalarına zarar vermesin diye” sırtından kurşunlayarak öldürdü talihsiz Beki’yi . Katili, annesi polise ihbar etti. Yani annesi bile istemiyor bu psikopatı. Ne diyeceğimi bilemiyorum.  Çok yazık oldu. Gencecik kadın. Allah taksiratını affetsin. Kederli ailesine sabırlar versin.

Sabah sabah bu satırları yeni yazmıştım ki ekrana Kayseri’de patlama olduğu haberi düştü. Yine onlarca ölü, bir sürü yaralı.
Yine bize hüzün düştü. Yine terör, yine kan, yine yas.
Gözlerimizde yaş, yüreğimizde yangınlar. Gencecik fidanlar yıkılıyor.
Ufuk karanlık.  Güneşi arar olduk. Yok mu bu gecenin sabahı?
Peşinden hayretler içerisinde Twitter’dan Yahudi karşıtı mesajlar gelmeye başladı.

Kinimiz Daima Diridir
“Başaramayacaksınız soysuz Yahudi uşakları. Bu düzen değişecek. Bu ülke ve bu millet sizden kurtulacak. Sahiplerinizle birlikte defolun –Beşiktaş- “

M. Sefa Savaş
“Kalleş olmasanız, kâfir olmasanız, Yahudi soyundan gelmeseniz silahsız askere saldırmazdınız. Zafer bizim, cehennem sizin olacak.-Kayseri-”

Çok daha kötüleri, iğrençleri var da ben bu örnekleri aldım sadece…
Anlaşılan odur ki artık Türkiye’de Yahudi kelimesi küfür olarak kullanılmakta.
Eğer bir ülkenin başbakanı kızdığı birisine “İsrail dölü” diye hitap ederse, ya da kendisine atılan bir iftiradan bahsederken “affedersiniz, bana Ermeni bile dediler” derse, ikide birde “üst akıl” diye Yahudileri kastederse olacağı budur.
Eğer bir ülke bir yandan, “benim teröristim iyi, seninki kötü diye bir şey olamaz, terörün dini, milliyeti yoktur, terörle hep birlikte mücadele etmeliyiz” derken, diğer yandan teröre ev sahipliği yaparsa sonuç da böyle olur elbette.
Öyle üstü kapalı filan konuşmayacağım. Canım çok sıkkın, kafam çok bozuk. Sağır sultan bile duydu, AKP iktidarı terörü Türkiye’de ağırlıyor.
·         Kürtlerle savaşıyor diye DAAŞ’a yardım eden Türkiye…
·         Müslüman Kardeşlere yardım eden Türkiye…
·         HAMAS’a açık açık koltuk çıkan Türkiye…
Bu terör örgütlerine para da verildi, silah da verildi, eğitim de verildi. Yaralıları Türkiye’de tedavi edildi. Hatta HAMAS lideri Halit Meşal Ak Partinin kongrelerinde konuşma bile yaptı. Yok artık be… Eeee, ne bekliyordunuz, çocukla yatan çişle kalkar…
Öte taraftan Türkiye PKK ile yaptığı savaşı kazanamıyor. 30 senedir kazanamıyor. Yani 30 sene daha kazanamayacak. Bundan her zaman bombaların patlayacağı, katliamların gündelik olağan olaylardan olacağı anlamı çıkıyor. PKK patlatır, DAAŞ patlatır, daha bir sürü terörist gelir patlatır. Bayram fişeği gibi…
Sonuç - görünen 2017 Türkiye profili:
·         Türkiye’de daha çooook bombalar patlayacak. Bu patlamalar bazen DAAŞ tarafından bazen PKK tarafından organize edilecek.
·         Şimdiki cumhurbaşkanı, Recep Tayyip Erdoğan BAŞKAN olacak.
·         Devlet, FETO’cuları ayıklamak için iş bilen ne kadar polis, hâkim, savcı, asker varsa hepsini işten atacak. Devlet hepten çalışmaz hale gelecek.
·         Türkiye’nin çok önemli holdinglerinin patronları FETO’cu olarak tutuklanacak. Şirketlerine kayyum atanacak ve o şirketler batacak. Domino etkisiyle her batan Holding yanında onlarca küçük işletmeyi dibe çekecek.
·         Parasızlıktan konut satılamayacak, şu andaki tek lokomotif sektör olan İnşaat sektörü dibe vuracak. Mevcut taşınmazların değeri düşecek alıcı bulunamayacak.
·         TC Merkez bankasını tamamen Başkan yönetecek.
·         Uluslararası Kredi Derecelendirme Kuruluşları Türkiye’nin kredi notunu daha da düşürecek.
·         Buna bağlı olarak ekonomi giderek bozulacak. Ekonomik kriz çıkacak.
·         Dolar önümüzdeki sene TL karşında en az % 25 değer kazanacak.
·         Bütün bunların sonucunda Türkiye’den birileri gidecek, birileri de artık Şam’dan mı, Halep’ten mi, bilmem nereden gelecek.
·         Türkiye Arap mültecilerle dolacak.
·         Avrupa Birliği’nin kapıya koyduğu Türkiye giderek daha da yalnızlaşacak.
     Bu söylediklerimin çoğu zaten şu anda gerçekleşiyor. Bunlar kehanet değil.
İnsanlar inşallah paralarını korumak için gösterdikleri özeni canlarını korumak için de gösterirler ve kafalarını kumlardan çıkararak gerçekleri görürler.
Ya da görmemeye, kafalarını daha da derinlere sokmaya devam ederler.
Bakın bir örnek vereyim.
Adama diyorsun ki:
-Arkadaş yolun sonuna geldik dolara dön.
-Dönmem. Ben Törkiş Lira harcıyorum. Param bankada, her ay  getirisini alıyorum ve onunla geçiniyorum.
-İyi de oğlum, hesap etsene. Dolar % 20, % 25 gidiyor. (2015 yılında % 25, 2016 yılında % 21)   Sen % 10 bile alamıyorsun. Yılbaşında 100 doların vardı. Bu 34 dolar ediyordu. Sen % 10 kazandın. 110 lira oldu. Ama şimdi. 31 doların var. Anlasana.
-Olsun.
-Yani sen diyorsun ki, “ben benzinciye gittiğimde 50 liralık benzin alırım. Benzinin fiyatı artmış, inmiş, beni ilgilendirmez.” Öyle mi?
-Evet, aynen öyle, bir de unutma, Başkanımız Reyisimiz milli paraya dönün dedi. Milli seferberlik de var... (!)
-Sen tasarruf bonosunu hatırlar mısın?
-…
-Ya 27 Mayısta toplanan altınları?
-…
-Tamam, bildiğin gibi devam et…

Canım sıkılıyor arkadaş, canım çok sıkılıyor.
Keyfim yok, neşem yok.

Bu hafta da bu kadar sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım.
Hepinizi çok seviyorum.
Sevgiyle kal, hoşça kal…

Aaron Baruch  (Ankaralı)





6 Aralık 2016 Salı

İSRAEL TRENLERİNDEN ÖYKÜLER...




Sevgili kardeşlerim yeğenlerim ve dostlarım,


İsrael’in trenleri vazgeçilmezdir. Ulaşım çok büyük ölçüde tren ile halledilir. Çoğu iki katlıdır. Süratli trenlerdir. Genellikle kırmızıdır. Nadiren tek katlı mavi trenler de var. Öyle üzerlerinde yazılar mazılar olmaz. Çok temizdir. Tabi bunlar çok güzel özellikler ama esas onları güzel yapan içindeki insanlardır. Hele hafta başı ve hafta sonu izinden dönen ya da izine giden o askerler var ya, onlarla birlikte seyahat etmek inanın bana bir ayrıcalıktır, bir mutluluk dinamosudur. Cıvıl cıvıl genç kızlar, fişek gibi delikanlılar, kimi silahlı, kimi silahsız, pırıl pırıl gençler, insan bakmaya doyamıyor.
Şimdi size bir kaç küçük yaşanmış öykü anlatacağım. Bu İsrael halkının askerini nasıl bağrına basmaya her an hazır olduğunu anlatan kısacık yaşanmış anlık gerçek öyküler.
Yeruşalayim treni. Sabah saatleri. Askeri kıyafetleri ile genç bir kız uyuklamakta. Birden kızın telefonu çalıyor.  Kız telefonu açıyor. Bir münakaşadır başlıyor. Anlaşılan kız kredi kartı borcunu yatırmamış. Kartı kapatacaklar. Kız da “lütfen kapatmayın” diye hattın öbür ucundaki yetkiliye rica etmekte. Konuşma uzuyor fakat bir türlü çözüme ulaşılamıyor. Tabii etraftakiler de konuşmaya şahit olmaktalar.  Birden kızın karşısında oturan adam telefonu kızın elinden alıyor. Seyredenler ilgiyle “ne olacak” diye beklemekteler. Telefonu kızın elinden kapan adam karşı tarafa soruyor:
-Ne kadar bu kızın borcu?
Karşı taraf cevaplıyor. İşte “şu kadardır” filân diyor herhalde. Adam:
-Tamam, yazın lütfen, benim kredi kartımın numaraları şu şu şu. Hemen tahsil edebilirsiniz diyor, ve telefonunu kıza geri veriyor.
Etrafta öyle büyük bir şaşkınlık, “helal olsun” filan yok. Kız başta şaşırıyor, “olmaz, kabul edemem” filan diyorsa da etraftakiler “uzatma, ne olmuş yani, sen askersin” filân diyorlar. Sonunda kız adama “çok teşekkür ederim” diyor, herkes gazetesine dönüyor. Adam kızın borcunu ödeyiverdi. Ama önemli olan bunu herkesin bunu sıradan bir olay olarak algılaması.  
Benzeri bir durum birkaç hafta sonra başka bir trende oluyor. Bu sefer durum biraz daha ciddi. Asker kız evlerinin elektriği kesilmesi diye karşı taraftaki yetkiliye adeta yalvarmakta. Üstelik para bir hayli fazla. 3 veya 4 bin şekel civarında bir meblağ. Bir iş adamı telefonu askerin elinden alıp borcu ödüyor. Konu kapanıyor. Olay gazetelere de geçiyor.
Esasında bunun gibi trende veya başka yerlerde askerlere yapılan güzelliklere her zaman rastlamak mümkün. Daha geçenlerde böyle bir olay yine gazetelere geçti.
Yeruşalayim’de esnaf lokantası. 10 kadar asker yemek yiyorlar. Asker çocuklar, o yaşlarda delikanlılar nasıl yerler bilirsiniz. Ortalığı silip süpürüyorlar. Tatlılarda yeniyor, kahveler de içiliyor, iş hesaba geliyor. Askerler hesabı istiyorlar, lokantacı ”hesap ödendi” diyor. Kim ödedi belli değil.
Bazen küçük marketlerin önünde bir buzdolabına rastlarsınız. İçinde su, meşrubatlar, meyve suları kolalar filan bulunur. Dünyanın her yerinde vardır. Bazen İsrael’dekiler farklı olur. Onları farklı yapan üzerlerindeki yazıdır. “Askerler bedava.” İsteyen asker dolabı açar, istediğini alır ve devam eder.
Şu “askere bedava” işine çok rastladım ama yukarıda anlattığım iki tren hikâyesini ben yaşamadım. Gazetelerden öğrendim, anlattılar filân. Ama benim yaşadığım bir tren hikâyesi var ki... Daha doğrusu izlediğim bir anlık olay. Unutamam, unutulacak gibi değil çünkü.
Temmuz 2014. 16 yaşında üç öğrencinin kaçırılarak öldürülmesi üzerine Gazze ile İsrael arasında savaş başlamıştı. Sert Kaya operasyonu. Önce hava harekâtı başlamış peşinden de İsrael savunma güçleri kara harekâtına başlamışlardı. Savaşın bütün hızıyla devam ettiği günler. Ne yazık ki her gün şehit haberleri gelmekte.
Yom Rişon. Pazar günü. İsrael’de hafta başı. Sabah 06.58. Netanya Ashdod treni. Tel-Aviv’e gitmek için her sabah bu treni kullanırım. Arabamı park ettim. Trene doğru yürüyorum. Bir araba geldi. Bir baba ve oğlu indiler. Genç adam asker. Omuzunda kocaman bir silah ve şarjörler var. Bordo bereli bir savaş askeri. Göğsünde de ne anlama geldiğini bilmediğim bröveler var. Pazılarında üç tane mavi şerit bulunmakta. Sıradan görünümlü bir asker. Şişman değil, zayıf değil, esmer, orta boylu,  19 bilemedin 20 yaşlarında bir delikanlı. Hafif sakalları var. Arabadan indikten sonra arka kapıyı açıp kocaman bir çanta indirdi. Bu askerlerin çantaları genelde üniformaları ile aynı renkle oluyor. Torba gibi. Rastlamışsınızdır mutlaka… Delikanlı çantayı yere bıraktı. Babası yanına geldi. Adamın başında kippa var. Oğluna sarıldı. Gözleri kapalı. Bir elini çocuğunun başıma koydu. Belli dua ediyor. Oğlan hareketsiz. Babasına belli belirsiz sarılmış durumda. Trene yetişme telaşındakiler onları görmemezlikten geliyor. Esasında hepimiz görüyoruz, ama bakmamaya çalışıyoruz, gözlerimizi kaçırıyoruz.  Neden sonra ayrıldılar. Asker torbasını alıp trene yürüdü.
Trene bindikten sonra düşünmeye başladım. Bu asker acaba şimdi nereye gidiyor? Belki yarın sabah cayır cayır bir savaşın içine girecek. Hatta belki bu gün. Allah’ım, bu baba acaba çocuğuna sarıldığında aklından neler geçiyordu? Neler hissediyordu? Bu nasıl bir hissiyattır? Nasıl tarif edilebilir? Hangi kelime bunu anlatmaya yeter?
İsrael’de bir laf vardır. Başka yerlerde de aynı laf var mı bilemiyorum. “Hayat piknik değildir” derler. Bu memleketin hayatı gerçekten “gerçek hayattır.”
Sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım.
Bu hafta da bu kadar. Görüşmek üzere. Hepinizi çok seviyorum.
Hoşça kalın, sevgiyle kalın.
Aaron Baruch  (Ankaralı)