27 Ocak 2018 Cumartesi

PEYNİRİMİ KİM KAPTI ?







Değerli dostlarım,
Dr. Spencer Jhonson’un harika bir kitabı. Yeni değil. Ara ara fırsat buldukça tekrar okurum. 100 sayfadan az. Okuması 1 saat bile sürmüyor. Ama inanın bana bir ömür boyu yetecek dersler var içerisinde. Sizlerle paylaşmak istedim.  Son satırı okuduğunuzda ne demek istediğimi anlayacağınızdan eminim.
Size kitabın çok kısa bir özetini ve benim anladığım kadarı ile vermek istediği mesajları anlatmaya çalışacağım. Basit gibi gelebilir ama değil. Ben bu kitabı başucu kitabı yapmışımdır. Bugün İsrael’de yaşıyorsam bu kitabın bunda payı var.
Kitap çok uzak diyarlarda yaşayan iki küçük fare ile iki küçük insandan bahsetmekte. Sevimli karakterlerimiz her sabah koşu ayakkabılarını giyerek yaşadıkları labirentte en sevdikleri yiyecek olan peyniri aramaya çıkarlar. Labirent, bilinmeyenlerle dolu, karışık ve zorludur. Yazar hayatı labirentle simgelemiştir. İki küçük fare ise insanların basit yönlerini, küçük insancıklar ise insanların karmaşık yönlerini sembolize etmektedir. Peynir ise insanların ihtiyaçlarını ve hayallerini temsil etmekte.
Her gün koşuya çıkan bu dört sevimli karakter bir gün çok büyük bir peynir deposu keşfederler. Rüyaları hakikat olmuştur. Artık her sabah doğrudan depoya gelmekte ve istedikleri kadar peynir yemektedirler. İnsancıkların rahatları yerindedir. Artık sabah erken kalkmazlar. Koşu ayakkabılarını da çıkarmışlardır. Depoya rahat rahat gelirler ve ihtiyaçları kadar peyniri yerler. Fakat fareler her sabah yine erkenden gelmektedirler. Koşu ayakkabılarını boyunlarına asmışlardır. Her sabah peynirleri ölçerler, bakarlar, analiz ederler, tazeliğini kontrol ederler.
Bir sabah sevimli karakterlerimiz müthiş bir sürpriz ile sarsılırlar. Depoya geldiklerinde hiç peynirin kalmadığını görürler. Birisi peynirleri almıştır. İnsancıklar ertesi gün geldiklerinde tekrar peyniri bulacaklarına inanmaktadırlar. Fakat günler geçmesine rağmen kimse peyniri getirmez. Fareler ise bir iki gün sonra tekrar koşu ayakkabılarını giyip labirente dalarlar. Hisleri ve içgüdüleri onlara yol göstermektedir.
İnsancıklardan birisi diğerine  “biz de koşu ayakkabılarımızı giyip labirente dalalım mı?”  diye sormaya başlar. Fakat diğeri “kesinlikle olmaz, labirent tehlikelerle dolu. Ben burada bekleyeceğim. Birisi peynirlerimizi geri getirecek” demekte ve arkadaşının da cesaretini kırmaktadır.
Yazarımız mesajlarını bize, karakterlerin duvara yazdıkları yazılar yolu ile vermektedir. Bu yazıların hepsini değil ama bence önemli olan bazılarını sizlere aktarmak istiyorum.
“Sürekli aynı şeyleri yapıp sonuçların değişeceğini beklemek saçma değil mi?”
Sonunda insancıklardan daha müteşebbis olanı koşu ayakkabılarını giyer ve arkadaşını boş peynir deposunda bırakarak labirente dalar.
“Değişimi kabul et. O peynir düne aitti. Asla geri gelmeyecek. Yeni peynire ihtiyaç var.”
Karanlık bir yolda ilerlerken bir çukura düşer. Zor bela çıkar. İlerlemeye devam eder. Önüne bir çukur daha çıkar. Bu sefer çukuru fark eder ve düşmez. Kenarından dolaşır. Bu arada peyniri aramanın da yemek kadar zevkli olduğunu fark eder. 
Derken bir peynir deposu bulur. Ne var ki içerisinde çok az peynir vardır. Fakat bu depo ona cesaret ve güç verir. Bu arada içeride ne kadar peynir olduğunu ve tazeliklerini dikkatle not eder.
“Değişiklik bir anda olmaz. Öngörülebilen kısımları vardır.”
Bu arada arkadaşını da unutmaz. Geri döner. Arkadaşı perişan bir vaziyettedir. Duvarları kırmakta, yerleri kazmakta ve hala eski peynirleri aramaktadır. Ona başından geçenleri anlatır. Ve kendisi ile gelmeye ikna etmeye çalışır. Fakat muvaffak olamaz. Onun gelmeye hiç niyeti yoktur. Hala birisinin, bir gün peynirleri geri getireceğini beklemektedir.
“Bir şeyler değişir, bir daha asla eskisi gibi olmaz.”
Yeniden yola çıkar. Bu sefer her köşeye, duvarlara işaretler koyar. Bir gün arkadaşının da arkasından geleceğini ummaktadır. Bir iki depo daha bulur. Bunlarda da peynir azdır. Her seferinde yeniden yola çıkar.
“Yaptığımız işte mükemmel bile olsak, bazen fırsatların ve kârın azaldığını görebilmek gerek.”
Sonunda inanılmaz boyutta bir peynir deposu bulur. Depo göklere kadar peynir doludur. İşin enteresan tarafı iki küçük fare buraya geleli çooook zaman olmuştur. Depoyu bulan insancık umutla arkadaşını beklemektedir. Her seste “acaba o mu geldi” diye dışarı koşmaktadır.
Peynirleri keyifle tüketirken arada bazen düşünür.
“Korkmasaydım kim bilir neler yapabilirdim?”
Yazarın buradaki en önemli mesajı bence:
“Değişimi, bir şeyin sonu değil,  başı gibi kabul etmek gerekir. Eğer bu değişimi kabul etmezsen bu her şeyin sonu olabilir. İlerlemeye odaklanmış insanlar değişimi bizzat kendileri yaratırlar.  Değişimi kabul ettiğinde değişiklik korkunç bir olay olmaktan çıkar. Korkuların üstüne gitmek seni özgür kılar. Devamlı güvenliği arayanlar ironik bir şekilde bunu kaybetmeye mahkûmdurlar.”
Peynir 1400lerde İspanya’da idi. Sonra Osmanlı’da bulduk peyniri. Derken Türkiye’de.
Şimdi peynir bilin bakalım nerede? Haydi, giyin koşu ayakkabılarınızı.
Sevgiyle kalın, hoşça kalın…
Aaron Baruch  (Ankaralı)
Not : Kitabın harika bir özeti 15 dakikalık bir çok sevimli bir VDO ile anlatılmış.
Merak edenler için linki :









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.