8 Haziran 2019 Cumartesi

KOSHER NOSTRA
















Salonu yaklaşık 500 kişi doldurmuştu. Sahnede Nazi bayrakları, gamalı haçlar, kahverengi gömlekli, omuzlarından bellerine çapraz bağlanan kemerler takmış olan bir sürü genç vardı, Hitlervari bıyıklı bir adam kürsüde bağıra bağıra konuşuyordu. Kapılarda da benzeri kıyafetli etrafa tehditkâr bakışlar atan nöbetçiler vardı.

Birden girişte bir hareketlenme oldu. Ellerinde demir çubuklar, beysbol sopaları olan bir kalabalık salona girdi. Toplam 14 kişiydiler. Bazılarının ellerinde muşta vardı. Kendilerine müdahale etmek isteyen ilk kahverengi gömlekliyi yumruklayıp yere serdiler ve sopalarla dövmeye başladılar. Kanlar fışkırmaya başlamıştı. Kürsüye yöneldiklerinde konuşmacı dehşete kapılıp sustu. Şaşırmıştı. Neler oluyordu? Kürsüye gelen saldırganlar hiçbir şey söylemeden adamı yakaladıkları gibi yere indirdiler. Diğer kahverengi gömleklileri de ellerindeki beysbol sopaları ve demir çubuklarla acımasızca dövmeye başladılar. Seyirciler çığlık çığlığa bağırarak kaçışmaya başlamışlardı. Direnmeye çalışan konuşmacıyı iki iri yarı genç yakaladıkları gibi sahnenin yan tarafında bulunan camdan aşağı attılar. Her şey 5-10 dakikanın içinde bitmişti. Salon boşalmış kahverengi gömleklilerin hepsi kanlar içerisinde yere serilmişti. Kimin kafası, kiminin kolları ya da ayakları kırılmıştı. Saldırganların başında emirler veren adamın ismi Meyer Lansky’ydi, Yahudiydi ve sadece 1 metre 52 santim boyu vardı.

1930’larda ABD’nde organize suç tarihinde yer alan önemli gangsterlerden “godfather –vaftiz babası – BABA”  bazıları İrlanda, İtalya ve Polonya kökenli Yahudi asıllı fakir göçmenlerin arasından çıkmıştır. “KOSHER-NOSTRA” olarak anılan bu çete reislerinden en önemlilerinden birisi Mayer Lansky'di. “Mod Muhasebecisi” olarak tanınırdı. Polonya’da 1902 yılında doğmuştu ve asıl adı Meier Suchowlanski’ydi. Daha sekiz yaşında iken kazandığı 5 cent’i kumarda kaybedince kumar oynamakla değil, oynatmakla para kazanılacağını öğrendi ve bir daha kendisi asla kumar oynamadı, hep oynattı.

Esasında her şey, daha sonra Amerikan senato üyesi olacak olan New York eyalet hâkimi Nathan David Perlman’ın (isminden de anlaşılacağı gibi o da Yahudi’ydi) şahsen Meyer Lansky ile iletişime geçmesiyle başlamıştı. Alman-Amerikan Bund topluluğu ülkede Nazi yanlısı toplantılar düzenleyerek “Yahudi piçlerin” ülkeyi terk etmeleri yolunda tehditlerde bulunuyorlar, Yahudileri aşırı bir biçimde tedirgin ediyorlardı.  Bu toplantıları durdurmanın yasal bir dayanağı yoktu, hiçbir şey yapılamıyordu. Hâkim Perlman, Meyer Lansky’den bu toplantıları durdurmasını, Amerikan-Alman Bund topluluğunu dağıtmasını istedi:

“Sizden talebim şudur Meyer; bu Nazi hergeleleri durdur, yerel polis teşkilatından sana hiçbir müdahale gelmeyecek, ayrıca hizmetlerinin karşılığını alacaksın, Yahudi cemaati sana seve seve ödeme yapacak, tek şartım var. Kimse ölmeyecek.”

Meyer Lanski, Davit  Perlman’ın bütün şartlarını tartışmasız kabul etti. Biri hariç. Bu iş için para almayacaktı.

Daha sonra kendisiyle röportaj yapan bir TV muhabirine şöyle diyecekti:
“Ben bir Yahudi’yim ve Avrupa’da ıstırap çeken Yahudilerin sıkıntılarını içimde hissediyordum. Onlar benim kardeşlerimdi.”
Aynı röportajda Meyer Lansky şunları da söyleyecekti:
“Onları kovalayıp dövdük. Yahudilerin arkalarına yaslanıp hakaretleri kabul etmeyeceklerini göstermek istedik.”

Meyer Lansky ve Çetesi aylarca Amerikan-Alman Bund gurubunun yaptığı Nazi toplantılarını bastı. Amerikalı tarihçi Rozkaway’in yazdığı gibi “Nazilerin kolları, bacakları, kaburgaları ve kafaları kırıldı, ama kimse ölmedi.”

MEYER LANSKY (Öndeki kısa boylu)

Savaştan sonra Küba’da ve Las Vegas’ta kumar organizasyonlarında yer alan Meyer, hakkında vergi kaçakçılığı yüzünden soruşturma açılınca bütün parasını İsviçre’ye aktardı ve “dönüş yasasından” istifade edip İsrael’e aliya (göç) yaptı. Hertzliya Pituah’da sakin bir hayat geçirmeye başladı. Ancak İsrael hükümeti hakkındaki suçlamalar yüzünden onu Amerika’ya iade etti. Amerika’ya gelir gelmez tutuklandı. Üç ay tutuklu kalan Meyer Lansky’nin hiçbir suçu ispat edilemedi hiçbir suçtan hüküm giymedi. Üç ay sonra serbest kalan Meyer 80 yaşında akciğer kanseri dolayısıyla hayata veda etti.

Meyer öldüğünde Amerika’da sadece 57.000 dolarlık bir miras bıraktı. Oysa İsviçre’de miras bıraktığı para bugünün 400 milyon dolarından fazlaydı.

Bir başka Yahudi asıllı “baba”  Minneapolis bölgesinde kumar baronu David Berman’dı. “Davie the Jue” lakabıyla tanınırdı. Ukrayna-Odesa’lıydı.

Amerikan-Alman Bund topluluğunun Elks Lodge’de bir toplantısında konuşmacı “Yahudi piçlerin Amerika’yı terk etmesini, yoksa her şeyin daha da kötü olacağını” söylediği anda David Berman ve çetesi salona girdi. Kafalar kollar kırılmaya başladı. On dakika sonra salon boşalmıştı. Üstü başı dövdüğü adamların kanlarıyla kıpkırmızı olan David Berman mikrofonu eline aldı ve:

“Bu bir uyarıdır. Yahudilere karşı söz söyleyen herkes aynı muameleyi görür. Ancak bir daha sefere her şey daha kötüye gider” dedi ve belinden silahını çıkartıp bütün kurşunları arkadaki üzerinde gamalı haç bulunan bayrağa boşalttı.

Bir dahaki sefer hiç olmadı.



DAVİD BERMAN



II.dünya savaşının sürdüğü günlerde David Berman suç dosyası nedeniyle Amerikan ordusuna yaptığı gönüllü asker olma talebi reddedilmişti. O da Kanada ordusuna girdi. Bir keşif grubu olan 18.zırhlı birlikte görev yaptı ve savaştı. Her kes tarafından çok sevilen bir askerdi.

Savaştan sonra Amerika’ya dönen Berman Las Vegas’taki kumar organizasyonunda yer aldı. 1957 de kolon kanserine yakalandı ve babalar gününde ameliyat masasında hayatını kaybetti.

Bir başka Yahudi asıllı “baba” Bugsy Siegel, 1945 de Haganah elçisi Reuven Dafne ile buluştuğunda ona her türlü yardım için söz verdi.

“Ben seninleyim” dedi.

Reuven Dafne her hafta Siegel’den içinde 5 ve 10 dolarlık banknotlar olan (toplamda 50.000 dolar) bavullar alır. Ayrıca Bugsy Siegel silah temin etme ve nakletme konusunda da Reuven Dafne’ye çok yardımlarda bulunur.


BUGSY SİEGEL


Meyer Lansky, David Berman, Bugsy Sİegel ve benzeri  “babalar”  elbette toplumun yüz akı insanlar değildiler. Fakat 1930’larda yükselmekte olan Amerikan Nazizm’ine karşı ülkedeki kanunların savunamadığı Yahudileri onlar korudular ve İsrael’in bağımsızlık savaşına yardım ettiler. Onlar Yahudiliklerini asla unutmadılar ve soydaşlarını korumak için ellerini, kafalarını taşın altına koydular. Keşke bu günde antisemitizmin yükselmekte olan ülkelerde böyle koruyucular olsa. Meydanda menora yakmakla Yahudiler korunamıyor…

Özellikle o yıllarda Amerikan Yahudileri ve İsrael,  hizmetlerinden dolayı Yahudi “babalara” şükran borçludurlar.


Aaron Baruch  (Ankaralı)

Kaynakça : Vikipedia - Jewish Virtual Library
ALINTILAR YAPTIĞIM SARP ORBAY'A TEŞEKKÜRLERİMLE

1 Haziran 2019 Cumartesi

HAR HaBAYİT BE YADENU… (TAPINAK DAĞI BİZİM ELİMİZDE!)













Son bir hücum gerçekleştireceklerdi. İsrael devletinin kuruluş savaşının sonuna gelinmişti ve ateşkes 1948 yılının 17 Temmuz Cumartesi günü sabah saat 05.00 de başlayacaktı. 1 Mayıs günü takviye gelmediği için yorgunluktan biten adamlarını geri çekmek zorunda kalan Uzi Narkiss’in terk ettiği surlar o günden beri Ürdünlü Arapların elindeydi. Eski Şehri  (ağlama duvarının –Kotel-  ve Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Dua tepesi-Har HaBayit  de denilen kutsal alanın bulunduğu antik şehir)  almak için bu son şanstı. Yeruşalayim bölgesinin komutanı David Shaltiel askerlerine şöyle dedi:

“Yeruşalayim’i kendi kuşağımıza ve gelecek kuşaklara armağan etmek bizim için en büyük zafer olur” dedi ve planı açıkladı.

Bu plan gerçekten bir kumardı fakat vakit yoktu. Eski Şehir’i çevreleyen surları üç noktadan deleceklerdi.   Bunların her birine ayrı bir isim verilmişti. İrgun’un yüz elli adamı Notre – Dam de France binasından “PARİS” adı verilen Yeni Kapıya saldıracaktı. Stern gurubunun birlikleri “MOSKOVA”  adı verilen Yafa kapısına karşı saldırıya geçeceklerdi.

Her iyi kumarbaz gibi David Shaltiel’in de bir kozu vardı Konik şeklindeki yapısı itibarıyla “KONÜS” adı verilen, bir fizikçinin yaptığı 350 kilo patlayıcı ile dolu olan dev bir mermi. Bu mermi surlara büyük bir delik açacak, yeni kurulmuş olan beş yüz kişilik tabur Sion tepelerinden Eski Şehir’e akacak ve Yahudiler iki bin yıl sonra şehri ele geçirecekti. Saldırı 16 Temmuz gece yarısından biraz evvel başlayacaktı. Açılacak olan gediğe “MOSKOVA” adı verilmişti.

Askerlerden biri David’e sordu:
“Ömer Camii’nin önüne geldiğimizde ne yapacağız?”
“Pabuçlarınızı çıkartıp savaşa devam edersiniz.”

Saldırı başlamadan biraz evvel acı bir sorunla karşılaştılar. Yahudiler her şeyi düşünmüşlerdi ama bir tek Yeruşalayim’in yüreğine varmalarını sağlayacak aracı yapmanın telaşı ile “KONÜS’ü” surlara kadar nasıl taşıyacaklarını düşünmemişlerdi. Üç yüz elli kiloluk mermi demir çubuklar üzerine kondu ve insan gücüyle taşınmaya başlandı. Elleri ayakları kan içinde kalan taşıyıcılar ateş altında koca mermiyi elleri ile taşıyorlardı.

Bu arada İrgun askerleri Yeni kapıya saldırıya geçti. “PARİS” adı verilen Yeni Kapı Yahudiler’in eline geçti. Komutan Zvi Sinai   “KONÜS’Ü” bekliyordu. Gedik açılır açılmaz şehrin kalbine doğru saldırıya geçecekti.

Ne yazık ki, planladıkları gibi olmadı. “KONÜS” tam zamanında tam da istenilen yerde patlatıldı ama surları yıkamadı. Plan başarısız olmuştu. Hayallerine kavuşmak için Yahudiler 19 yıl daha beklemeleri gerekecekti.

----------------------------------------------------------------------------------------------------------


1967 yılın Haziran ayında başlayan 6 günlük savaşın üçüncü günü İsrael Kuvvetleri Eski Şehri aldılar.  Şimdi okuyacaklarınız bu inanılmaz anları naklen anlatan radyo yayınıdır. Bu kayıt Avi Yaffe kayıt stüdyolarında bulunmaktadır.

Albay Mordechai (Motta) Gur: (Hoparlörde) Tüm birlik komutanları, şu anda sırtın (Sion tepeleri) bekliyoruz. Kısacası birazdan tüm kuşakların hayalini kurduğu Eski Şehre gireceğiz. İlk giren biz olacağız. Eitan’ın tankları solda ilerleyecek ve Aslanlı kapıdan girecekler. Son buluşma yukarıdaki açık alanda (Tapınak Dağı) olacak.
Askerler: Alkış sesleri
Spiker Yossi Ronen: Şimdi ana caddelerin birinde yürüyoruz. Kuvvetlerin öncüleri Eski Şehre girmek üzere…
Silah sesleri…
Spiker Yossi Ronen: Hala her yönden üstümüze ateş ediliyor. Girişe doğru ilerliyoruz.
Silah sesleri ve askerlerin ayak sesleri…
Komutan : Aralarda 5 metre mesafeyi koruyun. Buralarda dolaşmak hala çok tehlikeli, etrafta keskin nişancılar var…
Silah sesleri…
Spiker Yossi Ronen: Hepimize durması söylendi, solumuzda Zeytin Dağı, biz şu anda Eski Şehir’de Rus Kilisesinin karşısındayız. Aşağıya bakıyorum. Dağın yanında koşuyoruz. Taş duvarları görebiliyoruz. Hala bize ateş ediyorlar. İsrael tankları Aslanlı kapıda ve biz önde gidiyoruz. İçeri giren ilk birimin yanındayım. Yanımda bir Ürdün otobüsü var, tamamen yanmış. Girmek üzereyiz. Aslanlı geçidin altında duruyoruz. Geçit çökmek üzere, muhtemelen önceki bombalama yüzünden. Askerler palmiye ağaçlarını siper alıyorlar. Ben de ağaçlardan birinin altına çöküyorum. Şehre daha yaklaştık.
Silah sesleri…
Albay Mordechai (Motta) Gur ordu hoparlöründen: HAR HaBAYİT  BE YADENU… Tekrar ediyorum, HAR HaBAYİT  BE YADENU… (TAPINAK DAĞI BİZİM ELİMİZDE! Tekrar ediyorum, TAPINAK DAĞI BİZİM ELİMİZDE!
David Operasyon Odası : Tüm birimler, ateş etmeyi kesin, tekrar ediyorum, ateş etmeyi kesin.
Uzi Narkiss : Motta, senin gibi biri yok. Ömer Cami'nin yanındasın…
Spiker Yossi Ronen: Aslanlı kapıdan geçtim, hızla ilerliyorum. Eski Şehir…
Ordu hoparlöründen: Alanı arayın, ateş kaynağını bulun. Her binayı koruyun. Özellikle kutsal yerlerde hiçbir yere dokunmayın.
Ta ta ta taaaaa, ta ta ta taaaaaa   (Şofar seleri…)










Askerler ağlıyorlar…
Askerler şarkılar söylüyorlar, Yeruşalayim şel zaav…. (Yeruşalayim altından)






General Uzi Narkiss: Söyle, Batı Duvarı nerede? Oraya nasıl gidilir?
Spiker Yossi Ronen: Şu anda Batı Duvarına doğru ilerliyorum. Ben dindar bir adam değilim, hiç olamadım, ama şu anda Batı Duvarının taşlarına dokunuyorum.
Askerler : Şehiyanu ve kiyemanu…
Haham Sholomo : Dualar…
Askerler : Amen!


Bir gün olurda Yeruşalayim’in sokaklarında yürürseniz iki bin yıl bu şansı yakalayamayan soydaşlarınızı düşünün, ne kadar şanslı olduğunuzu düşünün, siz orada yürüyebilmeniz için akıtılan kanları düşünün…

SENİ UNUTURSAM YERUŞALAYİM….

Aaron Baruch  (Ankaralı)

Kaynakça  :  Kudüs ey Kudüs… Larry Collins  -  Dominique Lapierre
Jewish Virtual Library







10 Mayıs 2019 Cuma

İSRAEL NASIL NÜKLEER GÜÇ OLDU?











II.Dünya savaşında yaşanan soykırımın bir daha asla yaşanmaması için, İsrael’i kuran siyasetçiler, bir önlem olarak  nükleer silah edinme gereğine inanıyorlardı. 1952 yılında IAC (Israel Atom Enerjisi Komisyonu) kurulur. 6 yüksek lisans sahibi öğrenci bu konuda üst düzey eğitim almak için Chicago Üniversitesine gönderilir. Negev çölünde bulunan uranyumu fosfattan ayırarak ağır su elde etme teknikleri geliştirilir.

O yıllarda Fransa Kuzey Afrika’daki sömürgelerinde büyük sorunlar yaşamaktadır. Genç İsrael devleti Fransa’ya istihbarat yardımı yapmaya başlar. Bunun karşılığında Fransa da İsrael’e nükleer konularda yardım etmeyi vaat eder. Fransa’nın Marcoule’de kurduğu reaktörde İsrael’li bilim adamları çalışmaya başlarlar.

SÜVEYŞ KRİZİ

Cemal Abdül Nasır 1952'de Mısır’da iktidara gelir ve Süveyş Kanalını millîleştirir. İngiltere ve Fransa bunu kabul etmezler. Kanalın Mısır tarafından millileştirilmesi İsrael'i de zor durumda bırakır. Fransa, İsrael'e, İngiltere ile birlikte kurulacak askeri ittifaka katılmasını,  bunun karşılığında da İsrael’e küçük çaplı bir atom reaktörü satmayı önerir. Zamanın İsrael savunma bakanı müsteşarı Simon Perez teklifi kabul eder. 

İsrael Mısır’a saldırır. Sina yarım adasını ve Gazze'yi ele geçirir. İngiliz ve Fransızlar uçak gemileriyle yardım ederler. Kahire bombalanır. Gelişmeler üzerine ABD ve Ruslar olaya müdahale ederler ve savaş durur. Fransız İngiliz ve İsrael askerleri geri çekilir. 

Plan başarısız olmuştur. Mısır yenilmiş ancak ABD ve Rusya’nın müdahalesiyle topraklarını koruyabilmiş ve kanalı da millîleştirmiştir. Bu başarısızlığa rağmen Fransa İsrael ile olan antlaşmasının kendisine düşen şartları yerine getirir ve reaktörü verir. Bu dönemde Israel devleti, olağanüstü İsrael yanlısı Fransız hükümetinden, büyük ölçüde yardım görür.

REAKTÖR

Fransa taahhüt ettiği gibi nükleer tesisi Dimona’da kurar. Dünyaya bu reaktörün 24 megavat gücünde olduğu ve tamamen barışçıl maksatlarla kurulduğu açıklanır. İsrael bu tesisten elde ettiği enerjiyi Negev çölünün ıslah edilmesinde kullanacaktır.

Oysa reaktör, açıklanan gücünün neredeyse 3 hatta 4 misli kapasitededir. Ayrıca nükleer silah yapımının en önemli unsuru olan plütonyumdan yılda 22 kg. üretme kabiliyetine sahiptir. İnşaat 1957 yılında başlar.  Reaktörün yapımında binlerce Sefarad Yahudisi çok ağır şartlarda çalışırlar.

Süreç inişli çıkışlı olarak 1966 yılına kadar devam eder. Bu süre içerisinde İngiltere’nin de, Israel’e bir Norveç firmasını paravan olarak kullanarak teknik yardım yaptığı ve nükleer malzeme temin ettiği daha sonradan anlaşılacaktır.

İsrael Dimona tesislerinde yeterli teknik donanıma ve bilgiye sahip olmuştu. Ancak dünya atom enerjisi komisyonu rahat bırakmıyordu. Sık sık denetim istekleri yüzünden İsrael zor zamanlardan geçmekteydi. Sonunda denetime geldiler ve bütün tesisi gezdiler. Bu nükleer tesis tamamen barışçı amaçlarla kullanılacak bir tesisti. Sakıncalı hiçbir şey yoktu. Fakat denetçiler çok fena halde atlamışlardı. Yeraltındaki tesislere giden asansörler özel bir duvar ile saklanmış ve onlar bunu görememişlerdi. Tesisin kalbi yeraltındaydı ve kimse bunu fark etmemişti. Kimse bir şey bilmiyordu. 

Taa ki bir vatan haininin Israel’in en büyük sırrını satıncaya kadar…

SARI KEK

Esas mesele sarı kek denilen uranyum oksidin nasıl temin edileceğiydi. Dünya Atom Enerjisi Komisyonu bu maddeyi çok sıkı denetim altında tutuyordu. Mossad pek çok girişimde bulunduysa da başarılı olamamıştı. Sonunda eski bir Luftwaffe (Nazi Almanya’sının hava kuvvetleri) pilotunu buldular. Adam soykırıma dolaylı da olsa yardımcı olduğu için vicdan azabı çekmekteydi. Mossad, savaştan sonra bir kimya şirketi kuran bu adamla temasa geçti. İnceden siparişler vermeye başladılar. Eski pilot Herbert çok mutluydu. İsrael’e davet ettiler. Pek bir güzel ağırladılar. Siparişler yağmur gibi yağıyordu. Adam kıvama gelmişti. Nihayet esas hedef olan 200 ton uranyum oksit siparişi verdiler. Herbert siparişi hemen, maden üreticisi bir Belçika’lı şirkete geçti. Bu miktar tabii ki  Atom Enerjisi Komisyonunun dikkatini çekti. Yapılan incelmelerde her şey yolunda gözüküyordu. Sabun üretmek ve yeni bir petrokimya işlemi için bu miktarda sarı keke ihtiyaç vardı.  Alman şirketinin banka hesaplarında 5 milyondan fazla nakit vardı. (Elbette bu parayı Mossad yatırmıştı.) Bir şeyden şüphelenmediler. Okey verdiler.

PLUMBAT OPERASYONU

Malzeme Anvers’ten gemiye yüklendi. Gemi İsviçre’li bir nakliye şirketine aitti. Güya Cenova’ya gidecekti. Ancak gemi yola çıkar çıkmaz rotasını değiştirip Hamburg’a yöneldi. Hamburg’da bütün personele gemini satıldığı ve yeni patronun gemiye kendi personelini gönderdiği açıklandı. Eski çalışanlar süper bir primle ödüllendirildiler ve kendilerine katkıları için teşekkür edildi. Yeni personel tuhaf insanlardı. Hepsi esmerdi ve değişik bir lisan konuşuyorlardı. Birbirilerine selamlaşmak için  “şalom” diyorlardı. Ne demekti şalom? Neyse, gemi hemen hareket etti. İşte ondan sonrası çok acayipti. Gemi 200 ton uranyumla birlikte ortadan kayboldu. Yetkililer önce geminin battığını düşündüler. Sonra İsviçre’ye, geminin sahibi olan acenteye gittilerse de bomboş bürolardan başka bir şey bulamadılar. Gemi, 15 gün sonra Türkiye’nin İskenderun Limanında ortaya çıktı. Gümrükçüler gemide hiçbir yükün olmadığını gördüler.  Soruşturulacak bir durum yoktu. Gemi ikmal yaptıktan sonra Sicilya’nın Palermo limanına doğru yola çıktı. Birkaç gün sonra Palermo’ya geldi. Tüm personel karaya çıktı ve bir anda yok oldular. Dünya casusluk tarihinin en büyük operasyonlarından biri olan “plumbat” operasyonu sona ermişti. Gemi İskenderun limanına uğramadan evvel Kıbrıs açıklarında yükü olan 200 ton sarı keki başka bir gemiye aktarmıştı. Daha onlar İskenderun’a varmadan evvel SARI KEK (uranyum) Dimona’ya varmıştı…

Tesis, hammadde, teknik bilgi, artık her şey tamamdı. Çalışmaya başladılar ve İsrael’i dünyanın 6 nükleer ülkesinden biri haline getirdiler. Bunu uzun yıllar saklamaya da muvaffak oldular. Vatan haini Vanunu’ya kadar…

VANUNU

Vanunu Dimona’da çalışan bir teknik adamdı. 9 sene hiç kimse ondan şüphelenmedi. Oysa arkadaşları komünistler, anti-siyonist Rakah partisinin Arap üyeleriydi. İsarel’in iç güvenlik teşkilatı Şabak çok fena halde atlamıştı.

Vanunu bir gün yalnız 150 kişinin çok özel giriş kartlarıyla girebildiği en gizli tesislere bir fotoğraf makinesiyle geldi. Hiçbir engelle karşılaşmadan 2 bobin film çekti. Her şeyi görüntüledi.

9 senenin sonucunda Vanunu’yu işten attılar. Sebep sadece bütçede kısıtlamaydı. Hayal kırıklığı içerisinde evini ve arabasını satıp sırt çantasını aldığı gibi uzak doğuya seyahate çıktı.

Fas’ta doğan, yeşivada (Yahudi din okulu) eğitim alan Vanunu dinin değiştirip Hristiyan oldu. Bir gün kilisede basit bir gazeteci olan Guerrero ile tanıştı. Ona filmlerden bahsetti. Guerrero bu fotoğrafların önemini anlamıştı. Pek çok gazete ve derginin ajanslarına gittilerse de kimse ilgilenmedi. Çünkü gerçek olabileceğine kimse inanmıyordu.

Birlikte Londra’ya gittiler. Sonunda “London Sunday Times” inandı ve haberi yaptı. Vanunu’ya 100.000 dolar ödediler. Haber yayınlanınca dünya yerinden oynadı.

Mossad derhal harekete geçti. Londra’da hiçbir şey yapamazlardı. İngiltere başbakanı Demir Leydi lakaplı Margret Thatcher, Şimon Perez’i uyarmış İngiltere sınırları içerisinde bir operasyona kalkışmamasını istemişti. Mossad bunu göze alamazdı.  Vanunu’nun zayıf tarafı kadınlardı. Mossad ajanları Londra’da Vanunu’yu takibe aldılar. Gideceği yerleri önceden belirlediler. Bir gün Vanunu müthiş bir sarışınla karşılaştı. Kadın sanki kendisine gülümsemişti. Cesaretini toplayıp konuşmaya çalıştı. Tanıştılar. Flört etmeye başladılar. Sık sık ve uzun uzun öpüşüyorlardı ama daha ileri gidemiyorlardı. Sonunda kız Vanunu’yu Roma’ya gelmesi için ikna etti. Aşk sarhoşu Vanunu kız arkadaşı ile birlikte el ele Roma’ya uçtu. Güya kızın kız kardeşine ait bir eve gidiyorlardı. Bindikleri taksi küçük bir evin önünde durdu. Birlikte indiler. Eve ilk Vanunu girdi. Birdenbire kapı arkasından kapandı. Üzerine atlayan iki adam Vanunu’yu yere indirdiler ve hemen sıkıca bağladılar. Birisi koluna bir iğne yaptı. Vanunu çooook derin bir uykuya daldı. Kendine geldiğinde İsrael’deydi.








Mahkeme onu 19 yıl hapse mahkûm etti. Dışarı çıkınca yasak olmasına rağmen, gene Dimona konusunda bir gazeteciyle söyleşi yaptı. Tekrar tutuklandı ve 4 ay daha hapis yattı. Bugün serbest ve gazetelere evlenmek istediği hakkında ilan vererek kendisine bir eş arıyor. Tek şartı kadının İsrael’li olmaması…

Lanet olsun sana Vanunu…


Aaron Baruch  (Ankaralı)


Kaynakça : Vikipedia – İsraelin nükleer silahları:
Serenti – İsrael nasıl nükleer güç oldu?

MOSSAD – Michael Bar Zohar – Nissim Mıshal







9 Mayıs 2019 Perşembe

İSRAEL ENTELEKTÜELLERİN LABARATUARI DEĞİLDİR.













Lafı hiç dolaştırmadan doğrudan konuya gireceğim. Metin Sarfati Hoca geçen hafta benim de içlerinde bulunduğumuz kişiler tarafından eleştirildi. Hatta Şalom gazetesi de İsrael’i eleştiren bu yazıyı yayınlamasından dolayı kınandı.

Metin hoca kendisini eleştirenlere bu haftaki Şalom gazetesindeki köşesinden cevap vermiş. Kendimi tekrar edeyim. İsrael, Dünya’da hiçbir yere benzemez. Bu topraklarda barış yapmak isteyenler ne yazık ki daha fazla kan akmasına sebep oldular. Barış bir gün  gelecekse  silahların gölgesinde olacaktır. Feylesofların düşüncelerinden yola çıkılarak bulunan çözüm yolları ile değil…

1967 deki 6 günlük savaştan sonra Gazze şeridi İsrael’in egemenliğine girmişti. Yaklaşık 8 bin İsrael’i Gazze şeridinin güney batı ucunda 17 yerleşim birinde yaşıyor ve çiftçilik yapıyorlardı. Arap saldırıları bitmiyor, her gün yeni bir hadise yaşanıyordu.

Mayıs 2004 de Gazze şeridinde, Kissufim yolunda kendilerine Filistinli diyen vahşi Araplar sekiz aylık hamile olan Tali Hatuel’i (30) ve dört kızını döve döve öldürdüler. (Hila 11, Hadar 9, Roni 7 ve Merav) Bu hunharca işlenen cinayetlerden sadece birisi.

2005 Ağustos’unda İsrael, Oslo barış anlaşmaları çerçevesinde Gazze’den çekilme kararı aldı. Gazze’yi onlara bırakacak böylece barışı sağlayacaktık güya… Bu kararı alanlar Gazze’den İsrael’e en ufak bir saldırı olmayacağından emindiler. Barış hayali karşılığında neleri terk ettik biliyor musun Metin Hoca?

Gush Katif seralarından ve çiftliklerinden yapılan ihracat yılda 200 milyon dolar civarındaydı. Bu İsrael devletinin tarımsal ihracatının % 15’iydi. İsrael’in ihraç ettiği marulun % 95’i, organik sebzelerin % 70’i, kiraz domateslerin % 60’ı Gush Katift’e üretiliyordu.  Bölgedeki İsrael vatandaşlarının varlığı 23 milyar dolar civarındaydı. Hepsini onlara bıraktık. Kendi ellerimizle verdik.

Barış için.

Hepsini yok ettiler. Ya yağmaladılar, ya işletemediler, kısacası bu gün hiç biri yok. Terk edilen 60 civarında sinagogun bu gün Hamas tarafından terörist yetiştirme eğitimlerinde kullanıldığı tespit edilmiştir.

Batı Şeria kaynaklı terör olaylarının sebebi de Oslo barış anlaşmalarıdır. Oslo anlaşmalarını takip eden 5 yılda terör olaylarında 405 Arap, 256 İsraelli öldürüldü. Oysa Oslo’da evvel son 15 senede sadece toplam 216 kişi ölmüştü. Kendi ellerimizle onlara silah verdik. Bölgenin önemli bir kısmından kendi kararlarımızla ayrıldık.

Barış için.

Ne kazandık, sadece terör, ölüm ve acılar… Acılar… Acılar… İşte kazancımız bu oldu.

Feylesofların o şahane düşünceleri burada geçmiyor ne yazık ki Metin hoca. Keşke geçseydi. Burası Ortadoğu. Sen okuma yazma bilmeyen insanlarla şiir yarışması yapmaya kalkıyorsun.

Son olaylarda 4 İsrael’i yaşamını yitirdi. İki günde kafamıza 600 roket-füze attılar. Bunlar eskisi gibi soba borusu değil. Artık menzilleri de büyüdü. Tel Aviv’i vuracak güçteler. Sanırım bu gün Netanyahu seçimlerden evvelki kadar oya sahip değil. Çünkü savaştan kaçtı. Daha doğrusu mecbur kaldı.

İsrael’in % 85’i ateşkesten memnun değil. Bu bizlerin vahşi, savaş yanlısı saldırgan işgalci olduğumuz için değil, karşımızdakiler sadece bundan anladıkları içindir. Başka dilden anlamadıkları içindir. Kim kocasını, oğlunu, torununu savaşa göndermek ister? Kim?

Tekrar ediyorum, hiç kimse İsrael’de bir müddet yaşamadan, mesela 5 sene, bizim politikalarımızı eleştirmeye kalkmasın. Çünkü hiç dışarıdan gözüktüğü gibi değil. Gelin bizlerle zaman zaman sığınaklarda falefel yiyin, zaman zaman Hayarkon’da beraber ala eş yapalım, sonra ister sağcı olun ister solcu, o zaman tartışırız. Ama Türkiye’den buranın ne olduğu halkında bilgi sahibi olmadan fikir beyan etmeye kalkmayın. Lütfen… İsrael entelektüellerin laboratuvarı değildir. Canımızla uğraşıyoruz.


Aaron Baruch  (Ankaralı)