3 Ağustos 2019 Cumartesi

İSTANBUL BİLDİĞİN İSTANBUL…














1973 yılında Stockholm’da  banka soyguncusu tarafından 6 gün rehin tutulan banka görevlisi bir kadın, soyguncuya âşık olur. Psikologlar kurbanın suçluya duygusal olarak bağlanmasını STOCKHOLM SENDROMU olarak tanımlarlar…
(Acaba Türk halkı kurban ve Türkiye’yi bu günkü haline getiren yöneticiler suçlu olarak tanımlanırsa, Türkiye’nin yarısının Stockholm Sendromundan mustarip olduğu düşünülebilir mi?)

1994 yılında Estonya feribotu su almaya başlar ve yan yatar. Gemideki 987 yolcudan sadece 137’si kıyıya çok yakın olan feribotu tahlisiye sandalları ile terk eder ve kurtulur. 852 yolcu ise kaptanın ”dünyanın en modern gemisindesiniz, bir şey olmayacak” laflarına inanır ve hepsi boğulur. Son saniyeye kadar olanı biteni rahat rahat seyreden insanların davranış biçimini inceleyen psikologlar bu durumu, ders kitaplarına ESTONYA SENDROMU olarak kaydederler.
(Acaba batmakta olduğu bazı çevreler tarafından dile getirilen Türkiye’nin yarısından fazlası, kaptanın “her şey yolunda, sadece dış çevreler bizi kıskanıyor” lafına inanarak son saniyeye kadar olanı biteni rahat rahat izlemesini Estonya Sendromu olarak yorumlayabilir miyiz?)

Son zamanlarda öne çıkan bir başka davranış şekli de KALİFORNİYA SENDROMUDUR. Sınırsız tüketim ve eğlence toplumlarının zevk düşkünlüğü, benmerkezcilik, yalnızlık ve mutsuzluk… Amerikalı psikiyatri uzmanları, hızla artan bu rahatsızlığı tüketim ve eğlence kültürünün uç sınırlarda yaşandığı yer olan Kaliforniya’da çıktığı için bu davranış biçimine Kaliforniya Sendromu diyorlar.

Bir de İSTANBUL SENDROMU var ki bu yazının esas konusu o… Bu tabiri ilk kullanan eski İstanbullu yaşlıca bir adam… (Bu ben oluyorum.)

Bu davranış bozukluğu içerisinde(!)  olan insanlar, bu tarz hayatın içinde oldukları müddetçe yaşadıkları durumun farkına varamazlar. Bir çantaya binlerce dolar sayan, milyonlar ödedikleri bir saati bir gün sonra iade etmeye kalktıklarında geriye sadece % 10’unu alabilecekleri bildikleri halde yine de satın alan, marka tutkunu, hatta marka hastası bu tüketim toplumu, 8 sene evvel terk ettiğim İstanbul’da değişen pek çok koşula rağmen hala yaşadıkları bu sahte ve doyumsuz hayata devam etmektedir. Berberlere, manikür ve pedikürlere, en modern ağdalara randevu almak için çırpınan bu insanların yeni bir tutkusu da kendilerinin ve bulundukları ortamın resimlerini çekip sosyal medyada paylaşmaktır. Fakat ilginçtir, anlayamadığım, neden hepsi dudaklarını büzerek sanki “gördünüz mü bakın, ben de dudaklarıma estetik yaptırdım” der gibi poz vermeleri… Hatta diyebilirim ki bu insanlar genç, yaşlı, ihtiyacı var ya da yok, fark etmiyor, yaptırabildikleri her yerlerine bu estetikleri yaptırıyorlar. Sonuçta birbirinin aynı, gülüyorlar mı, ağlıyorlar mı belli olmayan ifadesiz suratlar ortaya çıkıyor… Ortak başka bir özellikleri de yeni edindikleri şekilleri göstermek ve gündemden düşmemek için bulundukları her yerden fotoğraflarla paylaşım yapmaları…

İstanbul sendromunun en kötü yanı, bu hayat tarzının  bir yarışa ve sürü psikolojisine dönmesidir. İnsanlar bu hayata yetişebilmek için parasal olarak zorlansalar dahi yarıştan çıkamıyorlar ve yarışa ayak uyduramayanlar sonunda bazen yaşadıkları ortamı dahi terk etmek zorunda kalıyorlar…

Ortak başka bir noktaları da hepsinin cebinde birden fazla pasaport olmasıdır. Birkaç yıl önce İsrael’e gelip “ole hadaş” (göçmen) olmak ve İsrael Pasaportu almak Türkiye Yahudileri arasında modaydı. O kadar moda olmuştu ki  İsrael’de “iş bitiriciler”  türedi. Pek çokları gelip İsrael pasaportu aldılar.. İspanya ve Portekiz 500 yıl evvel kovdukları Yahudiler’e pasaport verebileceğini duyurunca o yöne bir hücum başladı. Dünyanın paraları harcandı ve bir sürü zorlu ve uzun süreçten geçilip bu ülkelerin pasaportlarını aldılar. Kolayca, hiç para harcamadan, üstelik de üstüne bir sürü para alarak İsrael Pasaportu alabilecekken neden, ecdadına etmediklerini bırakmayan bu ülkelerin pasaportunu almak için bu kadar uğraştıkları anlaşılır gibi değil. İsrael pasaportu ile neredeyse dünyanın her ülkesine vizesiz gidebilmek mümkünken    (kısa bir zaman sonra ABD dâhil)   başka pasaporta ne ihtiyacın var? Dedim ya, İstanbul sendromu “onda var, bende de niye olmasın?” durumu…

Bir plaj konserine giderken bile takıp takıştıran, mücevherleri ve marka giysileri ile konseri localardan dünyanın parasını ödeyerek izleyen   (bu arada konseri mi seyrederler yoksa birbirilerini mi incelerler o da tartışma konusu)    bu toplumun ortak bir özelliği de devamlı bir şeylerden şikâyet etmeleridir. Ya hizmetçilerine kızarlar, ya berberleri saçlarını iyi boyamamıştır, ya da estetikçileri bir yerlerini onların istediği gibi düzeltememiştir. Devamlı mutsuzdurlar, devamlı birilerinden şikâyetçidirler. Onlara göre, kendileri ve çevrelerinden başka herkes cahildir, toplum kurallarını bilmez ve hatta kafasızdır. Dünya onların etrafında döner ve her zaman merkezde yalnız kendileri bulunurlar.  

Zamansal olanakları veya fiziksel durumları, hatta belki ekonomik imkânları o anda elverişli değilse bile, yakın çevrelerinin katıldıkları her aktiviteye katılırlar. Yemeğe gidilecek, ben de geliyorum, seyahatte çıkılıyor, tamam ben de varım gibi… Eğer katılmazlarsa geri kaldıklarını düşünürler ve yarıştan kopmamak için her aktiviteye katılmak için ne gerekiyorsa yaparlar… Kendi güvenli çevrelerinin içinde her şey onlar için mübahtır. 

Genel kültürlerinin çok mükemmel olduğunu her fırsatta sergilemekten kaçınmazlar. Fakat onların “genel kültür” dediği şey internet ve dedikodu ile sınırlıdır. Yani boş fıçılar çok ses çıkarır misali… Hepsi doktordur, hepsi eczacı, hepsi borsacı ve ekonomi profesörüdür. Oysa bildikleri sadece başkasından işittikleridir. Ne kitap okurlar, ne araştırma yaparlar ne de her hangi bir konunun doğrusunu öğrenmek için çaba sarf ederler.

Kısacası İstanbul’da durumlar aynı, değişen sadece zaman, yoksa gerisi nasıl biliyorsan aynen yerinde… Tüketimden başka hiçbir işe yaramayan sahte hayatlar…

Sözlerimi Ahmet Haşim’in şu çok sevdiğim O BELDE isimli muhteşem şiirinden alıntı yaptığım şu dizelerle bitirmek galiba uygun olacak.



Ne sen,
Ne ben,
Ne  hüsnünde toplanan be mesâ,
Ne de âlâm-ı fikre bir mersâ 
Olan bu mâi deniz,
Melâli anlamayan nesle aşina değiliz...

(Ne sen,
Ne ban,
Ne güzelliğinde toplanan bu akşam
Ne de karamsarlığa bir liman
Olan bu mavi deniz
Kederi anlamayan nesle aşina değiliz...)



Esen kalın,
Aaron Baruch   (Ankaralı) 

6 Temmuz 2019 Cumartesi

RAKI İÇME KÜLTÜRÜ…












Rakının da kültürü mü olurmuş? Oturursun masaya, garson bir şişe rakı getirir, mezeleri sıralar, kadehini doldurur, içersin!

Hayır, rakı öyle içilmez...  

Rakı işte canım, “alt tarafı bir içki; koyarsın bardağa, dikersin başına, olur biter” diye düşünülecekse o sofraya asla oturulmamalıdır. Rakı içmenin de, rakı sofrasının da kendisine özgü bir adabı, bir terbiyesi ve bir kültürü vardır. Bardağının biçimi, kadeh tokuşturmanın bir usulü, muhabbetinin bir geleneği vardır.

Şimdi dilim döndüğü, kalemim yazdığı kadar rahmetli babamdan öğrendiğim rakı içme sanatını sizlere anlatmaya çalışacağım.

Rakı güneş batmadan içilmez. Genellikle öğleden sonra, ya da akşamüstüne doğru içilmeye başlanması adet olsa da, başlamak için en uygun zaman güneşin rakı burcuna girdiği zamandır. Günün o saatleri de,  genellikle “gurup” vakti olarak bilinen, güneşin tam batma zamanıdır.

ABBAS
Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;        
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

CAHİT SITKI TARANCI

(Büyük usta Cahit Sıtkı Tarancı’ya askerliği sırasında Abbas isimli bir emir eri verirler. Usta, Beşiktaş’ta bir kıza âşıktır. Bir akşamüstü Abbas’a yukarıdaki şiirle seslenir.)




Rakı sofrası, içiciler arasında Çilingir Sofrası olarak adlandırılır. Osmanlı’da, Padişah’ın yemeklerini tadan çeşnicibaşına yemekler küçük porsiyonlarla servis edilirmiş. Çeşnicibaşının masasına da   “çeşnigir sofrası” denirmiş. Gel zaman git zaman mezelerle döşenmiş bu sofralara    “çilingir sofrası” denmesi adetten olmuş. Çilingir sofrasında kalbin anahtarı da aranır. Rakı sadece çilingir sofrasında, küçük tabaklardaki mezelerle keyif verir. Meze, Farsça’da  “tadılacak yiyecek” anlamına gelir.



Rakı yemek içkisi değildir. Kokteyllerde ve özel gecelerde ayakta içilmez. Gündüz vakti ana yemeklerde içmek rakının kültürüne uygun değildir. Birçoklarının bildiğinin aksine rakı, balıkla da kebapla da içilmez. Ağır ağır içeceksin bu zıkkımı derdi rakı ustalarımdan birisi. (Canı rahmet istedi her hâl, mekânın cennet olsun, ağabeyim, büyüğüm, saygıdeğer insan Semih Sipahioğlu.)  Kebap da, balık da soğuduğunda yenmez, tadı kaçar. Soğutmadan yiyeyim dersen rakı o süratte içilmez. Yarım saatte her şey biter, ağzından baloncuklar çıkararak kalkar gidersin. Böyle rakı içilmez…

Keskin alkolün mideye dokunmasını önlemek için, rakıya başlamadan önce zeytinyağlı cacık içilmelidir. Cacık bir Rum mezesidir. “Caciki”  derler. Cacığın içinde dereotu ve kuru nane ile az sarımımsak da uyar. Veya kızarmış francala ekmeğinin üzerine tereyağı sürülür ve ançüez konularak yenir. Mideyi içmeye başlamadan evvel yağlamakta fayda vardır. Alkolün hızlı tesirini önler.  Yağ, mide dolmaya başladıkça üste çıkarak, alkolün genzinize doğru gelmesini engeller...

Rakının baş mezesi beyaz peynirdir. Yağlı Ezine koyun peyniri sıcak su ile yıkanır. Üzerine incecik buz kırılır. İstenirse inceden bir zeytinyağı gezdirilebildiği gibi pul biber de serpilebilir. Yanına çarliston biberi de uyar. Yenirken de çatal ucuyla azıcık alınır. Yanında mevsimi uygunsa kavun çok iyi gider. Yoksa taze soğan ile birlikte domates salatalık söğüş de idare eder. Fakat her ikisinin de kabukları soyulmalı, üzerine zeytinyağı gezdirilmeli, limon ve tuz ilave edilmelidir.

Yanında kırmızı soğan ile lakerda, çiroz, Rum pilakisi çok iyi rakı mezeleridir. Lakerda bir sefarad mezesidir. Esas ismi   “lakerida’dır.”   İspanyol bir balıkçı yalnız Torik yemeyi seven kızı için tuttuğu balıkları tuzlarmış. Kızına da “lakerida-sevgili kızım manasına”  dediğinden bu güzel mezenin ismi böyle kalmış.

Sofranın sonunda tatlı ve meyve yenmez. Alkol, zaten şekeri içinde barındırır. Rakının dört misli su içilir. Alkol vücudumuzun hücrelerindeki suyu emer. Suyun yerine konması gerekir. Yoksa baş ağrısı yapar. Ayrıca alkolün vücuda tahribat yapmadan gönderilmesinde de fayda vardır.

Sofradaki mezeler tazelenmez, yerine yeni çeşitler gelir. Örneğin fava gider, yeni kızarmış muska veya sigara böreği gelebilir. “Bu güzelmiş daha getir” demek rakı ahlakına ters gelen görgüsüz bir davranıştır. Rakı sofrasında salam, sosis, jambon yenmez. ... Rakı masasında bira, şarap gibi başka alkollü içecekler masada sosyetik hanımefendiler olsa dahi olmaz...

Rakının ana mezeleri dışında, ekstra mezeleri de vardır, bir de "göz mezesi" vardır ki... Bakın o nedir? Yahya Kemal, her akşam sofrasını "kuş sütü eksik"  kurdurur, ama çoğuna el bile sürmezmiş. Lakin sürsün, sürmesin hepsi hesaba yazıldığı için şef garson, bir gün "kıyak yapmış", sofraya kırmızı turp koymamış.  Yahya Kemal gelmiş, oturmuş masaya söyle bakmış garsonu çağırmış:


-Nerede kırmızı turp?
-Efendim dikkat ettim yemiyorsunuz da...
-Onların bazıları benim göz mezemdir, sen getirmeyi ihmal etme!


Rakı, masaya “karafaki” denen küçük sürahilerde gelir ve servis bu küçük sürahiden yapılır. Sofraya asla şişe gelmez. Bardağa önce rakı konur, hatta konurken bardak hafifçe çevrilerek o nefis kokunun daha fazla yayılması sağlanır. Suyla içilecekse peşinden su konur. Rakı da, suyu da soğutulmuş olmalıdır.  Ancak eğer buz da ilave edilecekse buz için de yer bırakılmalıdır. Kadehe asla önce buz konulmaz. Buz kesinlikle en son konulmalıdır. Rakı buzun üstüne dökülürse anason kristalize olur. Yani rakı berbat olur.

Bardağı özeldir; şimdilerde görülen ve yanlış bilinen limonata bardağı değil, normal bir su bardağı boyunda, dar ve aşağı doğru daralan bir şekli vardır. İnce belli de olabilir.

Usul, adap bilen en genç kişinin saki (rakıyı dağıtan) olması adettendir, büyüklere sakilik yaptırılmaz... Ev sahibi olsa bile... Karafakide kalan son rakı damlasına kadar eşit paylaştırılır, daha da içmek isteniyorsa, bu paylaştırma ayinine girilmeden, yenisi sipariş edilir... Rakı bardağı boş beklemez... Masadan kalkarken bile dibinde biraz bırakılır..
.
Masada yaşça en büyük kişi rakı kadehini tokuşturmak için kaldırmadan rakı kadehleri masadan kalkmaz... "Hadi bakalım hoş geldiniz" falan diye... Bundan sonra kadeh tokuşturulmaz, sadece kaldırılır... Masaya yeni birisi eklendiğinde tekrar kadeh tokuşturulabilir...  Yaşı genç olanlar  büyüklerin kadehine altına vururlar. Gençler kadehlerini büyüklerden daha yukarıya kaldırmazlar. Kadeh ağza değdiği her seferinde bir küçük yudum alınır. “Şerefe” denildikten veya kadeh kaldırıldıktan sonra, kadehten bir yudum içmeden sofraya konmaz. Kadehten içmeden sofraya koymak, sözsüz bir protesto veya hakaret olarak kabul edilir. Derler ki kadeh tokuşturmak beş duyunun da rakıdan nasibini alması içindir. Tadıyorsun, tutuyorsun, görüyorsun, kokluyorsun, eeee işitmek de lazım değil mi?

Bir rakı sofrasında kişi başı iki duble içilmesi en uygun miktardır. Bu kadar rakı sohbetle içeni ne çarpar ne rahatsız eder. Neyzen Teyfik üstada sormuşlar:

-Hocam, rakı nasıl içilir?
-Adam gibi…

Rakı içilirken ağza alınıp yutulmadan veya hemen ardından su içilmez. Ağzı yanan adam o sofraya ya hiç oturmamalı ya da içmesini biliyorum dememelidir. Rakı fondip yapılmaz. İlk yudumu aldıktan sonra ağızda bekletip, dişlerin arasından derin bir nefes alınır ki akciğerler de nasibini alsın... Rakının içilirken en çok haz verdiği an gırtlaktan aşağı kayarken verdiği tattır.

Bektaşi hayvanat bahçesine gitmiş. Zürafayı görünce kendini tutamamış söylenmiş:

-Ulan bu ne biçim rakı içer be!

Rakıdan küçük küçük yudumlar alınır... Bülent Ersoy öyle içiyor diye bir dikişte bir duble rakıyı içmek makbul değildir

Rakının esas mezesi muhabbet, sohbettir… Bektaşi der ki: "Rakı ağızdan değil, kulaktan içilir. Biz ona içki değil, dem deriz!"

Rakı duvara bakarak içilmez. Keyif için içilir, dertlenmek için içilmez.  Rakı, şakadan, nükteden, anlamayan bayır turplarıyla içilmez. Rakı sofrasında hemen hemen her konu önceden planlanmadan, ayarlanmadan konuşulabilir. Genellikle memleket kurtarılır, sorunlar çözülür, felsefe yapılır, dert anlatılır, aşklar, aşk heyecanları ama daha ziyade aşk acıları paylaşılır, illa ki eski dostlar, kaybedilenler anılır; anılar, eski günler yâd edilir, her daim sakin, saygılı olunur. Yerine göre birkaç damla gözyaşı dökülebilir ama çevreye belli edilmez. Genelde toz ya da sigara dumanı kaçmıştır ve gözyaşı hemen silinerek sohbete devam edilir. Asla kavga edilmez, yüksek sesle konuşulmaz, bağırılarak, özellikle başka masaları rahatsız edecek şekilde kahkaha atılmaz. Hele telefonla hiç konuşulmaz. Ortamın durumuna göre kimseyi rahatsız etmeden usulcacık efkârlı bir şarkı söylenebilir. Daha makbulü ise eğer varsa ortamdaki çalgıcılara eşlik etmek, onlarla söylemektir.

Rakı içildikçe insan keyiflenir ve güzel sohbetlere yönelir... Rakı sofrasında kimsenin sözü kesilmez. Dinlemek gerektir. Gerekirse soru sorulabilir. Böylece rakı sofrası en az iki kişinin katıldığı toplu bir eylem; karşılıklı konuşmalara dayandığı için demokratik bir forum; evrensel ve kişisel sorunların ortaya getirildiği, fikir alıp verilen, insanın kendisi ile yüksek sesle düşünerek hesaplaştığı bir tür psikolojik grup terapisi olmaktadır... Rakı sofrasında planlı, programlı ciddi işler konuşulmaz. Geyik muhabbeti yapılır.

Rakı sizi ne zaman sarhoş edeceğini zamanında söyleyen bir içkidir, bunu fark ettiğiniz zaman yanınızdakilere söylemeli, ya da izin isteyip kalkıp gitmelisiniz, ama eğer sizin kalkmanız masayı dağıtacaksa ölseniz bile orayı terk etmeyin... Çünkü rakı masasından tuvalete gitmek için bile zar zor kalkılır, hoş karşılanmaz...

Hesabı beklerken bir de Türk kahvesi iyi gider…

Bana rakı içmeyi öğreten rahmetli babama, tanıdığım en büyük içkici rahmetli Bursalı Bülent Gözen’e,  yazılarından ve kitabından esinlendiğin Sayın Aydın Boysan’a ve bütün ustalara:

ŞEREFE !!!

Aaron Baruch  (Ankaralı)

 


29 Haziran 2019 Cumartesi

MIT, MOSSAD, CIA İŞBİRLİĞİ – APO’NUN YAKALANIŞININ GERÇEK ÖYKÜSÜ









Bu hafta Hürriyet gazetesi ve Takvim gazetesi APO’nun yakalanıp Türkiye’ye getirilişinin hikâyesini yazdı. Ne yazık ki her ikisi de eksik ve yanlışlar ile dolu. Bu iki gazetenin okurlarına biraz daha saygı gösterip yayınlayacakları yazıları daha iyi araştırmaları gerekir diye düşünüyorum.

Şimdi sizlere APO’nun yakalanıp Türkiye’ye getirilişinin gerçek öyküsünü yazmaya çalışacağım.

Yıl 1999. 

CIA başkanı Langley'deki ofisine girer girmez,  sekreterine MİT başkanı Şenkal Atasagun'la görüşmek istediğini söyler. Sekreter, dinlenemeyen telefondan  Ankara'yı arar. Konuşma kısa  sürer.
-Biraz evvel başkan Başkan Clinton ile görüştüm. Sizinle son konuştuğumuz konuda, başkan yeşil ışık yaktı.
MİT başkanı çok sevinmişti.
-Tamam, o zaman bitirelim işini.
CIA başkanı ekledi:
-MOSSAD başkanı ile de görüştüm. (O tarihte İsrael Başbakanı Benjamen Netanyahu'dur.) Onlar da destek verecekler. Ancak adamı önce  saklandığı delikten dışarı çıkartmamız gerekli. Orada operasyon yapamayız. 

Bahsettiği adam APO idi ve Suriye’de saklanıyordu. Orda operasyon yapamazlardı çünkü bir süre önce MİT'in özel ekipleri Suriye'ye sızmışlar ve Bekaa vadisinde Abdullah Öcalan'ın yerini saptamışlardı. Yapılacak tek şey,  onun konvoyunu Şam yolunda kıstırmak ve işini bitirmekti. Hazırlıklar son safhada iken bir MGK  (Milli Güvenlik Kurulu)  toplantısından sonra  4 yıldızlı bir general gazetecilere, "nefesimiz APO'nun ensesinde"   diye demeç verince Suriye yönetimi uyandı ve   APO'yu Şam'da  çok iyi korunan, bakanların da oturduğu yüksek güvenlikli özel bir yere yerleştirdi. Buradaki bir operasyon, ortalığı kan gölüne çevirirdi. Demeçten sonra MİT ajanları, yıldırım hızı ile Suriye'yi terk etmek zorunda kalmıştı.

CIA başkanı haklıydı. Önce APO'yu oradan dışarı çıkartmak gerekliydi. Telefon konuşması iki taraf uzmanlarının MOSSAD'ın da katılması ile 3 gün sonra Ankara'da bir araya gelmeleri kararı ile bitti. MİT başkanı Şenkal Atasagun bilgi vermek üzere derhal  başbakanlığa, Bülent Ecevit'in yanına gitti ve durum hakkında bilgi verdi.  Toplantı birkaç gün sonra Ankara'da gerçekleşti ve CIA, MOSSAD ve MİT, APO'nun Suriye'den dışarı çıkartılması için tek yolun Türkiye'nin Suriye'yi ciddi bir şekilde, savaşla tehdit etmesi konusunda anlaştılar. 

Bu konuda Amerika ve İsrael neden Türkiye'yi destekliyorlardı? Destekliyorlardı çünkü;
1-PKK Marksist bir terör örgütü idi.  Ruslara yakın Amerika'ya  karşıttı.  Elbette ki bu da, Amerika'nın hiç işine gelmiyordu. 
2-Türkiye'nin, APO yüzünden Suriye'ye karşı (Amerika ile ya da Amerika ‘sız) askeri bir harekât yapacağı artık nerede ise kesinleşmişti. Türklerin  sabrı kalmamıştı. Bu bağlamda Suriye ordusunun  Türklere direnmesi imkânsızdı. Türk ordusu 48 saatte Şam'a bayrağı dikerdi. Dikerdi de sonra ne olurdu? Saddam'ı, İran'ı hesap etmek gerekliydi. Fransa ve Çin kesinlikle olayı BM güvenlik kuruluna taşıyacaktı. Suudiler ‘in tepkisi kestirilemiyordu. İsrael bu gelişmelerden kesinlikle olumsuz etkilenecekti. 
3- APO  İsrael karşıtı idi. Bu da İsrael oğullarını rahatsız ediyordu. 

Hep beraber APO'nun  defterini dürmeye karar verdiler. Yani İsrael'in de, Amerika'nın da kendi hesapları vardı. Yoksa kimse kimsenin karakaşına, kara gözüne bayıldığı için elini taşın altına koymaz.

Karar verildikten sonra Ankara'ya MOSSAD ve CIA bilgi yağdırmaya başladı. MOSSAD, Suriye Birlikleri'nin yerlerini, sayılarını, cephane ve ateş gücünü, hareket etme yeteneklerini bildiriyordu. Hatta yedikleri yemeklere varıncaya kadar. Hatta Suriye hava kuvvetlerindeki pilotların kaçının gözlerinin bozuk olduğuna kadar...

Bakın bu noktada bu bilgilerin neden önemli olduğunu açıklamak lazım. İsrail'in Lübnan'ın işgali sırasında Libya lideri KADDAFİ  çok sert açıklamalarda bulunmaya başlar. Bu delinin ne yapacağı belli değildir.  Libya'nın elindeki Rus malı savaş uçakları  İsrail'e kadar gelebilecek yetenekte  idiler. Oysa İsrail Libya'dan hiç çekinmemektedir. Bunu İsrael’li bir yetkiliye soran gazeteci şu cevabı alır:  

-Biz Libya hava kuvvetlerinde Ruslardan aldıkları bu gelişmiş savaş uçaklarını kullanabilecek kaç pilotun uygun olduğunu biliriz. Örneğin eli titreyen, gözü bozuk olan ve bilgisayar konusunda çok ileri derecede bilgisi olmayanlar bu uçakları kullanamazlar. Libya hava kuvvetlerinde bu özelliklerdeki savaş pilotu sayısı 10 kadar. Bu nedenle Libya'daki savaş uçaklarını Rus pilotlar  kullanıyor. Moskova da pilotlarına böyle bir emir vermez.  Bu yüzden Libya'dan çekinmemizi gerektirecek bir durum yok.

Son olarak İsrael'den Ankara'ya kuyruk numarası olmayan beyaz bir Jumbo jet gelir. Uçaktan 5 İsrael'i iner. Çok özel  5 kişi. Gizlice geldiler. Gizli demek gerekli, çünkü İsrael bunu asla kabul etmez. İsrael’li 5 kişilik tim, Suriye Ordusu hakkında en gizli ve son bilgileri Genel Kurmay Başkanlığı'nda MİT temsilcilerinin de katıldığı toplantıda masaya bırakırlar.  Sonra essiz sedasız geldikleri gibi giderler...

Dönemin cumhurbaşkanı rahmetli Demirel bir yurt dışı gezisinde Türkiye'nin Suriye'ye karşı sabrının taşmakta olduğunu söyler. Bu yeni bir haber değildi. Çok ilgi çekmez. Fakat bir şeyler oluyordu. Türk Ordusu Suriye sınırına yığınak yapmaya başlamıştı. Özel timler Suriye'ye sızmaya başlamıştı. Yabancı istihbaratlar ülkelerine bir Türkiye Suriye savaşının çok olası olduğu hakkında raporlar veriyorlardı. Esas planın APO'yu Suriye'den çıkartmak olduğunu kimse bilmiyordu. Buna Türkiye ve Amerika'daki sivillerde dâhildi. MİT de, CIA de MOSSAD da olayı gizli tutmayı başarmıştı. Bu üç gizli servis olayı bambaşka bir yöne çekmeye muvaffak  olmuştu. Oysa durum çok ciddi görünüyordu. O kadar ki Türk F-16 ve F-4 pilotları  uçaklarında idiler...  Her şey düğmeye basmaya kalmıştı...

Derken bir 4 yıldızlı Türk generali Suriye sınırında alışılmamış derecede sert açıklamalar yapar. Arap dünyasında alarm zilleri çalmaya başlar. Arada Amerika bazı Arap dostlarına durumun ciddiyetini fısıldamaya başlar.  Arap dünyasının ağabeyi  Mısır başkanı Mübarek'e de  "bu sefer Türk'ler ciddi"   diye bir mesaj gönderir.  Mübarek soluğu Ankara'da alır. Derhal Demirel'i ziyaret eder. Demirel çok sert ifadelerle  sabırların taştığını, düğmeye basılmasının an meselesi olduğunu anlatır.  Arabuluculuk dönemi bitmiştir.  Mübarek "derhal Kahire'ye döneceğini ve ertesi günü Şam'a gideceğini" söyler. Kurt politikacı Demirel müthiş bir cevap verir:

-Yarın çok geç olabilir...

Mübarek Kahire'ye filan dönmez derhal Şam'a gider. Durumun ne kadar ciddi olduğunu anlamıştır. Hafız Esad'a durumu anlatır. Ya APO'yu verecekti ya da Türk ordusu Suriye'ye  giriyordu. Hafız Esad  "APO'yu başka bir ülkeye sınır dışı etmeyi"   teklif eder.  Olurdu tabii. Her şey planlandığı gibi gidiyordu. Planın amacı zaten APO'yu saklandığı o delikten dışarı çıkartmaktı. Böylece askeri harekâta da gerek kalmayacaktı.  APO'nun uçağı kalktıktan 5 dakika sonra MİT karargâhına şu mesaj gelir.

-Balık gölden ayrıldı...

Öcal'ın uçağı oradan oraya dolaştı. Yunanistan sırf Türkiye düşmanlığı yüzünden APO'yu konuk etmeye istekliydi. Ancak, Amerika'dan   "O takdirde Türkiye ile savaşı göze alın"   mesajı gelince vaz geçtiler. Avrupa'da hiç bir ülke APO'yu kabul etmiyordu. Sadece İtalya kabul etti. Fakat tepkiler çok büyüktü oradan da gönderdiler.   Sonunda APO Kenya'nın başkenti Nairobi'ye  gitti. Yunanistan büyükelçisinin konutuna yerleşti. MİT özel bir jet (Cavit Çağlar'dan) kiraladı. Pilotlardan birisi yabancı uyrukluydu.  Uçak derhal Nairobi'ye gönderildi ve oraya vardığında alanın bir köşesine çekilip beklemeye başladı. Tam o sırada dünya istihbarat tarihine geçecek müthiş bir iş becerildi. 

Yunan büyükelçisi ve APO'nun yanındakiler daha evvel aradıkları fakat cevap alamadıkları Hollanda büyükelçisini tekrar aradılar. Bu sefer,  haberler iyi idi. Hollanda,  APO'nun siyasi sığınma isteğini kabul etmişti. Bir uçak yarın Nairobi'ye gelecek, APO ve yanındakileri alarak Hollanda'ya götürecekti. Herkes çok mutlu idi. Ancak bilmedikleri bir şey vardı. Onlar telefonda, Hollanda büyükelçisi ile konuştuklarını sanıyorlardı. Oysa konuştukları kişi MOSSAD'ın mükemmel Flamanca ve Hollanda İngilizcesi konuşan bir ajanı idi. Onlar Hollanda konsolosluğunu her aradıklarında telefon MOSSAD'a  bağlanıyordu. 

Beklenen gün geldi. Dokuz siyah cip kapıya sıralanmıştı. Hepsinde de   kravatlı zenciler vardı. Ama bazıları Amerikalı idi. Elbette APO bunu bilmiyordu. Kendisini öndeki cipe aldılar. Arkadaşları arkadaki arabalara bindiler. Havaalanına gelince APO'nun arabası konvoydan ayrıldı. Arkadaki arabalardaki APO’nun arkadaşları kıyameti kopardıysalar da bir netice elde edemediler. APO yalnız kalmıştı. APO, Kıbrıs Rum kesiminden aldığı pasaport elindeydi ve bindiği cip doğrudan aprona girip park etmiş uçağın yanına geldi. Merdivenlerde sarışın bir pilot APO'ya selam verdi. APO sarışın pilotu görünce içi rahatladı. Artık Hollanda'ya gideceğine emindi. Merdivenleri çıktı. Pilotla selamlaştı ve uçağa girdi. Uçağın kapısı kapandı. İçerideki MİT subay ve astsubayları kendisini bekliyorlardı.   Partiya Karker Kurdistan  (Kürdistan İşçi Partisi)  yani PKK'nın kurucusu ve lideri Abdullah Öcalan, yakalanmıştı. 

Bundan sonrasını herkes biliyor. Uçağın kapısı kapanınca APO’ya önce sakinleştirici bir iğne yapıldı. Sonra kimlik tespiti için gerekli çalışmalar tamamlandı. Bir yanlışlık yoktu, ellerindeki adam APO idi. Uçak Türk hava sahasına girdiğinde APO kendine gelmişti. Ajanslar, Ecevit’e dayanarak haberi geçmeye başladılar.  Türk subaylardan biri APO’ya “memlekete hoş geldin” dedi. Plana göre uçak Bandırma’ya inecekti, fakat hava muhalefeti yüzünden önce İstanbul’a indi, sonra durum düzelince Bandırma’ya hareket ettiler.

APO macerası  bitmişti...
Hikâyenin aslı bu…

Aaron Baruch   (Ankaralı)

Kaynakça   :  Sedat Sertoğlu   - Yazsam Olay Olur  - GOA yayınları 2006

Sedat Sertoğlu kimdir:

Babası Murat, amcası Mithat Bey, dedesi Selami İzzet ve dayısı İzzet Sedes gibi kendisi de gazeteci olan, Tevfik Fikret'le akrabalığı bulunan Sedat Sertoğlu için bir de iddia var: MOSSAD ajanlığı.

"Günaydın'da çalışmaya başladım, 2 ay mı ne olmuş. Bir sabah yazı işleri toplantısına geldi Haldun (Simavi) Bey elinde bir kâğıt ile geldi.  Birisi dedi  böyle bir mesaj koymuş benim masama. Sedat Sertoğlu MOSSAD ajanıdır. Eğer dedi  Sedat Sertoğlu MOSSAD ajanı ise hepinizden daha akıllıdır."

Sözün sahibi Sedat Sertoğlu'dur. Sertoğlu, Türkiye'de gazeteci olarak tanıdığımız birisidir. Sertoğlu, vakti zamanında Milliyet gazetesinin Ankara Temsilciliği yapan dayısı İzzet Sedes'in kendisini Abdi İpekçi ile tanıştırması neticesinde gazeteciliğe adımını atmıştır: "Dayım, Abdi seni çok sever, bir dene belki seversin gazeteciliği” dedi.

Yıl 1966'dır. Sertoğlu, Milliyet'e polis muhabiri olarak girer. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni 1965'te kazanan, üniversitede ikinci yılına başlamaya hazırlanan Sedat Sertoğlu, bir ara Abdi İpekçi tarafından çağrılır:

"O zaman gazetelerin imkânları böyle değil. “Ne yaparsan saat 14'e kadar yapman lazımdı. O zamanlar üniversite öğrencileri sabahçı ve öğlenci idi. Ben de sabahçı idim. İpekçi gündüz çalışman lazım, ya gazete ya üniversite dedi. Ben gazeteyi tercih ettim."

Sedat Sertoğlu aslında ünlü bir gazetecinin oğludur. Hatta ailede dayı İzzet Sedes'in dışında, Sertoğlu'nun anne tarafından büyükbabası Selami İzzet ile amcası Mithat Sertoğlu da gazetecidir.


15 Haziran 2019 Cumartesi

MAVİ ALAY









Değerli okurlar,

Bugün sizlere ikinci dünya savaşında yaşanan Türkiye’yi de birazcık ilgilendiren fakat çok bilinmeyen bir olayı kalemim yettiğince yazacağım. Bakın tarihte eşi görülmemiş nasıl bir trajedi yaşanmış…

Haziran 1941 de 3 milyon Alman askeri, Barbarossa Harekâtı ile Rus Topraklarına girdi. Ekim 1941 de Kırım Yarımadası’nı anakaraya bağlayan Perekop kıstağında Kızıl Ordu, Almanlara yenildi. Almanlar Kırım’a girdiler.

Stalin döneminin baskılarından bunalan Kırım Türkleri (Tatarlar), Nazileri adeta kurtarıcı olarak görmüşlerdi. Naziler için de bu bulunmaz fırsattı. Almanlarla Tatarlar, iyi anlaşıyorlardı.

Türkiye o yıllarda hesapta tarafsızdı. Fakat içten içe Alman yanlısı idi. Barbarossa harekâtı başladığında milletvekilleri birbirilerini tebrik ediyorlardı. “Gazamız mübarek olsun” diyerek Almanya’nın, Rusya’ya saldırısını bayram havasında kutlamışlardı. Türkiye, Kırım Tatarlarını Nazilerle işbirliğine teşvik ediyordu. Hatta Tatarlar, üniformaları mavi olduğundan herhalde, MAVİ ALAY adlı bir de birlik kurmuşlardı. MAVİ ALAY,  Almanların yanında Ruslara karşı savaşmaya başlamıştı.





Nisan 1944. Gün gelmiş devran dönmüştü. Almanlar, Rus kışına mağlup olmuşlardı. Kızıl Ordu Almanları önüne katmış kovalıyor, Almanlar ise kaçıyorlardı. Türkiye’nin teşviki ile kurulmuş bulunan MAVİ ALAY askerleri de,  aileleri ile birlikte (7 bin kişi) mecburen yerlerini yurtlarını bırakıp Almanya’ya giderler. Rusların Almanlarla birlik olan Tatarların hiç birini sağ koymayacağı aşikârdı.

Almanlar Tatarları önce Kuzey İtalya'daki Pazulla Bölgesine yerleştiriliyorlar. Yaptıkları büyük hatadan sonra Tatarlar, kendi yurtlarına benzeyen bu dağlık bölgede yeni bir hayat kurmaya çalışıyorlar. Ancak bu hayalleri kısa sürede yıkılıyor. Çünkü İngiliz ve Amerikan orduları Akdeniz sahillerinden İtalya’nın kuzeyine doğru ilerlemektedir. Bunun üzerine Tatarlar çoluk çocuk daha kuzeye,  Drau nehri kıyısındaki Ober Drauburg yöresine naklediliyorlar. Nehir kıyısına kurulan çadırlarda ve derme çatma barakalarda aileleriyle yaşama tutunmaya çalışıyorlar zor bela. 
Ancak henüz çileleri bitmemiştir. Hatta asıl felaket yeni başlamaktadır. Başlarına sarılan beladan kurtulup yeni bir hayat kuracaklarını zannederken bu defa hepsi birden Avusturya'nın işgali ile görevlendirilen 8.İngiliz ordusuna esir düşüyorlar. 
Bu esaret bile onlar için bir kurtuluş vesilesi olabilirdi. Ankara'ya güvenmiş, Almanlarla işbirliği yapmış, çoluk çocuk yerlerinden yurtlarından olmuşlardı. Rus ordularının eline düşerlerse başlarına geleceği biliyorlardı. O yüzden İngiliz ordusunun esiri olmak, onlar için bir kurtuluş sayılırdı. Yeter ki Rusların eline düşmesinler...
Fakat Stalin Tatarların peşlerindedir. Onları kendilerine vermeleri için İngilizlere bastırmaktadır.
Tatarların birçoğunun Türkiye’deki akrabaları vardı. Oraya gidebilirlerdi. Tabii ki Türkiye onları mülteci olarak kabul ederdi.  İngilizlere dilekçe üstüne dilekçe vermeye başladılar. Ama Ankara'dan beklenen haber bir türlü gelmiyordu. Onun yerine başka bir haber geldi. Londra'dan gelen bir telgrafla dünyaları yıkıldı. Telgrafta, yapılan anlaşmalar gereğince, Rus ordusuna teslim edilmeleri emrediliyordu. Kurtarılmayı beklerken ölümle yüz yüze gelmişlerdi.
28 Mayıs 1945.  Karar esirlere tebliğ edilir. İngilizler, esirlerin öldürülmeyeceği konusunda Moskova'dan garanti aldıklarını söylüyorlar, Tatarları sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Ne garantisi, garanti filan yoktu! 
Kırım Türkleri (Tatarlar)  kelepçelenerek Ruslara teslim edilecekleri başka bir İngiliz kampına, Dellach'a nakledildiler. Moskova, esirleri teslim alacak olan Rus birliklerine,  “esirlerin savaş suçlusu olduklarını ve haklarında verilmiş genel emir gereğince kurşuna dizileceklerini”  çoktan bildirmişti. Bütün ümitlerini kaybetmişlerdi. İşte o zaman dünya tarihinde eşi çok az görülmüş bir karar aldılar.
Onurlu Tatarlar, Rus askerlerinin eline düşmektense intihar edeceklerdi. 
Anneler çocuklarının ellerinden tuttular. Önce onlarca kadın kendilerini çocuklarıyla beraber deli dolu akan Drau nehrinin soğuk sularına attı. Kısa sürede nehrin girdaplarına kapılıp boğuldular. Onları yüzlerce, derken binlerce Tatar izledi. Suda çırpınanların çığlıkları kıyıdakilerin çığlığına karışıyordu.  İnanılmaz bir trajedi yaşanıyordu. Onurlu Tatarlar, kadın, erkek, çoluk, çocuk, dualarla kendilerini çılgınca akan nehre atıyorlardı. Çığlıklar yeri göğü inletiyordu.  Bir kaç gün içinde 3 bin esir (!)  eriyen karlarla coşan Drau nehrinin soğuk sularında yok oldu. 
Kalan yaklaşık 4 bin kişi Rus birliklerine teslim edildi. Esirler trenle götürülecekti. Ama bir sorun vardı. Savaş sırasında Doğu Avrupa'daki bütün demiryolları ve köprüleri yıkılmıştı. Sağlam kalan tek demiryolu ise Türkiye'den geçiyordu! 
Moskova gerekli izni Ankara'dan kısa sürede aldı. Temin edilen bir yük trenine tıka basa doldurulan esirlerin şimdi yepyeni bir ümidi vardı. Anavatan (!)  onları göz göre göre ölümün kucağına atmazdı. Tren Edirne'ye yaklaştığında bir sevinç dalgası sarmıştı esirleri.  Ruslar havalandırma pencerelerini kapatmıştı, ama ne beis? Tren Türkiye sınırlarına giriyordu. Türkler elbette pencereleri açacak ve sonra onları kurtaracaktı. Yaşasın!
Önceki umutları gibi bunda da yanıldılar. Ne pencereler, ne de kapılar asla açılmadı. Ölenlerin cesetlerini bile dışarı atamıyorlardı. Tren, yalnız su ve kömür almak için duruyordu. Doğu Anadolu'ya geldiklerinde umutların yerini şüphe, şüphenin yerini korku ve panik kaplamıştı. Tren Kars'a vardığında esirler son bir ümitle  ''Ruslar vuracağına siz vurun '' diye hep bir ağızdan bağırmaya başladılar. Ama çığlıklarını kimse işitmiyordu. Vagonlara muhafızlık eden askerler,  emirlerle vicdanlarının arasında kalmışlar, isyan edecek noktaya gelmişlerdi.
Derken, esirler vagonların kapaklarını kırmaya başladılar.  Çıkanlar kendilerini trenin geçmekte olduğu Serder Abad, Kızıl Çakçak barajının sularına atmaya başladılar. Trene nezaret etmekle görevli Türk heyeti ve askerler donup kalmışlardı. Tatarlar,  gözleri önünde toplu halde intihar ediyorlardı. 

Bu son intihar furyasından sonra yaklaşık geriye sadece 2 bin kişi kalmıştı. Onlar baraj gölünün karşı kıyısında bekleyen Rus infaz birliklerine teslim edildi. Daha Türk heyeti oradan ayrılmadan Rus askerleri esirleri trenden indirip gruplar halinde kurşuna dizmeye başladılar. Heyet son esir de kurşuna dizildikten sonra Türkiye'ye döndü, Ankara olaya hiçbir tepki göstermedi, tutanaklar açıklanmadı. Bu korkunç trajedi unutulmaya mahkûm edildi. 
Avusturyalılar ise tanık oldukları katliamın anısına İrschen köyünde bir anıt diktiler. Her sene mayıs ayında Rus askerlerine teslim olmaktansa kendilerini nehre atan Kırımlı Türklerin anısını bir törenle hatırlayıp yâd ediyorlar.



Türkiye ise, bu olayı hatırlatacak bir taş bile dikmedi… Oysa, bu insanları Almanların safında savaşa girmeye ikna eden Ankara'ydı.
Karanlık günlerdi, çok karanlık.
Sevgiyle kalın, hoşça kalın sevgili okurlar.
Aaron Baruch  (Ankaralı)