15 Ocak 2017 Pazar

KUŞATMA ALTINDA YERUŞALAYİM… (1)


 
(İlk yayın tarihi 11 Şubat 2015)


Sevgili  kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım.




1948 Martında Yeruşalayim kuşatma altında idi.  
100 bin Yahudi soğuktan titriyordu. Yakacak hiç bir şey yoktu. Gaz yoktu. Kadınlar yemek pişirmek için DDT kullanıyorlardı. Yiyecek ve su neredeyse tükenme noktasında idi. Stoklarda kalan un, ancak  adam başına 300 gr. ekmek yapacak kadardı. Şehir,  kuru sebze ve konserve ile dayanmaya çalışıyordu. Taze et ve sebze tükenmiş durumda idi. Meyve süt yoktu. Bir yumurta bugünün parasıyla  15 lira idi... Askerlere,  günde, üzerine şurubu andıran cocozine  adlı bir sıvı sürülmüş dört dilim ekmek, bir kâse çorba, bir kutu sardalye  ile iki patates verilebiliyordu. En iyi beslenen onlardı.  

Sahil ile Yaruşalayim arasındaki yol Araplar tarafından kapatılmıştı. Yol üstündeki 12 köyde üslenen Araplar, gözcülerin işareti  ile yola iniyorlar ve gelen konvoyları vuruyorlardı..  Tek bir arabanın  dahi geçmesi mümkün değildi. Son   yarma çabaları  pek çok hayata  mal olmuştu.  Umutsuzluk her yanı sarmıştı. Araplar Yeruşalayim'i boğmak üzere idiler.

-Kudüs yolunu açmak  için bir çare bulmak üzere toplanmış bulunuyoruz dedi Ben Gurion.
Ve devam etti:
-Üç Hayati merkezimiz var. Tel-Aviv, Hayfa ve Yeruşalayim. Bunlardan birini kaybedersek yaşamaya devam edebiliriz. Ancak bu Yeruşalayim olmamalı. Ne pahasına olursa olsun Yeruşalayim yolunu açmak gerek.

Bir plan yapıldı. Delicesine bir plan. Risk çok çok büyüktü. “Nachshon Harekâtı” yolun iki tarafındaki Arap köylerinin işgal edilerek bir koridorun sistemli bir şekilde açılmasını öngörüyordu. Her kez üstüne düşeni yapmak için kolları sıvadı.

Harekâtın komutanlığına Givati Tugayı Komutanı Simon Avidan getirildi. Birliklerin çoğunu oluşturan gençlere gelince,  eğitimden yeni çıkıyorlardı. Binbaşı İsak Shadmi onları ilk gördüğünde bir izci oymağı sandı.  Küçük çıkınları ve çantalarıyla romantik bir geziye gidiyor gibiydiler. Binbaşı,  on tüfek, dört makineli ve bu çocuklarla Kudüs yolunu açmak için nasıl saldırıya geçeceğini düşününce ürpermekten kendini alamadı...

Simon Avidar    şehrin beslenmesinden sorumlu olan kişileri topladı. Bütün gece çalıştılar. Kudüs'ün ihtiyacı olan malzeme listesi korkunçtu. Üç bin ton malzemenin tedarik edilip gönderilmesi gerekiyordu. Subaylar derhal  Tel-Aviv'deki depolara yöneldiler. Bütün kamu ve özel depolar mühürlendi.  Simon Avidan kesin emir verdi:

"Yeruşalayim konvoyu hareket etmeden bu depolardan bir gram mal bile çıkmayacak"

Bu erzakı taşımak için  Simon  Avidan  ihtiyaç bulunan 300 ağır kamyonu bulması  için İngiliz Ordusunun eski subaylarından Bar Shemer'i görevlendirdi. Bar, Tel-Aviv'deki bütün nakliye şirketlerine başvurdu. Ancak 150 kamyon tedarik edebilmişti. Geri kalan 150 kamyonu nasıl bulduğunu daha sonra sorduklarında Bar;  "askerlerimi kavşaklara diktim. İşimize yarayacak her kamyonu çevirdik ve silah zoruyla onları
toplanma yerine sevk ettik"  
diyecekti. 20-25 kamyon toplandığında Bar Shemer bunları derhal toplanma yeri olan eski İngiliz Kampı Kfar Blou'ya gönderiyordu. Şöförler isyan halinde idiler. Bu işe katılmak istemiyorlardı. Tel -Aviv'de rahatları yerinde idi. Kimisinin karısı doğurmak üzereydi. Kiminin borcu vardı, çalışmalıydı. İşleri güçleri vardı.  Yolun ne kadar tehlikeli olduğunu biliyorlardı.  Ancak Allah'tan çoğu, kamyonların sahibi idi ve ekmek teknelerini bırakmak istemiyorlardı.

Bu arada Kfar Blou'da   şoför, yardımcı ve  makinist toplam 1000 kadar insan toplanmıştı ve bu da yeni bir yiyecek sorunu yaratıyordu.  Bar Shemer Tel-Aviv'in en iyi lokantalarından birine koştu. İçeri dalar dalmaz lokantanın sahibi Yechezkel Weinstein'e   "Yahudi ulusunun size ihtiyacı var"  dedi. O akşam saat beşte Weinstein 1000 kişiye sıcak yemek dağıtıyordu. 

İlk hedef yolun Yeruşalayim'den  önceki son kilometrelerini denetleyen  Arap köyü Castel  idi. Komutan Uzi Narkis köyün girişine ve çıkışına iki makineli  bataryası yerleştirdi. Tam gece yarısı saldırıyı başlattı. Araplar neye uğradıklarını şaşırdılar. Beklemiyorlardı. Haganah merkezideki  vericiden  bir saat sonra şu kelimeler döküldü:

-Haverim, Castel bizde

Castel'i işgal eden müfrezenin görevi basitti. Bir daha Araplara pusu kurmakta yataklık etmemesi için köyü silip süpürüp yok edecekti.

Bu sırada Tel-Aviv limanında (Şimdiki Namal)  Nora isimli şilepten iğrenç çürümüş soğan kokusu dağılmakta ve burunları kırmaktaydı. İngiliz gümrükçüler fazla dayanamadılar. Gümrük müfettişi "boşaltın" emrini verdi. Bir sürü dok  işçisi gemiye karıncalar gibi tırmandı. Deli gibi çalışmaya başladılar.  Soğan örtüsü  kalkınca Çekoslovakya'dan gelen silah ve  mühimmat meydana çıktı.  Gemi tam zamanında yetişmişti. Nachson harekatı ertesi  akşam  başlayacaktı.

Subay İshak Shadmi payına düşen silahları saldırıya bir kaç saat kala  alabildi. Ancak bir sorun vardı. Silahlar yağ içerisinde idi ve ellerinde  bunları temizleyecek hiç bir şey yoktu. İsak Shadmi genç erkeklerden  bir fedakârlık istedi. Bu genç erkekler dava uğruna donlarını feda ettiler.  Kızlar bu donlarla silahların yağını temizlerlerken kendileri de  tellerle namluları temizleyeceklerdi. Fişekleri taşımak için de çoraplar kullanıldı.

Başka bir piyade bölüğüne komuta eden Hayim Laskov'a MG 34 makinelileri verildi. Ancak bu silahı kimse tanımıyordu.  Hayim alel acele eski bir  İngiliz askeri buldu. Eski asker silahı tanıyordu ve kullanmayı gösterdi. Ancak silahlar arızalıydı ve kesik kesik ateş ediyordu. Makinelilerin otomatiği işlemiyordu. Bölük saldırı emrini beklerken Tel-Aviv'den gelen bir silah uzmanı makinelileri teker teker tamir etti.

Beşer yüz kişilik üç tabur Yahudi güçleri 5 Nisan 1948 akşamı saat 21.00de saldırıyı başlattı. Yola çıkış noktasındaki Arap köylerini birinci tabur  çabucak işgal etti.  İkici Tabur yoldaki tepelerde bulunan Arap köylerine saldırdılar. Bazı köylerde çok canlı direnişle karşılaşıldı. Bu köyler alınamasa da yola müdahale etmemeleri için aradaki tepeler işgal edildi.

Bu arada kamyonların yüklenmesi için Haganah, Tel-Aviv'deki bütün dok işçilerini kamyonların başına yığmıştı. Bunlar Selanik asıllı, kısa boylu güçlü kuvvetli insanlardı.  Bu insanlara yemek hazırlayan lokantacı Yechezkel Weinstein daha sonraları "otomatik bir zincir gibiydiler. Her kamyon 5 dakikada dolduruluyordu. İki genç gitarcı çaldıkları  müzikle   ruhlara su serpiyordu"  diye anlatacaktı.

Konvoy inanılmazdı. Her renkten her markadan kamyon vardı.   Üç tonluk Bedford'lar, Dodge'lar, 10 tonluk kocaman Mack'lar küçük büyük her renkten ve  her cinsten   taşıma aracı konvoyda vardı. Çoğu bir sabun markasının, bebek mamasının, Hayfa'lı bir kasabın sattığı koşer etin, Tel-Aviv'deki bir ayakkabı fabrikasının övgüsünü yapan afişlerle kaplıydılar. Hepsi de arıza ihtimaline karşı çekilebilmek için çelik tellerle donatılmışlardı.

Konvoy portakal  ağaçlarının baygın kokuları arasında yola çıktı ve  ağır ağır ilerledi. 10 kilometre dümdüz asfalt sorunsuz aşıldı. Nihayet en tehlikeli yere gelindi. Bab el Ued'e doğru konvoy tırmanmaya başlayınca sesler kesildi. Sinirler keman teli gibi gerilmişti. Fakat korkulan olmadı. Palmach birliklerinin ağından kaçabilen bir kaç nişancı ateş açtıysa da   önemli bir engelleme çıkmadı.  Lastikleri patlayan bazı araçlar  kör topal yola devam etti.  Bazı kamyonların radyatörleri  son nefesini vermişti ve  kaynar sular fışkırtıyorlardı.

Bir konvoyun gelmekte olduğu haberi Yeruşalayim'e yayılmıştı. Sabahın erken saatlerinden beri halk Yafa kapısında toplanmaya başlamıştı. İnsanlar balkonlara pencerelere dolmuşlar saygı ve şükranla bekliyorlardı. Havada elle tutulur bir umut vardı. İnsanlar  açlıklarını unutmuşlar önlerindeki vadiye bakıyorlardı...(Yeruşalayim'liler o hafta adam başına 10 gr.  margarin   iki yüz elli gr. patates biraz da kurutulmuş et yiyebilmişlerdi.)

Önce kamyonların homurtuları işitildi. Sonra  bir tırtıl gibi ilerleyen konvoy yavaş yavaş seçilmeye başladı. En önde mavi bir Ford kamyon geliyordu. Güneşte kaportası parlamaktaydı. Allah'ım bu nasıl bir güzellikti. İnsanlar donmuş, kıpırdamadan kamyonların yaklaşmasını bekliyordu...  En sonunda konvoy alkışlar, haykırışlar ağlama sesleri arasında teker teker  Yafa kapısından girmeye başladı. Yaşlı bir kadın Sefarad imareti   önünde kim bilir kaç konvoya katılmış Yehuda Lash'ı yakaladı ve ona sıkı sıkı sarıldı. Patateslerin üzerinde Isak Shadmi, Ben Gurion'un "güçlü olduğumuz gün ulus olacağız"  lafını hatırladı.  "Tamam"  dedi, "işte o gün, bu gündür..."  Bar Shmer'in kaçırdığı şoförler bile allak bullak olmuşlardı. Dua sesleri semaya yükseliyordu. Herkes ağlıyordu. Ağlıya ağlıya boğazlarını yırtarcasına HATİKVA’yı söylüyorlardı.

Bu nisan  sabahı belleklerde bir anı çakılıp kalacaktı. Şehre ilk giren mavi Ford kamyonun çamurluğunda şunlar yazılıydı.

SENİ UNUTURSAM EY YERUŞALAYİM...

Ne sizi, ne de Yeruşalayim'i unutmadık.
Unutmayacağız.
Ve unutturmayacağız...
Hiç biriniz boşa ölmediniz.
Bulunduğunuz yerden dönün bakın neler yapıldı, nasıl bir İSRAEL kuruldu…
Bu ulus size minnettardır...

Diasporadaki gençler, siz istediğiniz zaman gelin...
O zamana  kadar nöbet bizde...


Bu hafta da bu kadar sevgili  dostlarım...

Hoş çakalın, sevgiyle kalın,


Aaron Baruch    (Ankaralı) 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.