17 Eylül 2023 Pazar

YENİDEN YÜKSELMEK…



 

 

 “İşte o an hayatımın en zorlu süreci başladı. 37 gün yoğun bakımda kaldım, 40 gün sonra fizik tedavi başladı. Doktorlar tam çizgide olduğumu söylüyorlardı. Ölebilirdim de yasabilirdim de… Belki yaşardım yaşamasına ama ayağa kalkmam tam bir mucizeydi.”

57 gün sonra fizik tedavi gördüğü hastanede komadan çıktı, kendine geldi. Hiçbir şey hatırlamıyordu, annesini bile tanımıyordu.

“İnsan annesini tanımaz mı? Beyin travması geçiren kişilerde olurmuş. Yakın geçmişi hâlâ hatırlamıyorum. Beynimdeki kayıtlar Beşiktaş’a kadar. Adana günlerim hiç yok ne sevgilimi ne yaşadığım evi hatırlıyorum. 57’nci günün sonunda kasılmalarımı durdurmak için ellerime ve ayaklarıma bağlanan tellerden canımın çok yandığı sırada kol açma hareketi yaparken “acıyor” diye mırıldanmışım. İlk o gün konuşmuşum.

Tam beş ay yatmak zorunda kaldı Darüşşafaka’da… Fizik tedavi, hidroterapi, robot ve lokomat tedavileri gördü. En büyük psikolojik desteğiyse annesiydi.

 “Dördüncü ayın sonunda hâlâ doğru dürüst konuşamıyordum, yürüyemiyordum, kasılma nöbetlerim sürüyordu ama annemi hatırlamaya başladım. Aynı günlerde başladı kazayı kabullenmeme durumum... “Ben kaza yapmadım ki niye bu haldeyim” deyip duruyordum. Anlatıyorlardı ama inanamıyordum, annem o kadar akıllı bir kadın ki inanmam için bana sürekli eski günlerdeki halimin fotoğraflarını gösteriyordu. Bu sayede kazaya ve iyileştiğime ikna oldum.”

Darüşşafaka’daki tedavisinin günlüğü neredeyse 1000 lirayı buluyordu. Martta yattı, temmuzda taburcu oldu ve o kabarık faturayı arkadaşları sayesinde ödedi.

 “Benim için Suada’da büyük bir gece düzenlenmiş. Elde edilen tüm gelir tedavi masraflarımın karşılanmasında kullanılmış. Darüşşafaka’dan ayrıldıktan sonra görmediğim tedavi kalmadı diyebilirim. Ruhsal olarak toparlanmamda refleksoloji ve psikolog tedavisinin payı büyük. Bu tedavimi Psiko Akademi’nin kurucuları karşıladı. Son 7 aydır dengeyle ilgili tedavi görüyorum, 4 ay önce yardım almadan ayağa kalkmaya başladım. Yine kimseye tutunmadan 10 adım atabiliyorum. Ama düşmekten çok korkuyorum. Hayalim Beyoğlu’nu baştan sona yürüyebilmek. Koşmak, spora dönmek gibi ütopik dileklerim yok.”

Seda Tekindağ geçirdiği kazadan önce dünyanın en neşeli kadınlarından biriydi. Kendi deyimiyle dünya yansa bir pulu yanmayan çeşitten. O kendini mucizelerin kızı sanıyordu. Sporcularda kariyerin bitmesine sebep olan kıkırdak nakli ameliyatı olmasına rağmen, hâlâ oynuyordu hatta transfer bile olmuştu. Ve sonra bu kaza.

“Uçurumun kenarı, depresyonun eşiği ne derseniz deyin. Ama döndüm işte. Yükseldim, indim, şimdi düz gidiyorum. Ama biliyorum ki tekrar yükseleceğim.”

Tekindağ’ın bundan sonrası için tek ideali mutlu olmak ve iyi bir işe sahip olmak. Ne işi derseniz “benden çok iyi sporcu menajeri olur” diyor, “hem onların haklarını iyi savunurum hem de bir yaşam koçu gibi destek veririm.”

Peki aşk? Cevabı çok umutlu.

 “O iş enerji işi, hele bir yürümeyi öğreneyim, o da olacak biliyorum.”

23 Ocak 2010’da Adana-Ceyhan karayolunda meydana gelen kaza onun hayatını tamamen değiştirdi. Sevgilisinin kullandığı otomobil, aşırı hız ve dikkatsizlik nedeniyle orta refüje çarpıp takla attı. Arabayı Adana’nın ünlü ailelerinden birinin oğlu, Hakkı Bindebir (27) kullanıyordu. Yanındaki koltukta ise milli basketbolcu, Ceyhan Belediyespor’un oyuncusu Seda (26) oturuyordu.

Otomobilden çıkarıldığında ağır yaralıydı. Hatta “öldü” gözüyle bakıyorlardı. Hastaneye koma halinde vardı. Yoğun bakıma alındı. Günlerce her an ölebileceği söylendi... Ama Seda’nın hırsı ve yaşama arzusu onu hayata bağladı. Kazadan 22 gün sonra gözünü açtı, hayata döndü. 37 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra normal odaya alındı. Ama yürüyemiyor, konuşamıyordu. Hiçbir organını kullanamıyordu. O andan sonra müthiş bir hayat mücadelesine başladı Seda. Kendi deyimiyle bu durumda olmak ona yakışmıyordu, kalkmalıydı, yürümeliydi.

Belki artık basketbol oynayamazdı ama en azından tek başına dışarı çıkıp özgürce sokakları adımlayabilirdi. “Bir daha yürüyemez” denilen Seda şimdi yardımsız 30 adım atabiliyor. Refleksoloji denilen bir tedavi sistemiyle yürümeyi adeta yeniden öğreniyor. Seda’nın hayata tutunma hırsını gören herkesin gözleri yaşarıyor. Evet, Seda fiziken iyileşiyor ama ruhen yaraları çok fazla. Kazadan sonra erkek arkadaşının yaptıkları mesela...  Hakkı Bindebir o kazadan hafif yaralı kurtulmuştu. Birkaç gün sonra hastaneden taburcu edildi. Gerisini sormayın…

 

Hayat, zaman zaman beklenmedik sürprizlerle doludur ve bu sürprizlerin bazıları hayal kırıklıklarıyla sonuçlanır. Ancak, hayal kırıklıkları sadece son değil, aynı zamanda yeni bir başlangıcın da habercisidir. Hayal kırıklıklarının aslında hayatın doğal bir parçası olduğunu ve bizi güçlendiren deneyimler olduğunu anlamak önemlidir. Her hayal kırıklığı, bir ders içerir. Bu dersleri görmek ve değerlendirmek, gelecekteki başarılarımız için önemlidir. Hayal kırıklıkları, aslında içsel gücümüzü keşfetmek için bir davetiyedir. Kendimize olan güvenimizi yeniden kazanarak, daha güçlü bir şekilde yol alabiliriz. Hayatın içindeki hayal kırıklıkları, aslında bize yeni başlangıçların kapısını aralayan anahtarlar olabilir. Her düşüş, aynı zamanda bir yükselişin de başlangıcı olabilir. Unutmayalım ki, hayatın kendisi bir yolculuktur ve bu yolculukta yaşadığımız her deneyim, bizi daha olgun, daha güçlü bir birey haline getirir.

The New Psychology of Success (Başarının Yeni Psikolojisi), Carol S. Dweck tarafından kaleme alınmış bir kitap. Bu kitap, iki temel zihniyet tipini tartışır:

 Sabit zihniyet: Bireylerin yeteneklerinin ve kapasitelerinin sabit olduğuna inandığı bir perspektife sahiptir. Bu zihniyete sahip insanlar, başarısızlık ya da zorluklarla karşılaştıklarında bu durumu kendi yeteneksizlikleri yada şansızlıkları olarak değerlendirirler. Genelde de kabahat hep başkalarındadır.

Gelişen zihniyet: Buna karşın, gelişen zihniyet sahipleri, yeteneklerin geliştirilebilir olduğuna inanırlar. Zorluklar onlar için bir fırsat olarak algılanır ve başarı için çaba sarf etmekten kaçınmazlar.

Tedeschi ve Calhoun'un çalışması, (Posttraumatic Growth: Conceptual Foundations and Empirical Evidence) (Travmatik Büyüme: Kavramsal Temeller ve Deneysel Kanıtlar) başlığını taşıyor. Bu çalışma, sadece travmatik deneyimlerin olumsuz etkilerini aşmakla kalmayıp aynı zamanda bireyleri daha güçlü, bilge ve yaşamdan daha fazla haz alabilen bireyler haline getirmesini konu alıyor. Ayrıca pek çok da gerçek örnek içeriyor.

Sonuçta insan olumsuz deneyimler yaşayabilir, hatta travmatik olaylar bile olabilir. Yıkılmamak lazım. Yeniden ayağa kalkabilmek, yeniden mücadeleye devam etmek gerekli.

Bu yazıyı yazarken arka planda hep aynı şarkı çalıyordu…

 

Güneş her akşam batıp her gün doğuyorsa
Çiçekler solup solup açıyorsa
En derin yaralar kapanıyorsa
En büyük acılar unutuluyorsa
Neden korkulur hayatta söyleyin bana

En derin yaralar kapanıyorsa
En büyük acılar unutuluyorsa
Neden korkulur hayatta söyleyin bana

Elbette bazen çiçek açıp bazen solacağım
Elbette daldan dala konup sonra uçacağım
Elbette bazen hızla dönüp bazen duracağım
Elbette bazen söyleyip bazen susacağım

(Candan Erçetin – Elbette)

Haydi arkadaşlar, haydi canlar, kalkın ayağa, dünya sizi bekliyor…

 

Aaron Baruch (Ankaralı)

15 Eylül 2023 Cuma

ÇOK MUTLU BİR ADA MASALI






 

Sene 1974, haziran ayının ilk cuması. Kabataş iskelesinden hareket etmek üzere olan ada vapuru halatlarını çözmüştü. Tam iskeleyi çekeceklerdi ki bir elimde çantam, bir elimde kâğıda sarılmış çeyrek ekmek son bir hamleyle vapura atladım. Kabataş iskelesinde o yıllarda kokoreç satan Arap bir adam vardı. Müthiş kokoreç yapardı. Vapura binmeden evvel muhakkak içi çıkarılmış çeyrek ekmeğe acılı bir kokoreç alırdım.

Biraz nefesimin yerine gelmesini bekledikten sonra vapurun üst katına çıktım. Daha yaz mevsiminin başıydı. Okullar bile haftaya kapanacaktı, o yüzden vapur fazla dolu değildi. Üst katta büfenin yanındaki koltukların birisine oturmak niyetindeydim, bir çay alıp kokorecin keyfini çıkartmak istiyordum. Tam koltuklara yönelmiştim ki Ceni’yi gördüm. Birkaç hafta evvel bir yerde karşılaşmıştık ve müşterek dostlarımız bizi tanıştırmıştı. Çok cici bir kızdı. Bir gülümsüyordu ki, o gülümseyince zannedersiniz ki bütün dağlar çiçekler kuşlar gülümsüyor.

Hemen yanına gittim. Selam filan sohbete başladık. Sonra vapur çabucak adaya geldi. Ne zaman geldi, ben kokoreci ne zaman yedim ne zaman yuttum, farkında değildim. Yapacak bir şey yoktu, görüşürüz filan dedim ayrıldık, evlerimizin yolunu tuttuk.

Vapurdan adaya (Büyükada) çıktığınız zaman önce iskeleyi boydan boya geçersiniz. Güzel bir binadır. Ermeni bir mimar (Mimar Mihran Azarya) tarafından 1914 yılında yapılmış. Çinilerle bezelidir. Çinilerini de Kütahyalı Mehmet Emin Efendi yapmış. Ön tarafı iki katlıdır. 1960’lı yıllarda üst tarafı restoran kulüp olarak servis verirdi ve çok güzeldi. 2000 yılında restore edildi.

İskeleden çıkınca sizi bir yokuş karşılardı. Yokuşun üst başında adanın merkezi sayabileceğimiz saat meydanı ve tabi tam ortasında da bir saat vardı. Hala var ya…Gençlerin, vapurdan yolcusu çıkacak olanların, arkadaşıyla buluşacakların toplandığı yerdir orası. Sağ tarafında müthiş bir dönerci, lahmacuncu, ön tarafta Mercan restoran ve üstünde Lütfü’nün kahvesi, sol tarafta madamın fırını ve bitişiğinde meşhur mezeci Yalovalı ve diğerleri. Bugün o meydanı hatırlayınca hala gözlerim uzaklara dalıyor…. Hele geceleri geç vakitte seyyar arabasıyla bir turşucu vardı ki yemin olsun, lezzeti ölüyü diriltirdi.

Neyse, eve gittim, malum cuma sofrası, yedik içtik, sonra arkadaşlarımla buluşmak için çıktım. Sağa sola takıldım, arkadaşım rahmetli Marko ertesi akşam Caddebostan’a geçmeyi önerdi. Bir iki hanım kızla randevu filan ayarlamış.

O akşam eve hiç adetim olmadığı halde erken gittim. Bir hoşluk vardı üstümde bilmem neden? Yatakta her zaman yaptığım gibi kendimi sorguladım. Sebebi Ceni’ydi. Çok beğenmiştim kızı. Gözleriyle gülüyor insanın içini ısıtıyordu. Hele onu vapurda gördüğümde üstünde lacivert bir tulum vardı ki, gözlerimi kızdan alamamıştım. Aptal gibi telefon adres filan almamıştım. Yuh olsun bana…

Ertesi gün sabah mayomu giydim, havluyu filan bir çantaya tıktım, bisikletime atladığım gibi doğru değirmen plajı. Plaj cıvıl cıvıldı, herkes oradaydı, kimisi içilecek kadar temiz denize giriyor, kimisi arkadaşlarıyla takılıyordu. O zamanlar değirmen plajının ortasında birkaç basamakla çıkılan bir platform ve orada da bir restoran vardı. O yıllarda canım arkadaşım Nino Varon orayı çalıştırırdı. Arkadaşlarımı orada buldum.

-Erol neredesin be oğlum?

Herkes beni Erol diye çağırırdı esas ismim Aaron olmasına rağmen. Türkiye şartları işte. Bunun gerekçelerini uzun uzun anlatmaya lüzum yok.

-Buradayım geldim.

Seslenen Marko’ydu. Uzun uzun o gece Caddebostan’da neler yapacağımızı, randevumuzu, planlarını anlattı durdu. Benim kafam hiç orada değildi halbuki.

Plaj keyfi yaptık, bir iki bira içtik, yemek yedik, akşam üstü giyinmek için evlere dağıldık. Öyle ya, akşama önemli randevu var Caddebostan’da…

Saat 7 gibi saat meydanında buluştuk. İskeleye doğru yürümeye başladık, birden durdum.

-Marko…

-Ne var?

-Ben Caddebostan’a gitmek istemiyorum.

-Niye be oğlum, ne oldu?

-İstemiyorum işte.

-Eeee, saat daha 7, ne yapalım?

-Gel en sona gidelim, Neptün’de bir güzel keyif yapalım.

-İyi madem öyle istiyorsun…

-Sağ ol arkadaşım benim.

O yıllarda iskele binasından çıkıp sola döndüğünüz zaman sıradan restoranlar vardı. Yordan pastanesinden sonra Kapri, Milto vs. En sonda da Neptün restoran vardı. Cumartesi akşamları bu restoranlarda yer bulmak mümkün değildi. Saat daha erken olduğu için yer bulabildik.



Aynen öyle yaptık. Gittik saat gece 11’e kadar bir hayli içtik, bir güzel yedik, eğlendik.

Sonra çıktık. İskeleye doğru yürüyoruz. Sol tarafımızda profiterolü ile ünlü İnci pastanesi var. Tam önünden geçiyorduk ki, işte oradaydı. Ceni yanında bir arkadaşıyla İnci’de oturmuşlar bir şeyler yiyorlardı.

-Ceni?

-Aaaa, Erol naber?

-Benimle dansa gelir misin?

-Gelirim.

-Walla mı?

-Walla…

Bu yazıyı daha da uzatacaktım ki içeriden 50 yıllık eşim, hayat arkadaşım, kızlarım anası sevgili karım beni çağırdı.

-Aaron, hadi gel canım, yemek hazır.

-Geldim Cenikam, geldim güzelim…

 

Aaron Baruch (Ankaralı)

9 Eylül 2023 Cumartesi

OBEZİTE, OZEMPIC VE PROTEİN KAÇAĞI…

 



Ben doktor değilim ve en ufak bir tıp eğitimi almadım. Ancak özellikle kendi sorumlarım hakkında araştırmayı ve bilgi edinmeyi seviyorum.

73 yaşındayım ve ortalama 95 kiloyum. Zaman zaman 100 kilonun da üzerine çıktığım da oldu, yaptığım diyetler sonucunda 88 kiloya kadar indiğim halde ne yazık ki bu kilomu koruyamadım.

Böbreklerim rahatsız, protein kaçağı var. Bilmeyenler için bu hastalığı şöyle açıklıyayım. Normalde böbrekler vücuttaki fazla su, atık ve diğer maddeleri idrar yoluyla uzaklaşırken kan damarlarında bulunan proteinleri geri emer ve yeniden dolaşıma sokar. Normalde idrarda 150 mg. olan protein bende 1600 mg düzeyinde.

Bu hastalığın sebebi genel olarak diyabet, obezite ve yüksek tansiyondur. Ben diyabet değilim ancak hem yüksek tansiyonum ve fazla kilolarım var. Tansiyon ilaçlarıyla 13 ve 9 olan tansiyonum 11 ve 7 düzeyine indi. İlaçlarla bu sorunumu hallettim. Düzeltmem gereken en önemli ve başa çıkamadığım problemim ise fazla kilolar. İşte Ozempic isimli ilaç bu noktada devreye giriyor.

İlacı bulan firmanın ismi Novo Nordik Danimarka’nın Bagsvaerd kentinde bulunan ve sekiz ülkede üretim tesisleri olan, 75 ülkede kendisine bağlı şirketleri veya ofisleri bulunan, 55 bin kişiden fazla çalışanı bulunan çok uluslu dev bir ilaç şirketi.

Esasında diyabet 2 için tasarlanmış olan bu ilaç bugün bütün dünyada daha çok obezite için kullanılmakta. FDA (Food and Drug Administration – ABD Gıda ve İlaç İdaresi) Ozempic’e 2017 yılında diyabet için, 2021 yılında ise obeziteye karşı kullanılması için onay verdi. Satışlar bir anda patladı. Ozempic 2022 yılında dünyada en hızlı büyüyen ve en çok kullanılan ilaçlarından biri olarak çok satan ilaçlar sıralamasında 12’nci sıraya oturdu. 2023 yılında 40 MİLYAR DOLARIN üzerinde gelir getirmesi bekleniyor. Bu 2021 yılına göre %60’lık bir artış demek.   Ozempic böylece dünyanın en çok satan ilaçlar listesinde 5’nci sıraya yükselebilir.

Bu ilacı bende kullandım. 88 kiloya kadar onun sayesinde indim. Yan etkileri bende fazla olmadı. Bir kere ishal oldum. Can sıkıcı bir mide bulantısı ve hıçkırık yapıyor. Dayanmak çok da zor değil. Ödül çok büyük, yıllardır zayıflayamamanın sıkıntısını çektim.  

Zayıflayınca ilacı bıraktım, seyahatler, davetler derken ipin ucu yine kaçtı ve eski kilolarıma geri döndüm. Tekrar kullanmaya başlamak istediysem de bir zaman İsrail’de bu ilaç bulunamadı. Şimdilerde yeniden bollaştı. Bende yeniden kullanmaya başladım.

Haftada bir defa cilde enjekte ederek kullanılıyor. Kutuda bir aylık ilaç var. Dört defa enjekte ettiğiniz zaman bitiyor. Kullanımı hiç zor değil. Fiyatı ise oldukça pahalı. İsrail sağlık bakanlığı bu ilaca indirimli olarak kullanılabilmesi için birçok şart arıyor. Aile doktorları öyle kolay kolay bu ilacı yazamıyorlar. Benim böbreklerime bakan profesör ilacı yazdığı halde aile doktoru bir sürü sorun çıkardı.

İlacı kullanmaya başladıktan sonra gece geç vakit yemek yeme alışkanlıklarım azaldı. Buzdolabına artık eskisi kadar uğramıyorum. Porsiyonlar küçüldü. Elbette bu ilaç bir mucize değil. İnsan ağzını tutmalı. Sonuçta vücuda giren ile çıkanın bir hesabı var. Ancak kilo vermeye yardımcı olduğu da bir gerçek.

Sağlıklı günler diliyorum. Hele bizim yaştakilerin artık fazla hata yapma şansı yok. Çekmeyelim ve çektirmeyelim. Çoluğumuzun çocuğumuzun başına dert olamamak için sağlığımıza çok dikkat etmeliyiz.

Esen kalın.

 

Aaron Baruch  (Ankaralı)

 

Kaynak :

 

Bard (Bard.google.com)

Vikipedia

6 Eylül 2023 Çarşamba

6-7 EYLÜL OLAYLARI - 1955

 







                1927 yılında yapılan sayıma göre Türkiye’de 82 bin Yahudi yaşamaktaydı. Bu nüfus bugünlerde yaklaşık 10 bine, belki de daha da altına düşmüştür. Yahudiler Türkiye’den göç ettiler. Neden?

Yahudiler en çok hangi olaylardan etkilenerek göç etmeye başladılar? Türkiye’de bu göçü tetikleyen olayları ben, mahşerin dört atlısına benzetiyorum.

1934 Trakya olayları 

Varlık vergisi

20 sınıf ihtiyatlar

6-7 Eylül olayları

“Bazılarının sandığı gibi, durmadan tarihimizin, yüz kızartıcı dönemlerini anlatmaktan zevk alıyor değilim. Aksine her seferinde “keşke bunlar olmasaydı da yazmak zorunda kalmasaydık” diyorum. Sağlıklı bir toplum olmak için geçmişle yüzleşmek gerektiği inancıyla, bazı okuyucuları üzmek ve kızdırmak pahasına yazmaya devam ediyorum. AYŞE HÜR – TARİHÇİ - GAZETECİ - YAZAR”

Türkiye’de, İsrael’de Amerika ya da Kanada’da nerede yaşıyorlarsa yaşasınlar, Yahudiler tarihlerini bilmeleri gerekmektedir ve buna hakları vardır. Bilgi herkese aittir, paylaşılmalıdır.

Elza Niyego cinayetini yazdığım zaman çok sayıda “bilmiyordum” yorumu almıştım. Daha bilmediğimiz o kadar çok şey var ki... Urfa’da boğazları kesilerek öldürülen Yahudileri ’de yazacağım, Maraş’ı da yazacağım, Dersim’i de… Yeter ki Yaratan izin versin. Okuyan oldukça yazacağım…

 

6-7 EYLÜL OLAYLARI - 1955

 

Kıbrıs’ta, Türkler ve Rumlar (Yunanlılar) birlikte yaşamaktaydılar. İngilizler’in de adada askeri üsleri bulunmaktaydı. Yunanlılar, Kıbrıs halkının “kendi kaderini tayin etme” hakkının tanınması için Birleşmiş Milletlere başvuruda bulundu. Müracaatı kabul edilmedi. Bunun üzerine Yunanlılar adada EOKA adlı bir terör örgütü kurdular. Liderleri Albay Grivas’dı. EOKA İngilizlere ve Türker’e karşı eylemlere başladılar.

Garantör devlet konumunda bulunan Türkiye ve Yunanistan adanın güvenliği için 29 Ağustos 1955 de Londra’da toplandılar. Görüşmeler Türkiye açısından iyi gitmiyordu. Bir kamu baskısı gerekmekteydi. Yunanlılara “erkekçe” bir yanıt verilmeliydi

Gerek Türk basınında gerek Yunan basınında, tarafları birbirlerine düşürecek korkunç yazılar çıkmakta ve çeşitli iftiralar atılmaktaydı. 6 Eylül günü Türk Milli Haber Alma Örgütü (MİT) tarafından Selanik’teki Atatürk evinin bahçesine bomba atıldı. Olayı gerçekleştirenler sanki Yunanlılardı. Oysa o bombayı atan adam Oktay Engin idi ve MİT hesabına çalışıyordu. Selanik’te burslu okuyordu. Olaydan sonra Yunan makamlarınca sorgulanmaya alındı. Yunanistan’ı terk etmesi yasaklanmıştı. Ama bir şekilde Türkiye’ye kaçtı. (Daha sonra Çankaya kaymakamı ve peşinden Nevşehir Valisi oldu. Kadere bak.)

Atatürk’ün evinin bombalandığını o gün radyolar öğlen haberlerinde duyurdular. İstanbul Expres gazetesi “Yunanlılar Ata’mızın evini bombaladılar” diyerek yaygaraya başladı. Örgütlenmiş bulunan talebe cemiyetleri ve özellikle Kıbrıs Türk Cemiyeti harekete geçti. Cıvar illerden de kamyonlarla insanlar İstanbul’a getirildi. Ellerine odunlar verildi. Ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karanlık sayfaları yazılmaya başlandı. Bu bir pogromdu, yağmaydı. Olay güya Rumlara karşıydı ama cahil halk Rum, Yahudi, Ermeni ayırmıyordu. Hoş olayı örgütleyenler de ayırmamışlardı. Yağmacıların ellerindeki listelerde Rumlarında Yahudilerinde Ermenilerinde mekânlarının adresleri vardı. Nasıl olsa hepsi “gâvurdu”. Taksim’de toplanan kalabalık İstiklal caddesine girdi ve gayrimüslimlerin iş yerleri tahrip edilmeye, yağmalanmaya başlandı. Daha sonra olaylar Müslüman olmayan halkın yoğun olarak yaşadıkları yerlere de sıçrayacak, hatta İzmir’de de benzeri hadiseler görülecekti.

YAŞANLAR ANLATIYOR

“Bir Rum arkadaşımın evinin önünde elimde Türk bayrağı ile nöbet tutuyordum. Ellerinde bir listeyle geldiler. Onlara bu dükkânın bir Türk’e ait olduğunu söyledim. Bunun imkânsız olduğunu listede belirtilmiş olduğunu iddia ediyorlardı. Listede bir hata olmuştur dedim. Ellerindeki listelerde tüm cadde isimleri ve ev numaraları vardı. Kendi aralarında sürekli birbirlerine talimat veriyorlardı. Bu ev Rum’un, şu Ermeni’nin, bu dükkânı yağmalayın, şu eve girin …”

“Yüksekkaldırım’da bir Yahudi, o kargaşada kendi levhasını bir Türk dükkânının tabelasıyla değiştirdi. Yahudi’nin dükkânına hiçbir şey olmadı. Türk’ün mağazası ise yağmalandı. Sonradan Yahudi, Türk komşusuna “ne yapalım bunu yapan senin insanların” dedi.”

“Garip hatalar da oluyordu. Bir profesör arkadaşım vardı. Muayenehanesinin tabelasında Doçent Dr. …. yazıyordu. Doçent kelimesini gayrimüslim ismi zanneden cahil yağmacılar muayenehaneyi tahrip ettiler.”

“Tünel’de Cevat Bey’e ait bir kumaş dükkânı vardı. Adam Türk’tü. Onun da dükkânını yağmalamaya başladılar. Adam hemen pantolonu indirdi ve sünnetli olduğunu gösterdi. Böylelikle dükkânını kurtardı.

“Bizim evimiz Beyoğlu Kalyoncu Sokak’taydı.  Şiddet olayları patlak verdiğinde, kapıcımız Mehmet Efendi anneme “korkmayın Madam, bizim evde saklanabilirsiniz” dedi. Eline bir Türk bayrağı aldı, dış kapıyı kilitledi ve binanın önünde durdu. İlk saldırganlar geldiğinde, onlara burada Rum oturmadığını söyledi. Adamlar evimizi yağmalamadan gittiler. 2.kattaki Madam Katina’yı, 3.kattaki Marina’yı ve 4.kattaki Anton’u korumuş olan Mehmet Efendi, sonra binadan çıktı, Türk bayrağını bıraktı, eline bir odun alıp caddenin karşısındaki gayrimüslimlere ait dükkân ve evlere saldırmaya başladı. Ben onu evimizin penceresinde izleyebiliyordum.”

Son anlatacağım olay, Ayşe Kulin’in KANADI KIRIK KUŞLAR romanında aynen mevcut.

“Olaylardan sonra yayamın (anneannemin) evinde gördüklerime inanamadım. Kapılar ve pencereler artık yoktu. Buzdolapları, dolaplar, aynalar parçalanmış ve evin önüne yığılmıştı. Yataklar, yorganlar kesilmiş, yünler her tarafa yayılmıştı. Elbiseler, ayakkabılar, örtüler, halılar lime lime kesilmiş, yığınlar halinde tabak çanak binlerce parçaya bölünmüştü. Somyalar parçalanmış, avizeler, vitrinler, masalar, sandalyeler ve koltuklar baltayla parçalanmıştı. Yerde odun, kömür, gaz, tuz, şeker, yağ ve yumurtadan bir birikim oluşmuştu. Soba tahrip edilmiş, bazı valizlerin içindekiler dahi kesilerek kullanılamaz hale getirilmişti.

Olaylardan sonra Yunanistan’da yayınlanan “Vradini” gazetesinin 9 Eylül 1955 tarihli nüshasındaki şu ifadelere pek çok bakımdan ilginçtir.

“Zaman geçer fakat insanlar değişmez. Büyük Kemal (Atatürk) köylü vatandaşlarını medeni insanlar haline sokmak istedi. Fakat bunda muvaffak olamadı. Onlar yine barbar olarak kalmıştır. Kilise yakmak, ev yağma etmek onların milli endüstrisi olarak kalmıştır.”

Ne yazık ki doğru bir tespit. 15 Temmuz darbe teşebbüsü sırasında havaalanında bulunan bir arkadaşımın anlattıkları ile müthiş benzerlikler bulmaktayım.

“Kıbrıs’tan yurda dönmüş Atatürk Hava Limanındaydım. Valizlerimi almıştım fakat kimseyi dışarı bırakmıyorlardı. Birden içeriye bir güruh girdi. Çıldırmış gibiydiler. Ellerinde odunlar vardı. Kimisi yarı çıplaktı. Üzerlerinde sadece atletler bulunan bıyıklı sakallı insanlar vahşiler gibi koşuşturuyorlardı. İkide birde birisi “Tekbiiiir” diye bağırıyor, anında güruh hep bir ağızdan “Allah-u Ekber” diye karşılık veriyordu. Bize yere yatın diye bağırıyorlardı. Ağzından salyalar çıkartarak bağıran birisi "siz burada iseniz, seyahat edebiliyorsanız bu bizim sayemizdedir” diye haykırıyordu. Yere yatmış vaziyette neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.”

Kıskançlığı, servet düşmanlığını, barbarlığı hissedebiliyor musunuz?

Yunanlı yazar ne yazık ki haklıymış. Zaman geçiyor ama insanlar değişmiyor.

6-7 Eylül olaylarının bilançosu korkunçtur. Türk basınına göre 11 kişi ölmüştür. 300 kişi yaralanmıştır. Sadece balıklı Rum Hastanesinde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştür. Gayrı resmi kayıtlar tecavüze uğrayan kadınların 200 civarında olduğunu ifade ederler. Oysa tecavüze uğrayan kadın sayısı 400 civarındadır. Dehşeti yaşayanları düşünemiyorum.  

Olaylara 200 bin kişilik bir güruh katılmıştır.  Resmi kayıtlara göre 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika otel bar gibi yerlerin bulunduğu 5317 mekân saldırıya uğramıştır. Gayrı resmi kayıtlara göre saldırıya uğrayan mekânlar 7 binin üzerindedir.

Tarihçiler olayları hükümetin planladığı hususunda hemfikirdirler. Hatta bu olayların gayrimüslimlerin ekonomik güçlerini zayıflatılmasının da hedeflendiği de yine tarihçiler tarafından dile getirilmektedir. Nitekim Celal Bayar İstiklal Caddesindeki hasarı görünce etrafındakilerin duyacağı bir sesle iç işleri vekili Namık Gedik’e “galiba dozu kaçırdık” demiştir. Olayları hükümetin tertip ettiği konusunda bir başka delil de Özel harp Dairesi başkanlığı yapmış Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun bir röportajda söyledikleridir.

“6-7 Eylül de bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?”

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hükümetlerin pek çok kez böyle olayları organize ettiği bilinmektedir. İşte bunun için Türk milletinin, kendi hükümetinin doğruları söylediği konusunda her zaman şüpheleri vardır.  15 Temmuz darbe teşebbüsü ile ilgili pek çok komplo teorisinin ortaya atılmıştır. Pek çok soru üretilmiştir. Sebebi budur. Halk hükümetin söylediklerine şüphe ile yaklaşmaktadır. Hükümete itimatları yoktur.

6-7 Eylül olayları Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karalık günleridir. Ne yazık ki bugün bile bu kadar yıl sonra akıllanmayan cahiller İsrael – Gazze ilişkilerinden Türk Yahudilerini sorumlu tutarak “maazallah, 6-7 Eylül gibi bir akıl tutulması yaşayabiliriz” diyebilmektedirler…

Aaron Baruch  (Akaralı)

 

Kaynakça:

Ayşe Hür – 6-7 Eylül’de devletin “muhteşem örgütlenmesi” (Sayın hocama yer yer alıntılar da yaptığım bilgilendirici yazısı için teşekkürlerimi sunuyorum.)

Dilek Güven – 6-7 Eylül olayları

10 Eylül 1955 tarihli Demokrat İzmir Gazetesi

Haziran 1991 tarihli Tempo dergisi – Türk Gladyosu İçin Bazı İp Uçları Sayfa 24

6-7 Eylül olaylarının İstanbul Rum Basınındaki Yankıları a.g.y. Sayfa 15-24

Tempo dergisi Haziran 1991 Sayfa 24 Türk Gladyosu İçin Bazı İp Uçları-

1 Eylül 2023 Cuma

GÖÇ ETMENİN İNANILMAZ MUCİZESİ…




2023 yılında yaklaşık 90 Türkiyeli İsrail’e göç etti. Bugün Türkiyeliler Birliği başkanı Ovi Oktay Gülerşen, yeni aliya yapan genç insanları karşıladı. Belki şimdilerde Türkiyeli Yahudi gençler biri birilerini örnek alıp eğitim için Hollanda veya başka Avrupa ülkelerini gidiyorlarsa da bazı olumsuzluklara rağmen İsrail hala dünyadaki tek Yahudi devleti ve Yahudilere hiçbir devletin tanımadığı ayırıcılıkları tanıyor.  Dünyada İsrail kadar göç alan başka bir ülke yok.             

Aşağıdaki yazımı Haziran 2017’de yazmışım. Hala güncelliğini %100 korumakta. Bazı sayılar ve bazı şartlar iyi yönde değişti hepsi o kadar.  Bir kere daha yayınlamak geldi içimden…

 

GÖÇ ETMENİN İNANILMAZ MUCİZESİ…

 

Göç etmek çok zordur, aynen duvara toslamak gibidir. Tosladığında hasarın ne kadar olacağı göç edenin, önce yaşına, sonra donanımına ve parasına bağlıdır. Pek çok alışkanlığını terk edeceksin. Sabahları daha erken kalkacaksın. “Oğlum, söyle bakayım şuradan bana az şekerli bir kahve” günleri bitti.   İklim farklı, yemekler farklı, “ayıp ya da saygı” kavramı farklı, farklı oğlu farklı… Bu yaşa kadar biriktirdiğin pek çok alışkanlığını terk etmek zorundasın…

3 yaşında, 5 yaşında İsrail’e gelen bir çocuk aylarla ölçülebilecek kadar kısa bir zamanda bu ülkeye uyum sağlar. Çünkü o küçücük yavruların biriktirdiği alışkanlıkları çok daha azdır. Üstelik o gencecik beyinler sünger gibidir. Her şeyi hemen öğreniverirler. Yaş ilerledikçe insanların bu yeni ülkelerine uyumu doğru orantılı olarak zorlaşmaya başlar. Yine de eğitim çağında İsrail’e gelenler, uyum sorununu oldukça hafif atlatırlar.

Bu ülkeye uyum göstermenin en büyük şartı lisandır. Lisanı öğrenemedin mi sorun yaşarsın. Öğrenmekten kastım gazete okumak, haberleri seyretmek, İbranice bilgisayar sürmek. Yoksa çat pat öğrenirsin bir şekilde. O da zor ama oluyor işte.

Doğal olarak göç edenlerin en çok uykusunu kaçıran konu, geçim meselesidir. Ne yapacaklar da eve ekmek getirecekler?

Demin dediğim gibi önce lisanı öğrenecekler. Sonra ellerinde diplomaları olanlar mesleklerini İsrail’de icra edebilmeleri için gitmeleri gereken kurslara katılacaklar. Bu kurslarda meslekleri ile ilgili İbraniceyi öğrenmenin yanında, bu ülkede o mesleği yapabilecek yeterlilikte olduklarını kanıtlayacaklar. Sonra da iş arayacaklar. Nasıl mı, iş ilanlarını takip edecekler veya iş bulma siteleri var, oraya öz geçmişlerini koyacaklar, sonunda bir yerle anlaşacaklar ve eve ekmek gelmeye başlayacak.

Ellerinde diplomaları olmayanlar ne yapacaklar? Yine tekrar edeceğim, önce lisanı öğrenecekler, sonra hiçbir meslekleri yoksa hızlandırılmış kurslara katılacaklar ve bir meslek sahibi olmaya çalışacaklar, mesela aşçı, mesela berber, mesela şoför… Sonra yöntem aynı, iş bulma sitelerine müracaat ve şansınız açık olsun.

Kursa da gitmeyenler ne yapacaklar, size de iş var kardeşim, yeter ki şu lisanı öğrenin, korkmayın, kimse aç kalmadı, size de iş var…

“Kendi işimi kuramaz mıyım?” Kurarsın elbette. Burası özgür bir ülke. Ama zordur. Ticarette başaranların oranı oldukça düşük. Mesleğin varsa daha kolay…

Bu ülkede iş bulma şansınız oldukça yüksektir. Neredeyse diyebilirim ki bulamamanız imkânsızdır. Bakın İsrail ekonomisine ait birkaç göstergeyi sizlerle paylaşayım:

2009 yılında 3850 şekel olan asgari ücret şimdi 5000 şekel. Ocak ayında 5300 oluyor. (Artış % 30) Buna karşılık enflasyon eksi...

2009 yılında kişi başına düşen gayrı safi milli hâsıla 27.800 dolar iken 2016’da 37 bin doları geçti. (Artış %34) 2017’deki dev start up satışları ve doğal gazın ekonomiye katkıları ile 40, belki de 41 bin doların üstüne çıkacak. İngiltere’yi, İtalya’yı geçtik. Bu sene muhtemelen Almanya’yı yakalayacağız.

İşsizlik oranı 2009 yılında %7,8 iken şimdi %4,5 (Bunu, “çalışmak istemeyenler var, esasında işsizlik oranı sıfır” diye yorumlayanlar da var.)

Bu göstergeler geldiğiniz ülkede ne halde? Bir düşünün.  Bir de buradakine bakın. Sizce nerede iş bulmanız ve eve ekmek getirmeniz daha kolay olacak?

Şimdiii, “öyle yazı yazmakla peynir gemisi yürümüyor, asgari ücret 5000 şekel, kiraya mı, elektriğe mi, mutfağa mı, hangisine yeter” diye soruyorsanız önce şunu kafanıza koyun ki bir evde bir kişi çalışıyorsa geçim değil zor, neredeyse imkânsız. İki kişi çalışacak. “Pekiii, 10 bin yeter mi?” Yetmez. Hele çocuklu ailelere hiç yetmez. “Eeee, ne olacak?” hele bir başlayın, bir iki sene içerisinde artışlar gelir, emeklilikler gelir, çocuklar büyür, daha iyi bir iş bulursunuz, ne diyeyim, şansınız açık olsun…

Bakın arkadaşlar, İsrail son 10 senede yukarıdaki göstergelerden de anlaşılacağı üzere çok hızlı, hatta müthiş bir gelişim gösterdi. Bu gelişim ilimle, bilimle oldu. İsrail AR-GE de dünya lideri. Üniversite mezunu olmak bile artık yetersiz kalıyor, mastır lazım, doktora lazım, belki ikinci bir üniversite lazım.  Öyle “ne iş olsa yaparım abi” ile iyi para getirecek bir iş bulmak bu memlekette çok kolay değil. Önce kendini bir tart kardeşim, sen nesin, mesleğin ne tahsilin ne kaç lisan bilirsin, deneyimin ne inan ki kıymetin ne ise burada fazlasını bulacaksın. Hiç birisi yoksa yine de iş bulacak eve ekmek getireceksin ama ona göre artık, şansın açık olsun…

Bu ülkeye son yıllarda belki bir milyon Rus geldi. Adamların büyük çoğunluğu okumuş. Üniversite mezunu, inanılmaz çalışkanlar. Bu adamlar İsrail’in demografisini değiştirdi. Banka ATM’lerinde bile birinci lisan İbranice, ikinci Arapça, üçüncü Rusça, İngilizce dördüncülüğe düştü. Ruslar her yerde, az paraya kanaat ediyorlar, hiç şımarık değiller ve inanılmaz çalışkanlar. Onlar varken iyi iş bulmak daha da zorlaşıyor. İsrail’de bedava para yok. Hoş, bugün Türkiye’de de bedava para yok ya o da başka mesele… 

1980 yılının başları. Türkiye’de sağ sol çatışmaları yüzünden her gün 20’den fazla insanın öldüğü karanlık günler. Bir arkadaşım Aliya (İsrail’e göç) kararı alıyor.  “Orada ne yapabilirim” diye önce bir keşif gezisi için İsrail’e geliyor. Hiçbir şey bulamıyor ve bir karara varamadan kös kös geriye dönüyor. Eve varınca karısı ona ne karara vardığını soruyor ve cevabını beklemeden diyor ki “ben iki oğlumu burada büyütmek istemiyorum, elektrikler kesik, kaloriferler yanmıyor, su yok, asansör çalışmıyor, sabaha kadar kurşun sesleri dinmiyor, gidelim, ne olursa olsun gidelim.” Ve kısa zamanda toparlanıp İsrail’e göç ediyorlar. İlk önce dil öğrenmek için ulpana  (lisan okulu) yazılıyorlar. Ulpan bitmeden karısı arkadaşıma müjdeyi veriyor. “Hamileyim.” Arkadaşım daha şoku üstünden atamadan esas haber geliyor. “İkiz geliyor…”

Bu arkadaşım, Türkiye’de iktisat fakültesini bitirmişti. Ancak İsrail’de acele para kazanması gerektiği için mesleki kurslara devam edemedi. Dolayısıyla mesleğini yapamadı. Ne mi yaptı? Bakkallık da yaptı, kasaplık yapıp tavuk da yoldu, tekstili de denedi, hatta pazarcılık bile yaptı. Karı koca savaş da gördüler, zorluk da çektiler ama 4 tane aslanlar gibi evlat yetiştirdiler. Hepsi üniversitelerini bitirdi. Hepsi esaslı meslek sahibi oldular, hepsi evlendiler. Bugün arkadaşımın 9 torunu var. Cuma akşamları evde bazen 20, bazen 25 kişi birlikte Shabat yapıyorlar. Zenginlik budur. Yaradan onları korusun. Allah’ım onları nazarlardan saklasın. Kol hakavod. Bu memlekette kimse aç kalmaz.

Peki, arkadaşlar bu çektiklerimize ya da çekeceklerimize değer mi? Değer. Hem de nasıl. Çocuklarımız için her şeye değer. Torunlarımız için her şeye değer. Bir nesil kendini harcayacak. Onlar için bu zorlukları biz çekeceğiz, sonra onlar rahat edecek.

Göreceksiniz ki sevgili kardeşlerim, göç ettikten birkaç sene sonra her şey yoluna girecek. O zaman içinizdeki 3 bin yıllık Yahudi genleri uyanmaya başlayacak. Bir gün İsrail bayrağının önünden geçerken, başka bir gün Atikva’yı (İsrael ulusal marşı – umut) dinlerken bir hoş olacaksınız, gözleriniz nemlenecek. Kendi topraklarınızda yaşamanın, ülkenizle, milletinizle gurur duymanın inanılmaz hazzını yaşayacaksınız. Bunun bir mucize olduğunu düşüneceksiniz.

Bruhim abayim ah şeli. Hoş geldiniz kardeşim. Mazal tov. Şansın açık olsun!

 

 

Aaron Baruch (Ankaralı)