6 Mart 2021 Cumartesi

TÜRKİYE'NİN YAHUDİ PROFESÖRLERİ…

 




Yazıma Ortadoğu ve İslam tarihi üzerine çok sayıda eserleriyle tanınan önemli tarihçi Bernard Lewis’in şu çarpıcı söylemi ile başlayacağım.

“İcat edilen tarih, belli bir amaca uygunluk sağlamak üzere tarihin değiştirilerek anlatımıdır. Bu şekilde tarihi yazmaya soyunanlar tarihin olduğu gibi değil de öyle olmasını tercih ettikleri gibi yeniden yazmayı tercih ederler.

İcat edilen tarihin amacı, olayları süslemek, tatsız geçmişi düzeltmek veya ortadan kaldırarak daha uygun hale getirmektir.”

Bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti tarihi ile ilgili yazılarımda 1923 (Cumhuriyetin kuruluşu) ile 1955 (6-7 Eylül soygunu) tarihleri arasında geçen olayları yazmaya çalıştım. Yukarıda tarihçi Bernard Lewis’in açıkladığı “icat edilen tarihle” pek çok kez karşılaştım. Elimden geldiğince yanlışlara işaret etmeye ve gerçekleri anlatmaya ve bilinmeyenleri kaleme almaya gayret ettim.

Bu hafta dilim döndüğünce hemşerim İzzet Bahar’ın çok önemli eseri “İkinci Dünya Savaşında Türkiye ve Yahudi Meselesi” kitabından faydalanarak Türkiye’ye gelen Yahudi profesörlerin gerçek hikayesine değineceğim. Bu aynı zamanda üç hafta evvel yazdığım “Üç Söylem” yazımın ikinci bölümünü de oluşturmaktadır.

1933 yılında Hitler iktidara gelir gelmez “Sivil Kamu Hizmetlerinin Yeniden Yapılandırılması” kanunu ile Ayan ırktan olmayanların devlet hizmetinde çalışmalarını yasakladı. Yüzlerce Yahudi akdemiysen çalıştıkları işlerden kovuldular.

İlginç bir tesadüf eseri aynı günlerde Türkiye yüksek eğitim sisteminde köklü bir değişim yapma telaşındaydı. Ülkedeki tek üniversite, Osmanlı’dan miras kalan Darülfünundu ve bu köhne eğitim kurumu genç Türkiye Cumhuriyeti’nin devrimci yeniliklerine bırak ayak uydurmayı üstelikte köstek oluyordu.

1932 yılında üniversite reformu konusunda ülkeye Cenevre Üniversitesinden Profesör Albert Malche davet edilir. Profesörün görüşleri doğrultusunda bir yasa hazırlanır 31 Temmuz 1933’te Darülfünun kapatılarak bir gün sonra 1 Ağustos 1933’te İstanbul Üniversitesi açılır.

Ancak Darülfünundan çok az eğitmen İstanbul üniversitesine alınmıştır. Yeni üniversitenin çok büyük bir eğitmen açığı vardır. Ortak çıkarlar buluşur ve işlerinden kovulan Yahudi profesörler için Türkiye adeta bir sığınak olur.

Bu konu işte tam da giriş bölümünde açıklamaya çalıştığım “icat edilen tarih” ile süslenerek pek çok kez Türkiye Cumhuriyeti idarecileri tarafından “biz Yahudi bilim adamlarını kurtardık, onlara kucak açtık” söylemiyle propaganda malzemesi olarak kullanılmıştır.

Bakın İzzet Bahar kitabında belgelere dayanarak olayı nasıl açıklamaktadır.

Türkiye’ye gelecek profesörlerin listesini, 7 saatlik uzun bir toplantıdan sonra zamanın Milli Eğitim bakanı Reşat Galip ile, “Yurt Dışındaki Alman Bilim Adamları Yardımlaşma Cemiyeti” yöneticisi Profesör Philipp Schwartz birlikte hazırlarlar. (6 Temmuz 1933)

Bu arada 1933 Eylül’ünde ilginç bir olay yaşanır. Profesör Albert Einstein TC. Başbakanı İsmet İnönü’ye bir mektup yazar. Mektubun anteti İbranice (Yidiş dilinde) olup tarihi 17 Eylül 1933’dür. Mektubun ekindeki listede pek çok profesörün ve doktorun ismi vardır ve tüm liste Alman Yahudi’si bilim adamlarından oluşmaktadır. Profesör bu akademisyenleri yeni kurulmakta olan üniversite için tavsiye etmektedir. 14 Kasım tarihli cevabi mektubunda Başbakan İnönü “içinde bulunduğumuz durumda BU BEYLERDEN daha fazla sayıda yabancı personel istihdam etmemiz mümkün değildir” diyerek teklifi kesinlikle ret eder.

Buradaki ilginç nokta Einstein’in mektubundan üç gün evvel 14 Eylül 1933 tarihli 14942 numaralı kararname ile hükümetin yabancı profesör istihdam etmek arzusunda kararlı olduğu ve sözleşmeler yapmak için Maarif vekaletine salahiyet vermesidir.  Yani hükümet yabancı profesörleri istiyor ama İnönü alınacak bilim adamlarının Einstein’in listesindeki “BEYLERDEN” olmasını istemiyor…

Einstein’ın mektubundaki ilginç bir konuda pek çok kere yayınlanan fakat asla değinilmeyen mektup üzerinde bulunan, enlemesine el yazısıyla yazılmış bir notta gizlidir. İncelendiğinde notta açık açık “esasen bu seviyede 40’a yakın Yahudi gelmiştir” yazmaktadır.

1933 temmuzunda yabancı profesörlerin seçimi yapılırken TC. Hükümeti Yahudi olup olmadıklarıyla ilgilenmiyordu. Ne oldu da aynı yılın Kasım ayında hala ihtiyaç devam etmesine rağmen artık Yahudileri istemiyorlardı?

Aradığımız cevabı İzzet Bahar’ın kitabında buluyoruz. 1933 Ağustos’unda kişiliği ve görüşleri çok tartışılan Nazilerle içli dışlı Profesör Dr. Ferdinand Sauerbruch İstanbul’a gelir ve daha sonra Ankara’ya geçerek İnönü ile buluşur. (Listenin hazırlanmasından birkaç hafta sonra) “Türkiye’ye gelecek profesörlerin listesini yeniden gözden geçirin, daha iyileri ile değiştirin” der. Kontratlar hazırlanmakta olduğu halde durdurulur. Profesör Dr. Ferdinand Sauerbruch hazırladığı tamamen Alman Aryan ırka mensup listedeki Profesörler Türkiye’de çalışmak için davet edilir. Ancak Aryan ırka mensup bu Alman bilim adamlarından hiçbiri  teklifi kabul etmeyince eski listeye dönülür ve neredeyse tümü Yahudi pek azı Nazi karşıtı Alman profesörler ve yardımcıları aileleriyle birlikte yaklaşık (400-500 kişi) Türkiye’ye gelerek Türk yüksek eğitim sisteminin temellerini atarlar ve kalıcı eserler bırakırlar. Savaş bittikten sonra neredeyse hepsi ülkelerine geri dönerler.  

İlginç bir başka konu da Türkiye’nin dışındaki ülkelere kaçan Yahudi ya da Nazi aleyhtarı başka profesörlerin hiçbiri savaştan sonra Almanya’ya geri dönmezler ve hayatlarına bulundukları ülkelerde devam ederler.

Profesör Dr. Kader Konuk kitabında bu profesörlerin Yahudi hatta Alman oldukları için değil de Avrupalı oldukları ve Avrupa kültürünü temsil ettikleri için Türkiye’ye davet edildiklerini ifade eder.

Ne olmuşsa olmuş, Türkiye Yahudi bilim adamlarına bir sığınak olmuş, onlarda minnettarlıklarını Türk yüksek eğitim sistemini kurarak ve kalıcı eserler bırakarak ödemişler. Türkiye’ye gelen Profesörlerden Fritz Neumark’ın dediği gibi “ortak çıkarların uyuşması” veya Türk devlet çıkarlarının gerektirdiği yapılmıştır. Durumu “raison d’etat” olarak açıklamak yerinde olacaktır.

Bu bilgilere eriştikten sonra Türk idarecilerinin “biz Yahudi bilim adamlarını kurtardık, onlara kucak açtık” söylemine pek tereddütlü yaklaştığımı söyleyerek yazıma son veriyorum.

Esen kalın…

 

Aaron Baruch (Ankaralı)

2 yorum:

  1. Aron bey,
    "Yiğidi öldür hakkını yeme" demişler. Bugüne kadar yazdıkların arasında yukarıdaki yazın okuduğum en kaliteli yazıydı, eski yazılarının aksine Türkçesi çok düzgün, konuyu yakınen bildiğim için verdiğin referanslar çok kaliteli. Aynı konuda Alman kökenli akademisyen Corry Gutstadt'ın İletişim yayınlarından Türkiye Yahudiler ve Holokost adında değerli bilgileri içeren bir kitabı da var. Konuyla daha fazla ilgilenmek isteyenler için belirttiğim bu kitapla ilgili küçük bir tanıtım yazısını içeren linkini aşağıya koyuyorum.

    https://www.nadirkitap.com/turkiye-yahudiler-ve-holokost-corry-guttstadt-kitap13609994.html

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu arada nedense yukarıdaki yorum yazısında ismim çıkmamış, nedense meçhul olarak görünüyorum.
      Murat Ruben

      Sil

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.